Arama

Kuşeyrî tefsirinde

Zamanın kendisine doğru aktığı maksat

Kuşeyrî tefsirinde Hz. Peygamber

18 Ocak Cumartesi İsam'da işarî tefsir üzerine bir çalıştay düzenleniyor. Çeşitli üniversitelerden gelen akademisyenler Klasik Düşünce Okulu tarafından tertip edilen çalıştayda mutasavvıflların Kuran-ı Kerim yorumculuğunu ele alacaklar. Bilindiği üzere sufilerin Kuran-ı Kerim yorumculuğu 'işaret' kelimesine atıfla işari yorum diye bilinegelmiştir. Hiç kuşkusuz terime sufilerin yüklediği anlam ile sufi olmayanların bundan anladıkları hiçbir zaman bir olmadı. Sufiler daha derin anlam anlamında tabiri kullanmışken tasavvuf dışından meseleye bakanlar için işari yorum zayıf ve mesnetsiz tevil demekti. Tabir 'eşaret ileyye (el-ayet)' şeklinde metinlerde geçen bir ifadeden (ayet bana işaret etti veya gösterdi) hareketle böyle yorumların genel adı haline gelmiştir.

Tasavvufun İslam düşünce tarihindeki gelişimi ciddi sorunların etkisi dahilinde şekillenmiştir. Hicaz'ın basit anlatımına mukabil din bilimlerinin kazandığı sistematik üslubu ve yöntemi eleştiren sufiler dini hayatta ahlaki yetkinleşme üzerinde odaklandı. Bir bilim disiplininden yoksun olmayla ortaya çıkan sorunlar sufileri başka arayışlara sevk etti: Tasavvuf başta itiraz ettiği din bilimlerinden birisi haline gelerek zahitlik evresinde ortaya çıkan sorunları aşmaya çalıştı. Bu meyanda tasavvuf tarihinde en önemli merhalelerden birisi 'nin 'Tasavvuf iki şahit ile kayıtlı bir ilimdir' şeklindeki sözüdür. Bu cümle daha önceki hareketleri itham etmek ve onları kınamak amacıyla söylenmemişti hiç kuşkusuz; lakin bir kez söylendikten sonra tasavvufun bütün gelişimini şekillendireceği de kestirilmiş değildi. Vakıa bütün dönemlerinde tasavvuf tarihinin en önemli sözlerinden birisi bu cümle olmuştu.

Bir din bilimi haline gelmek bilgilerin vahiyden istinbat edilmesi şartına bağlıdır. Vahye istinat etmediğinde herhangi bir düşünce veya bilginin 'dini' olması mümkün değildi. Çünkü dini bilginin lazımı kurbiyet yani yakınlık idi; yakınlık bizden 'a doğru bir gidişle değil, O'ndan bize gelen bilgiyle mümkündü. Bu bakımdan 'seyyidü't-taife' Cüneyd -i Bağdadi dini bilgi zemininde tasavvufu bilim haline getirmek için 'iki şahit' şartını zikretti. İki şahit, bütün din bilimlerinde olduğu gibi, ulema otoritesine meşruiyet kazandıracak olan Kuran-ı Kerim ve Sünnetten delil demekti. Bunun ardından sufiler dikkatlerini naslara vererek metni anlamak tasavvufi hayatın bir meselesi haline geldi. Bu süreçte hadis yorumculuğu gibi Kuran-ı Kerim yorumculuğu –bir kısmı ayet-i kerimeler üzerindeki sözlerden ibaretti- ciddi literatür teşkil etti. Kuran-ı Kerim'i baştan sona tefsir eden kitapların başında ise Kuşeyrî'nin tefsiri gelir (Letaifü'l-işârât).

