Lâle Devri hiç yaşanmadı
"Lâle Devri Padişahı" başlıklı yazımızda devrin padişahı III. Ahmed'in naatlarına ve birkaç şiirine bakarak sanılanın ve düşünülenin aksine zevk ve sefa ehli olmadığı gibi dindar sayılabilecek kadar dinî değerlerine düşkün olduğuna dikkat çekmiştik. Derken Selim Karahasanoğlu editörlüğünde hazırlanan Lale Devri mi? (İstanbul: Vakıfbank Yayınları, 2026) başlıklı kitabını okuyunca ve yazdıklarımızın tarihçiler tarafından da desteklendiğini görünce sevindim ve Lâle Devri hakkında söylenilenlerin ve yazılanların yeniden ele alınması gerektiği konusundaki kanaatim iyice pekişti.
Lale Devri mi? başlıklı kitabın editörlüğünü yapan Selim Karahasanoğlu'nun yazdığı giriş yazısının başlığı olan "Lâle Devri Hiç Yaşanmadı" aslında meseleyi özetliyor. Karahasanoğlu'nun konuyla ilgisi doktora tezine çalıştığı döneme kadar gidiyor. Ezberlenmiş ve klişeleşmiş kimi hükümlerin doğruluğundan şüphelenmeye başlaması üzerine çalışmalarına başlayan Karahasanoğlu, Lâle Devri'nin bize sunulduğu ve anlatıldığı gibi olmadığını fark eder ve devir hakkında yıllardır ileri sürülerin ahlâkî bozulma, siyasetin çığırından çıkaracak kadar zevk ve sefa içinde olması, padişahın keyfine düşkün olup eğlenceden başka bir şey düşünmemesi, cenk ile meşgul olmayıp vakitlerini eğlencelerde geçirmeleri, tüketim çılgınlığının artması, sefahatın patlaması, her mahallede ehl-i ırz denilecek beş hatunun bile kalmaması ve fuhşiyatın zirve yapması iddialarının kişisel görüşler olduğunu ve dönemin gerçeklerini yansıtmadığını tespit eder.
Çok zengin olduğu söylenen Damad İbrahim Paşa'nın servetinin, mukabili ve muadili olan sadrazamlardan daha fazla olmadığının arşiv vesikalarına dayanılarak tespit edilmesine rağmen haksız bir şekilde itham edilmesine dikkat çeken Karahasanoğlu dönemin üst düzey bürokratlarının pozisyonlarına uygun bir servete sahip olduklarının arşiv vesikalarıyla sabit olduğunu söyler ve 1730 isyanının gerçek nedeninin halkın eğlenceye ve israfa bir tepki olmayıp bir iktidar mücadelesinin sonucu olduğuna dikkat çektikten sonra şu cümleyi kurar:
Lâle Devri hiç yaşanmamıştır.
Prof. Karahasanoğlu bu cümleyi kurduktan sonra editörlüğünü yaptığı kitapta bu cümlenin altını dolduran makaleleri derler. Tülay Artan'ın bir kitap hacmindeki makalesinde, Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin Paris sefirliği ve Sefâretnâme'si dışındaki çalışmalarına odaklanarak tüm dikkatini 18. asrın başlarında yaşamış bir entelektüelin biyografisi üzerinde toplar. Dolayısıyla Batı'daki gelişmeleri 1718'den önce takip edilmeye başlandığını dolayısıyla çalışmaların devirle sınırlandırılmaması, öncesi ve sonrasıyla incelenmesi gerektiğine dikkat çeker. Yirmisekiz Mehmet Çelebi ile birlikte üzerinde durduğu Osmanlı İşrakîliği konusu ise makalenin en dikkat çekici yönüdür. Devrin önde gelen alim, bürokrat ve mutasavvıfların müşterek noktası olan İşrakîlik Lâle Devri'nden bahseden kitaplarda üzerinde durulmayan konudur.
İkinci makalenin müellifi Mehmet Yılmaz Akbulut, Damat İbrahim Paşa dönemini salt Avrupalılaşma olarak okumanın dönemi açıklamaya yetmeyeceğini, Osmanlıların Avrupa'daki güçler dengesinde kendine yer bulma çabası olarak görülmesi ve gelişmeleri bu zaviyeden tetkik edilmesi gerektiğini söylemesi câlib-i dikkattir.
Tuğba Kara'nın İstanbul bostanlarını konu edinen makalesinde Lâle Devri'nde bostanların yeniden yapılandırıldığı, bostanlar üzerindeki denetimlerin sıkılaştırılarak ve yeni tarım alanlarının üretime dahil edilmesiyle verimliliğin artırıldığı, bostanların ekonomik olarak değerlendiğini arşiv kayıtlarına dayanarak açıklar. Ayrıca bostanlarda istihdam edilen nüfus, göçmenlerin kendi memleketlerinden getirdikleri teknikler, ailelerinin barınma ihtiyaçları için inşa edilen konutlar, göçmen kültürünün İstanbul'un sosyal hayatına katılması, bostanların bir nevi toplanma yerlerine dönerek sosyal ve kültürel yaşam merkezi olması, İstanbul'un kendini besleyen yeşil bir şehre dönüştüğü dönem olması büyük ve önemli bir katkı olarak değerlendirmek mümkündür.
Şaduman Tuncer III. Ahmed'in yaşantısını konu edindiği makalesinde sultanın yaz mevsiminde sayfiyeye çıkma geleneğinin Lâle Devri'ne mahsus bir uygulama olmadığını, sultanın Sadabat/Kağıthane ziyaretlerinin hiç de abartıldığı kadar gösterişli olmadığını, cülûsundan itibaren her sene yaz gelince sayfiyeye çıktığını, yıl yıl nereye gittiğini ve ne kadar kaldığını açıklayarak izah ediyor. Sultan III. Ahmed padişah olduğu tarihten hal edildiği tarihe kadar her sene kışı Topkapı Sarayı'nda yazları ise yazlık saraylarda geçirmiştir. Ayrıca yazlık saraya geçme III. Ahmed'in başlattığı bir uygulama olmayıp ondan önceki padişahların da uyguladıkları bir saray geleneğidir. Tuncer, padişah ile saray görevlileri de yazlık saraya taşınıp devlet işlerinin buradan yürütüldüğüne dikkat çeker ve padişahın yaşantısının Topkapı'daki yaşantısından pek farklı olmadığının üzerinde durur. Devrinde inşa edilen kimi saraylar ise eskimeye ve yıkılmaya yüz tutan binaların yenilenmesi olup yeniden inşa edilen saray sayısının çok az olduğunu ifade eden Tuncer, onun gittiği Tersane, Karaağaç ve Beşiktaş saraylarının ondan önce inşa edilmiş olduğunu da hatırlatır. Sultanın yazları sayfiyeye çıkmasının Lâle Devri ile ilgili olmadığını bize tarihi gerçeklerden örnekler vererek gösterir.
Kitabın ikinci bölümü Ahmet Refik ile Fatma Aliye Hanım arasındaki polemik yazılarıdan oluşuyor. Ahmet Refik Altınay'ın "Tarih Nazarında İbrahim Paşa" başlıklı makalesinde Paşa'nın devrine yapılan yenilikleri anlatır. İlk itfaiye, ilk çini fabrikası, ilk matbaa, ilk kâğıt fabrikası İbrahim Paşa'nın himmetiyle kurulmuştur. Ayrıca İstanbul'da ve memleketi Nevşehir'de yaptırdığı cami, mektep, medrese, kütüphane, çeşme, hamamlarla memleketin güzelleşmesine katkıda bulunduğundan bahseder. Kurduğu kütüphanelerin yanı sıra teşekkül ettirdiği encümen vasıtasıyla Doğu ve Batı'dan önemli kitapları tercüme ettirmesi, coğrafya, tarih, felsefe, matematik, fizik, denizcilik hakkında telif ve tercüme ettirdiği eserler küçümsenecek bir hizmet değil.
Lâle Devri'ni yeniden düşünmek
Bizde Lâle Devri biraz da Batılıların ve Batılılaşmış müelliflerin muhayyilesi ile tasvir edildi. Lukullus sofrası, Caligula'nın akla hayale gelmeyen israfları, Nero'nun altın sarayı, VII. Henry'nin saray şölenleri ve altın kumaş tarlası, XIV. Louis'in Versailles'ı, II. Ludwig'in Neuschwanstein sarayı, II. Katerina'nın saray şenlikleri, Büyük Petro'nun içki meclisleri hikayelerini dinleyen ve Shakespeare'in Atinalı Timon'unu, Marquis de Sade'yi, Victor Hugo'nun Kral Eğleniyor'unu ve Lord Byron gibi sefih hayatı anlatan edebiyatçıları okuyan ve onlardan beslenen bir zihnin Lâle Devri denilince aklına gelecek olanları tahmin etmek zor değil. En sık tekrar edilen eğlencenin kaplumbağa üzerine konulan mumların aydınlattığı bahçelerde eğlenmek olan bir devri Batı saraylarında yaşananlarla karşılaştırmak ve onlara benzetmek büyük bir haksızlık. Bir tarafta bütün olarak sofraya getirilen bir koçun karnından çıkan canlı kuşlarla muhataplarını gösteriş ve zenginlikle etkilemeye çalışan bir zihniyet, diğer tarafta tadı bozulmasın diye hoşafın için buz atmayıp buzu kâse olarak kullanacak kadar ince ve kandilden gelen ışığın buzda kırılarak oluşturduğu ışık huzmesi karşısında hayran olan estetik bir zihniyet. Tamamen farklı iki zihniyeti birbirine benzetmek bile büyük haksızlık.
Kitap, şüphesiz Lâle Devrinde hiç eğlence yoktu, hiçbir devlet adamı sefahata düşkün değildi iddiasında bulunmuyor. Yapılmaya çalışılan şey devir hakkında efsaneleşen söylencelerin hayal ürünü olduğu, kendisinden önceki ve sonraki dönemlerde ne kadarsa o devirde de o kadar veya ona yakın seviyede zevk ve eğlence hayatı olduğuna dikkat çekip devri zevk ve eğlence ile yaftalamanın o devrin yöneticilerine yapılmış büyük bir haksızlık olduğunu belgelerle göstermek ve devrin Osmanlı modernleşmesinin başlangıcı olarak okumanın devrin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağıdır.
Gerisi MEB Talim ve Terbiye Kurulu'na düşüyor. Mekteplerde okutulan tarih ve edebiyat ders kitaplarında Lâle Devri hakkında yazılıp çizilenler gözden geçirilip yeniden yazılmadıkça ve haksız ithamlar ortadan kaldırılmadıkça bu yanlış kanaat dile getirilmeye ifade edilecektir.
İsmail Güleç
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.