Lâle Devri Padişahını ne kadar tanıyoruz?
Birtakım ezberlenmiş cümleleri tekrar ederek Osmanlı İmparatorluğu hakkında bir şey biliyormuşuz gibi hüküm vermeye bayılıyoruz. Mesela Lâle Devrini ne kadar bildiğimizi düşündünüz mü? Lise mezunu birini sokakta çevirip sorsak bize söyleyeceği ilk şey zevk ve sefahat içinde geçen yıllar olacaktır. Acaba Lâle Devri gerçekten zevk ve sefahat devri miydi? Padişahı zevk ve safa düşkünü müydü?
1718-1730 yılları arasını kapsayan 12 yıllık döneme Lâle Devri adının verilmesi lâle yetiştiriciliğinin yaygınlaşması ve büyük bir tutku ile 839 farklı türde lâle yetiştirilmesinden dolayı Yahya Kemal'in Lâle Devri demesinden dolayıdır. Yazdığı tarih kitaplarıyla şöhret bulan Ahmet Refik Altınay'ın bu ismi kitabında kullanması ile de yaygınlık kazandı. İşin içine Nedim'in gazellerinin girmesiyle de Lâle Devri hakkında sanki başta sultan olmak üzere yöneticilerin zevk ve sefa içinde yaşadıklarına dair kanaatleri pekiştirecek bir anlatı gelişti. Osmanlılara dair her şeyin kötülendiği bir dönemde Lâle Devri istismar edildi ve olduğundan çok farklı bir şekilde anlatıldı.
Bu devirde yapılan yenilikleri, ihya ve inşa hareketlerini tarihçilere bırakalım. Size devrin sultanı III. Ahmed'i, bir gazeli üzerinden tanıtmaya çalışacağım. Sonra da sizi devir hakkında biraz daha düşünmeye davet edeceğim.
III. Ahmet
IV. Mehmed ve Râbia Emetullah Gülnûş Sultan'ın oğlu olan III. Ahmed 1973'te dünyaya geldi. 1703'te tahta çıktı ve 1730'da çıkan Patrona isyanı sonrasında tahttan indirildi. 1736'da vefat etti ve Yeni Cami yanındaki türbesine defnedildi.
İslam Ansiklopedisi'ndeki III. Ahmet maddesinde onun devrinde yapılanların önemlileri sıralanır. Kâğıthane, Beşiktaş, Ortaköy, Bebek Rumelihisarı gibi semtler belli bir plan dahilinde kuruldu. İstanbul'un dört bir tarafı saraylar, köşkler, çeşmeler ve bahçelerle donatıldı. "Şükûfecilik" denen çiçekçilik bu dönemde bir meslek hâlini aldı. Tebabete özel önem verildi ve geliştirildi. Çiçek aşısının henüz keşfedilmediği dönemde çiçek hastalığına yakalananlar tedavi ediliyordu. Tulumbacı ve Humbaracı teşkilatını o kurdu. Matbaa onun devrinde kuruldu. Yalova'da kâğıt, İstanbul'da çini fabrikası kuruldu. İstanbul'u yeniledi, geliştirdi, güzelleştirdi. Batı dillerinden birçok kitap Türkçeye tercüme edildi, büyük bir kütüphane kuruldu. Memleketinin menfaatine olacağını düşündüğü yenilikleri getirmekten çekinmedi.
Aynı zamanda iyi bir hattat olan III. Ahmet, Necîb mahlasıyla şiirler yazdı. Divanında yer alan şiirleri dönemin eleştirmenleri kabul edilen tezkire yazarlarınca beğenildi. Şairlik ve hattatlığın yanı sıra musikişinaslığı da vardı. Okmeydanı'nda adına taş dikilecek kadar mahir bir atıcı idi. Seksen beş adımdan bir dinarı tüfekle vurabilecek kadar usta idi. Hayır ve hasenat işlerini severdi ve birçok hayrat yaptırdı.
Şair padişah
Necîb mahlasıyla şiirler yazan padişah şiirlerinde Allah korkusu, Hz. Peygamber sevgisi, ahiret endişesi konularını dile getirir. Onun şiirlerinde üzerinde durulan konuların başında ilahî aşk gelir. Özellikle tevhit ve naatleri bağrı yanık bir âşığın kaleminden çıkmış gibidir. Ehl-i tevhîd bir mutasavvıfın kaleminden çıktığı belli olan şiirleri söyleyenin bir padişah olması kanaatimce üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Divanda yer alan kimi şiirleri tecrübe etmeyen ve hissetmeyen birinin yazması mümkün değildir. Birini örnek alarak naklediyorum:
Doldurdu cihânı gönül tekrâr-ı hû yâ hû ile
Tâ ki münevver ola dil envâr-ı hû yâ hû ile
İlm-i ledünden al sebak zâhir ola tâ vech-i Hak
Eşyâya ibret ile bak esrâr-ı hû yâ hû ile
Meydân-ı aşka gir dilâ âşıklara eyle salâ
Olma sakın kim âşinâ agyâr-ı hû yâ hû ile
Eyle semâvâtı makâm 'Îsâ ile eyle hırâm
Tahsîl kıl bî-neng-nâm âsâr-ı hû yâ hû ile
Hû ile dolmuşdur cihân bu sırra sen etme gümân
Eyle Necîbâ gel figân tekrâr-ı hû yâ hû ile
Bir gazel formunda yazılan şiiri dörtlük olarak okumak da mümkündür. Aynı zamanda bir zikir ilahisi olarak da okunabilecek zikirlerde tekrar edilen "Hû yâ hû ile" redifli bu gazeli dörtlük halinde verip açıklamaya çalışalım.
|
Doldurdu cihânı gönül |
Gönül "hû yâ hû" seslerini zikrederek (tekrarlayarak) cihanı doldurdu. Böylece gönül hû yâ hû nurlarıyla münevver oldu. |
Şair gazeline bir sahneyi resmederek başlar. Beden dergahında zikreden gönül dervişini tarif eder. Bir tekkede kendinden geçene kadar hû diyen dervişlerin sedalarının tekkenin duvarlarını aşıp dışarı taştığı gibi hû diyerek zikreden bir gönlün coşkusu dilden dışarı taşar. Şair bu beyitte bize âdetâ zikrin nasıl ve ne kadar yapılması gerektiğini tarif eder. Hû zikri cihan hû ile dolana ve gönül münevver olana kadar çekilmelidir. Çeken kişi kendinden geçmeli ve tüm cihanı hû olmuş gibi hissetmeli, kalbi de hû ile dolmalı yani Allah'tan başka bir düşünce kalmayacak, her şeyi unutacak dereceye erişmelidir.
Gönül aynı zamanda bir aynadır. Marifet o aynayı temiz tutmaktır. Hû derken çıkan nefes aynı zamanda aynayı temizlemeden önce üflemek gibidir. Gönül ne kadar çok üflenip silinirse o kadar parlar ve temiz olur. Bir toz zerresi kalmayacak hâle gelince de o aynadan kâinat seyredilir. Bu mertebe marifetin en üst derecesidir ve bu mertebede gönül münevver olur, nurlanır. Nurlanmak bu dünyaya ait toz kadar bir duygu ve düşüncenin kalmaması, Hak'tan başka bir şey düşünülmemesidir, olmamasıdır, Hakk'ın ilhâmı ile dolmasıdır.
|
İlm-i ledünden al sebak |
Hakk'ın veçhinin zahir olmasını istiyorsan dersini ledün ilminden almalısın. O yüzden kâinatta her ne var ise hû zikrinin sırlarını düşünerek ibret ile bak. |
İkinci beyitte gönlün nurla dolması biraz daha açılır. Ledün ilmi İlâhî sırların öğretildiği ilimdir. Cenab-ı Hakk bu ilmi sadece dilediklerine ihsan eder, öğretir. Bu dersi öğrenmek ise ancak Allah'ın kendisine talim ettirdiği velilerin önünde diz çökmekle mümkündür. Bu ilim medresede öğretilmez, tekkede de öğretilmez fakat sadece tekkede veya bir mürşid-i kamilin dizi dibinde öğrenme ihtimali bulunur. Bu ilmi öğrenmek her dervişim diyene nasip olmaz, nasibi olana verilir, öğretilir.
Bu ilmin amacı Hakk'ı bilmektir. Hakk'ı bilmek ise eşyaya yani dünyada var olan her şeye ibret gözü ile bakmak ile mümkündür. İbret gözüyle bakmak ise görülenlerden ders çıkarmaktır. Bu ders tabi ki ledün ilmi dersidir. Hû zikrini çekmenin sırrı bu ibret gözü ile bakmayı öğrenmek ve Hakk'ı bilmektir. Hakk'ı bilmek ise mevcûdât ve mahlukâtı her yönden kuşatan Hakk'ın tecellisini görmektir.
|
Meydân-ı aşka gir dilâ |
Ey gönül aşk meydanına gir ve âşıkları da meydana davet et. Sakın hû zikrini çekmeyenlerle dost olma, onları meydana çağırma. |
Şair dervişliği anlatmaya devam etmektedir. Gönlünü bir dervişe, bir âşıka benzeten şair onun aşk meydanına girmesini ister. Aşk meydanı tekkenin semahanesidir, meydan-ı şerifidir. Zikir ve devran orada olur ve buraya derviş olmayanlar alınmaz, alınmamalıdır. Onlar sadece izleyebilir. Âşıklara salâ okumak iki şekilde anlaşılır. İlki ve buradaki anlamı az sonra başlayacak olan zikir ve devran halkasına dervişleri davet etmektir. İkinci anlamı meydandaki âşıklara meydan okumak, benim kadar âşık olanınız var mı diye ünlemektir.
Bir derviş kendisi gibi olmayanla dost olmaz, olmamalıdır. Bunun nedenleri cümlenin malumu olduğu için burada sıralanmaya lüzum görülmedi. Bir dervişin gündelik hayatta eşi dostu ve arkadaşı olabilir ancak tekkede zikir ve devran söz konusu olduğunda ve meydan-ı şerife çıkma zamanı geldiğinde orası aşk meydanı olduğu için sadece âşıklar girebilir, âşık olmayanlar yani yabancılar giremez. Hû'ya yabancı olmak derviş olmamak, zikir ehli olmamak anlamındadır. Zikir ehli olmayanlar zikir ehlinin hâlini anlamayacağı ve zikirden alıkoyma ihtimali bulunduğu için uzak durmalı, samimi arkadaş olunmamalıdır.
|
Eyle semâvâtı makâm |
Şan ve şöhret derdine düşmeden, desinler hastalığına yakalanmadan Hû çekersen gökleri kendine makam eyler, orada Hz. İse ile birlikte dolaşırsın. |
Şair bu beyitte hû çekmenin dervişe neler kazandırdığını izah etmektedir. Hû çekenlerin makamı göklerdir. Kuran-ı Kerim'de Nisa suresinde Hz. İsa'nın çarmıha gerilmediğini, Allah'ın onu katına yükselttiği ifade edilir. Dolayısıyla burada semavat ile kastedilen Allah katıdır, yüce makamlardır. Hakkını vererek Hû çekmeye devam edersen Allah, Hz. İsa'yı katına yükselttiği gibi seni de katına yükseltir ve orada Hz. İsa ile birlikte dolaşır, onun arkadaşı olursun müjdesi verilmektedir. Ancak bunun için de bir şart vardır: Şan ve şöhret sahibi olmaya çalışmaktan yani benlik iddiasından vaz geçmek. Bu, Hz. İsa göğe çekilirken üzerinde bulunan küçücük bir iğnenin onun dünya ile ilgisinin devam ettiği şeklinde yorumlanıp ancak dördüncü kata kadar yükselmesini hatırlatarak yapılan bir uyarıdır. Hak âşıklarının gönlünde muhabbetullahtan gayrı küçücük de olsa bu dünyaya bir meyil bulunması hâlinde yükselmek mümkün olmayacaktır. O yüzden yükselmenin yolu alçalmaktan geçer ve nefsini alçaltmayanın ruhunu yükseltmesi mümkün değildir.
|
Hû ile dolmuşdur cihân |
Dünyanın Hû sesleri ile dolduğu sırrına sakın şüphe etme, tüm kalbinle inan. Ey Necîb! Sen de Hû zikrine devam ile ağlayıp inle. |
Şair, gazelinin son beytinde kendisine seslenir. Cihanın her zerresinin Hû ile dolu olduğunu, Hakk'ın tecellilerinin cihânın her yerinde mevcut olduğunu, olmadığı bir yerin bulunmadığını anlamasını, hatta iman etmesini ve bu gerçekten asla şüphelenmemesi gerektiğini kendisine hatırlattıktan sonra Hû diyerek ağlayıp inlemesini kendisine tavsiye eder. Zikir dilden ve gönülden düşmemelidir. Ağlayıp inlemek ise günahlarımızın affını istemektir. Bununla murad edilen göz yaşlarıyla günahları yıkamak yani günahlarımızın bağışlanması sonra da Hû çekmenin sırrına vakıf olmaktır. Bu ise ibret ile bakmakla mümkündür. İbret ile bakmak ise Allah'ın cennetine dahil olmaktır.
Tekrar yazının başına dönelim. Bu gazeli yazan bir padişahın zevk ve safa peşinde koşan, eğlence düşkünü biri olduğunu söylemek, düşünmek mümkün müdür? Allah'ın rızasını kazanmak dışında bir şey düşünmeyen birine zevkperest demek ona haksızlık değil midir?
Yazımızı dua niyetiyle III. Ahmed'in bir mısraıyla bitirelim.
Beni yâ Rab kemâl-i rahmetinden eyleme mehcûr
Bizleri de ya Rabbî.
Amin.
İsmail Güleç
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.