Kuşeyri tefsirinin kıymetini yitirmemiş bir çok yanı vardır. Lakin tefsirin bütününe hakim olan ve yorumun istikametini belirleyen Peygamber telakkisini gösteren yorumlar benzersizdir. Onun yorumunun nirengi noktası, zamanın 'e doğru akışıyla tasavvur edilmiştir. Bu yoruma göre Hz. Peygamber peygamberlerden birisi olmadığı gibi onun ümmeti de ümmetlerden birisi değildir. Hz. Peygamber ile öteki peygamberler arasındaki fark bütün ile parça (tümel-tikel) arasındaki fark mesabesindedir. Bu itibarla öteki peygamberlerin duası Hz. Peygamber'e lütuf olarak verilmiş, onlara verilen nimetlerin en üstünü Hz. Peygamber'e ihsan edilmiş, bütün özel bilgiler ve hitaplar Hz. Peygamber'e tahsis edilmiştir. Bunların nefis örneklerden birisi 'Rabbim sonrakilerde beni hayırla yad ettir' diye dua eden Hz. İbrahim'e mukabil Hz. Peygamber'e 'Senin adını yükselttik' denmiş olmasıdır. Hz. Musa'nın Tur-ı Sina'ya yürüyerek gitmesiyle, Hz. Peygamber'in miraçta Allah tarafından götürülmüş olması başka bir örnektir: yürüyen nerede, götürülen nerede! Böyle onlarca örnek tefsirde zikredilebilir. Daha doğrusu ayet-i kerime yorumculuğu böyle bir karşıtlıkla Hz. Peygamber'in kemalinin fark edilmesi üzerine inşa edilmiştir. Buna bağlı olarak İslam ümmetinin öteki ümmetlerle ilişkisi mukayeseli bir şekilde ele alınır: İslam ümmeti öteki ümmetler içinde tebarüz eden en üstün ümmet olmalıdır.

Peygamberler hakkında ayrım yapmamak İslam ahlakının –kısmen de inancının- gereği olabilir. Fakat ayetlerde zikredilen 'ayrım yapmamak' ilkesi nübüvvet cihetiyle mümkün olabilir, yoksa değerde ve kemalde eşitliği kabul etmek gerekmez. Sufiler Hz. Peygamber'in vahyi getiren 'elçi' olmasının ötesine geçerek gaye insan olduğu fikrini erkenden fark etmişlerdi.

Bununla birlikte Kuşeyrî'nin peygamber telakkisi tasavvuf tarihinde de yeni bir hadise olabilir. Özellikle Cüneyd-i Bağdadi öncesinden aktarılan söz ve hikayelerde Hz. Peygamberin nerede durduğu sorunu belirsizdir. Erken dönem tasavvufu bireysel züht hareketi olduğu ölçüde insan-Tanrı ilişkisi meselesi üzerinde odaklanmıştı. Bu meyanda onlardan aktarılan söz ve menkıbelerde Hz. Peygamber ve Sünnet yoktu. Bilhassa tasavvufun ana iddialarını barındıran şatahatlar bütünüyle Allah'ı bilme, O'na yaklaşma gibi konularda söylenmişti. Bir sufinin rüyasında Hz. Peygamber'e 'Allah'ı sevmek seni ihmalime yol açtı' demiş olması meseleyi özetler. Erken dönem tasavvuf Allah'a –ilahi kitaba da değil- odaklanmış bir hareket idi. Hz. Peygamber'in ve Sünnetin bir 'mesele' olarak tasavvuf tarihinde yerini alması Cüneyd sonrasında mümkün olabildi.

Kuşeyrî'nin perspektifi bu gelişmeyle de yeterince açıklanamaz: Hicaz sonrasında Hristiyan, Yahudi, Zerdüşt vb. farklı dini geleneklere karşı İslam'ın üstünlüğünü müdafaa etmek ciddi bir mesele haline gelmişti. Kuşeyrî İslam ümmetinin zihnen bölündüğü bir evrede 'üstün peygamber', 'üstün ümmet' 'üstün kitap' fikriyle dikkatleri ana ilkeye döndürmeye çalışmıştı. Bu itibarla onun yorumculuğundan geride kalan en önemli hususlardan birisi, ilahi bilginin ve sünnetin epistemolojik üstünlüğünü savunabileceğimiz çerçeve idi.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN