Arama

Hangi derdin delisi olalım?

Hangi derdin delisi olalım?
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Eskiden beri, fazla cesaret ya da fedakârlık gerektiren alanlarda ve konularda hamle yapan, öne çıkan kimselere; geride kalanlar, "deli" derler. Bazı tarihçiler; büyük işler başararak çığır açan liderlerin, önderlerin, kahramanların "yarı deli" olduklarını söyler.

Aslında, sıra dışı şeyler yaparak oluşumlara, gelişimlere, değişimlere, dönüşümlere öncülük edenlerin tamamı; bu anlamda deli, divane olmuşlardır. Yaptıkları işleri, peşine düştükleri hedefleri dert, dava, aşk, sevda edinerek; umulmadık uğraşlar içine girip, kendi alanlarının "rol model" sembolleri haline gelmişlerdir.

Ferhat'a dağları deldiren, Şirin'e olan sevdasıdır. Fatih Sultan Mehmet Han'a İstanbul'u fethettiren, Peygamber Efendimizin (SAV) hadisinde bahsi geçen "kutlu komutan" olma hülyası ve rüyasıdır.

Bizim tarihimizde seferlerin, gazaların, fetihlerin ana gayesi; dünyanın dört bir yanına "adalet" ve "hidayet" ışığı götürmektir. Huzuru ve güveni temin etmek, zalimin zulmüne son vermektir.

İslam tarihi boyunca, büyük sultanlar ya da hükümdarlar; kendilerini "hâdimü'l-haremeyn" (Mekke'nin ve Medine'nin hizmetkârı) ilan etmişler. Vahyin tebliğcisi ve temsilcisi olan Hz. Muhammed'in (SAV) "Kavmin efendisi hâdimidir (ona hizmet edendir)" sözünü şiar edinerek; kutsal beldelerin korunmasını ve ahalisinin ihtiyaçlarının giderilmesini, birinci öncelik olarak görmüşler.

Bu sıfat; önce Eyyubi hanedanının kurucusu Selahattin Eyyubi, sonra Mısır ve Suriye'de hüküm süren Memlük Sultanları, Yavuz Sultan Selim'in Mercidabık ve Ridaniye zaferleri ile Mısır'ı fethetmesinden sonra da Osmanlı Padişahları tarafından kullanılmıştır. Hutbelerde okunmuş, paralara basılmış, resmi yazışmalarda yer almıştır.

Anlamı ve açılımı; Allah'ın dinini ve davasını, "varlık sebebi" olarak görmektir. "Kulluk" ve "halifelik" görevini, dinine ve davasına hizmet ederek yerine getirmektir.

Bu anlayış; yakından uzağa doğru, tüm dünyayı ve insanlık âlemini içine alır. En uzak beldelerde, en ücra köşelerde bile dindirilmesi gereken bir acı, söndürülmesi gereken bir yangın varsa; görev tamam olmamış sayılır.

Türkiye'de, 30 Ocak 1932 ile 16 Haziran 1950 tarihleri arasında; "Türkçe ezan" dayatması olmuştu. Toplumu dinden uzaklaştırmak ve dini hayatın dışına çıkarmak; bir devlet politikası haline gelmişti.

İşte o günlerde, adına "ezan delileri" denilen kimseler varmış. Her türlü kovuşturmayı, soruşturmayı, cezayı, cefayı göze alıp; fırsat buldukları her zamanda ve zeminde, ezanı aslına uygun olarak okuyorlarmış.

Bir gün, bu işi; Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde de yapmaya karar vermişler. Halkın arasına karışıp, izleyici vatandaşların alındığı bölüme girmişler.

Vekiller konuşup tartışırken, delilerden birinin ezan okumaya başladığı görülmüş. Güvenlik görevlileri tarafından ağzı kapatılarak susturulmuş, derdest edilip götürülmüş.

Onun bıraktığı yerden, başka biri devam etmiş. Gene güvenlik görevlileri devreye girmişler, karga tulumba gitmiş.

Böyle uç uca eklenerek, ezan eksiksiz okunup tamamlanmış. Onlar hapse atılıp cezalandırılmışlar, hatıraları toplumsal hafızada kalıp nesilden nesile aktarılmış.

Peki, bugün biz hangi derdin ve davanın delisi, divanesi olalım? Kimlere karşı, neler için, hangi metot ve usullerle savaşalım?

Sağımıza, solumuza bakıp; "kalabalıklar içinde yalnız" olduğumuzu görüyoruz. Sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik alanlarda "doğru adam" olmanın ve kalmanın zorluğunu; yaşayarak öğrendik, biliyoruz.

Kinini dini haline getirenler, mizaçlarını inançlarının önüne geçirenler, nefsini ilah edinip semirttikçe semirtenler; daha fazla imkân buluyor, itibar görüyor. Herkese ve her şeye rağmen "helal dairesi" içinde kalmayı, "hakkın ve hakikatin hâdimi" olmayı hayat felsefesi haline getirenler ise büyük bir çoğunluk tarafından "ahmak, aptal, deli, divane, zayıf, beceriksiz" gibi görülüyor.

Galat-ı meşhur (meşhur olan yanlış), lügat-ı fasihin (unutulan doğrunun) önüne geçmiş. Din, devlet, vatan, millet için sefere çıkanların kahir ekseriyeti; Talut-Calut kıssasında bahsi geçen ırmağın, kirli yahut zehirli sularından içmiş.

O halde yapılacak çok işimiz, gidilecek çok yerimiz var. Ülkemizin ve toplumumuzun, dünyamızın ve insanlık âleminin milyonlarca ve hatta milyarlarca mazlumu, mağduru; bu günün delilerini, divanelerini bekliyorlar.

"Rabbimiz, nice az toplulukları nice çok topluluklara galip kılmıştır" diyerek; hak bildiğimiz yolda, yalnız da olsak yürüyelim. Kurak topraklara su akıtalım, yanık yüreklere ümit ve güven iksiri verelim.

Biz, hasbî hâdimler olabilirsek; Allah(CC) gayretlerimizi, fedakârlıklarımızı bereketlendirir. Gönül toprağına ekilen hidayet tohumları; bire yedi yüz ürün verir.

Zekeriya Erdim

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN