Arama

Şefaat tazarru mu, tavassut mu, tasarruf mu?

Şefaat tazarru mu, tavassut mu, tasarruf mu?
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Tarih boyunca, tüm dinlerde ve toplumlarda; fikir birliği sağlanamayan bir konu var. Asırlardır, ilim ve irfan sahibi kimseler; şefaatin varlığını kabul ediyor, mahiyetini (yani ne olduğunu veya olmadığını) tartışıyorlar.

Meselenin hayata yansıma biçimleri; yer yer, zaman zaman, abartılı eylemlere ve söylemlere sebep oluyor. Kur'an ve sünnet sınırlarının dışına taşıp; neredeyse alınan ya da satılan bir mal, meta haline geliyor.

Yakın geçmişte yaşanmış uçuk, kaçık bir olay yüzünden; konuya yeniden yoğunlaşma gereği duyduk. Kaynakları tarayarak, yorumları okuyarak; kendimize ve çevremize ışık tutacak bir sonuca varma niyeti, gayreti içine girdik.

Ayetlerin ve hadislerin tercümelerinden, mezheplerin ve müctehidlerin yorumlamalarından anlaşıldığına göre; kâfirler ve müşrikler, Allah'tan başka ilahlar edinerek, onlardan "şefaat" (iyilik, yardım, bağışlanma) diliyorlar. Müslim, mümin, muhsin kimseler ise; Allah indinde makbul olan ve hatırı sayılan salih kullar aracılığıyla, günahlarının bağışlanmasını ve derecelerinin yükselmesini umuyorlar.

Biz, İslâm dininin kabulleri ve retleri doğrultusunda; Allah'ı inkâr eden kâfirler ile O'na ortak koşan müşrikler için, şefaatin söz konusu olmayacağına inanıyoruz. Ancak, iman etmekle birlikte günahları ve kusurları olan müminlere kimlerin, nerede, nasıl şefaat edecekleri konusunu; anlamakta ve anlatmakta zorlanıyoruz.

Bir görüşe göre, şefaat "tazarru" olup; "yakarma, dua etme, niyazda bulunma" anlamına gelir. Bu durumda, herkes her bir fert için; iyilik, yardım, bağışlanma dileyebilir.

Bir başka görüşe göre, "tavassut" olup; "aracılık etme, vasıta olma" diye tanımlanmaktadır. Başta peygamberler olmak üzere, Allah indinde makbul ve muteber kişilerin mahcup ve mağdur kişiler için aracı olarak; günahlarının bağışlanmasını ya da derecelerinin yükseltilmesini sağlamaları şeklinde yorumlanmaktadır.

Üçüncü görüş, "tasarruf" olduğu ve "istediği kimseler için, istediği gibi kullanma yetkisi" anlamına geldiği yolunda. Bu yetki ise; bazı kesimler tarafından "peygamberlerin varisleri" olduklarına inanılan, "kutsal kişiler" zümresinin elinde.

İşte bu noktada; işin çığırından çıktığını görüyoruz. Bir yandan cennetten arsa, daire, villa, köşk satıldığına; öte yandan, mal ve mülk mirası gibi yetki sahiplerinin yakınlarına devredildiğine şahit oluyoruz.

Falanın eli-eteği öpüldüğünde, filanın mensubu yahut meftunu olunduğunda cennet kapılarının ardına kadar açılacağını söyleyenler; ümit ve güven satıyor. Milyonların huzurunda "Mahşer kurulsa, günahlar ve sevaplar tartılsa, bir adamın cehennemlik olduğuna karar verilse, zebaniler kolundan tutup götürüyor olsa bile; falan tarikatın filan kolundan olduğunu söylediğinde, onu derhal bırakırlar" diyenler; gurup, hizip, cemaat milliyetçiliği yapıyor.

Yaşını başını almış, inandığı gibi yaşama konusunda iyi sayılabilecek seviyeye gelmiş bir yakınımız var. Eşi ve çocukları ile birlikte, yaz aylarında köye gidip bir süre kalıyorlar.

Çarşıda alışveriş yaparken tanıştığı ve yaşça kendisinden oldukça büyük bir esnaf; "Ver elini öpeyim ağabey" diyerek eline sarılmış. "Estağfurullah ağabey, niye ki" deyip geri çekildiğinde; "Sen bizim efendimizin köyündensin. O'nun şefaati sayesinde, kurtuluşa erenlerdensin" cevabı verilmiş.

Söz konusu efendi; askeriyede Astsubay iken, sağlık sorunları sebebiyle, genç yaşta malulen emekli oldu. Komşu ilçedeki mürşidin hem müridi, hem de damadı idi; o vefat edince yerine geçip, şefaat yetkisini de devraldı.

Şimdi bizim ailenin ve akrabanın gençleri, şakayla karışık bir soru soruyorlar. "Biz de aynı köyden olduğumuza göre, kurtuluşa erenlerden miyiz?" diyorlar.

Onlara; "Şefaat tamamen ve yalnızca Allah'a aittir" (Zümer 44) ve "Zalimlerin hiçbir dostu ve şefaatçisi yoktur" (Mü'min 18) mealindeki ayetler ile "Ey kızım Fatıma! Babam peygamber diye güvenme, Rabbine karşı kulluk görevini yap. Eğer Allah'tan nefsini satın alamazsan, vallahi ben bile senin için bir şey yapamam" (Müslim) ve "Kalkın, Rabbinizin emrini yerine getirin. Peygamberin kızı ve halası olmanıza güvenmeyin. Yoksa yarın, kıyamet gününde; Rabbimin izni olmadıkça, benden size fayda gelmez" (Buhari, Müslim) mealindeki hadisleri hatırlatıyoruz. Ancak, şefaat izninin kendilerinde olduğuna inanan kesimler tarafından; suçlanma, itham edilme, damgalanma endişesi taşıyoruz.

Onun için; bu konuda, ehil ve güvenilir kişilerin, kurumların sorumluluk üstlenmesi ve yol göstermesi gerekir. Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu, İlahiyat Fakülteleri ve dini tahrif etme gafletine, ihanetine düşmemiş âlimler bir adım öne çıkıp; şefaatin ne olduğunu ve olmadığını, doğru ve tam olarak izah etmelidir.

Adı, sıfatı her ne olursa olsun; Kur'an ve sünnet sınırları içinde kalıp, sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) üzere yürüyenlerin başımızın üstünde yeri var. Ancak, toplumun büyük bir kesimi, özellikle de çocuklar ve gençler; hak ile batılın, doğru ile yanlışın ayırt edilmesini sağlayacak bir "aydınlanma" bekliyorlar.

Zekeriya Erdim

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN