Arama

Bilgelikten felsefeye (I)

Bilgelikten felsefeye (I)

"Âriflerden biri hikmeti şöyle vasıflandırmıştır: Nûr onun cevheridir, Hakk gâyesidir, ilhâm rehberidir, kalb durağıdır, akıl onu kabul eder, onu ilhâm eden Allahtır, dışavuran da lisândır ..."[i]

1. Yaşananlardan ders almak akıl bâliğ herkesin harcıdır. Bu 'ders çıkarma', yaşananların üst üste koyulmasından yahut alt alta sıralanmasından bir hâsılanın elde edilmesi şeklinde olmaz. İlk bakışta benzemez gibi gelen şeyler arasındaki ortak paydaların keşfinden sonuç çıkar. Bunu becerme işi, gündelik hayatın ortalama adamından bilgeye dek yürüyen bir dağılım içinde görülür. 'Ortalama adam', kendine benzeyen diğer herkes gibi ortak paydaları 'çıplak göz'le görür. , kimsenin dikkat etmediği, etmemesi yüzünden de göremediğini, kendi gayreti ve 'gönül gözü', 'basîret'i ve 'sabr'ı sâyesinde yakalar. 'Yakalama', 'sezme'nin mecâzlı ifâdesidir. Sezginin yükselişi kişiyi gündelik yaşamanın ortalama adamından bilgece yaşayışa doğru taşır.

Ömrü denizlerde geçmiş adam, kendilerinden habersiz olduğu belli enlem ile boylamlarda suların ve göğün büründüğü renklerden, havayı saran bâriz bir râyihadan, ortalık henüz günlük güneşlikken kopacak fırtınayı kestirir. Belirtiler bunca bâriz dahî olmayabilir: Gelgelelim fırtınanın patlayıvereceği içine doğar. Bir olay patlak vermeden onun olacağını 'duyumsamağ'a[ii] Klasik Türkcemizde '' denir. Buysa, bilgeliğin bir kısmı, parçasıdır. Sâdece hissikablelvukûu kâbiliyetiyle bilge olunamaz. Buna daha başka manzara parçaları eklenmeli ki, tam teşekküllü resim ortaya çıkabilsin. 'Resim'den kasdolunan, göz önüne alınan konunun tümüyle tasavvurudur. Konu, toplumun yönetimi, hâl hareket tarzları, doğa ve benzeri olabilir. Bilgece yakalamalar, kavrayışlar toptandır, toptancıdır. Bu tutuma - tarihinde tümcülük (Y^Fr holisme) denmiştir. Bilgeleşme öncelikle bir istidâttır. Ama istidât belli yönde geliştirilmeği bekleyen bir melekedir. İstidât işlendiğinde mahâret olur. , en fazla yönlü mahârettir. Yaşanılanlar, bilgeliğin malzemesidir. Bilgelik istidâdıyla mücehhez kişi, yaşadıklarını nasıl düzenleyip değerlendireceğini hocasından, ustasından, kısaca mürşidinden öğrenerek yetişir. İnzivâya çekilme hâli dışında, bilgeliğin bütün çeşitleri toplumsaldır. Üstelik toplumun bütün sorunlarıyla uğraşacak denli toplumsallaşmıştır. Bilgeliğin bu özelliği İslâm kelâmı ile felsefesinde kendini göstermeğe devâm etmiştir. Hemen hemen bütün İslâm filosofları, aslî -bilim işlerinin yanısıra, hekimlik, hâkimlik (kâdî), hattâ zaman zaman görevlerini üstlenmişlerdir.

2. Bilge, az önce de belirtildiği üzre, öncelikle toplum hayatı üstüne bilgilenmiş, düşünüp taşınmış, karşısına çıkarılan sorunlara çözüm yolları aramıştır. Şurasını da unutmamak gerek; bilge, edindiği bilgileri kendi özüne ilişkin bildikleriyle, demekki bilinciyle orantılar. Bilgeliğin şaşmaz ölçüsü kişinin kendini bilmesidir. Özünü bilen, özgeyi de tanır. Özünü tanımasıyla kişi, neyi nereye değin nasıl ve nice becerebileceğini kestirir. İşte, tam da bu hususta eski Çinin yüce bilgelerinden ve Tao öğretisinin müellifi Lao Çe, "Tao te King" adlı eserinde 'bilgeliğ'in esâsını teşkîl eden '' demek olan 'kendini bilmeğ'i, öteki 'bilme' bağlamlarından şöyle ayırdetmiştir:

"Kendini Bilmek

Başkalarını bilen bilgilidir;

Kendini bilense, bilgedir.

Başkalarına hâkim olan kaba kuvvete mâliktir; Kendini fethedense, kudretlidir.

Kanâatkâr olan zengindir;

Kararlı olansa, güçlü gâyenin takipcisidir. Özünü yitirmeyen ölümlü değildir;

Ölse de, artık, ölümsüzlüğe ermiştir".

"Sert ile Yumuşak

Nahîftir kişi doğarken,

Ne de karttır ölürken.

Narîndir, oysa, cisimler ile bitkiler yaşarlarken. Öldükte kururlar.

Ölüm öyleyse, sertlik ile soğukluğun yoldaşıdır; Dirilik ise, yumuşaklık ile inceliğin arkadaşıdır.

Bir ordu, dik başlı ve katıysa, savaşı yitirir. Ağaç, kurumuşsa, ergeç kesilir.

İri ve gösterişli olan yerin dibine aittir;

İnce olanın yeriyse baş üstündedir".

"Dönüş Yolu Eyleyen, bozar;

Elindekine sıkı sıkıya yapışan, kaybeder.

Öyleyse: Bilge, arzulamamağı ister;

Güç belâ edinilen mal mülke kayıtsız kalır.

Öğrenmemeği öğrenir.

Öncekilerin kattettikleri yola dönmeğe bakar.

Olup bitenleri böylece seyre dalar;

Onları tekrarlamaktan kaçınır."[iii]

Ünü Eskiçağ Ege medeniyetinin erken devirlerine değin geri götürülebilen Delfos kehânetlerinden "!" şiarı, kişiyi özünü keşfetmeğe çıkarılmış çağrıdır. Bilinçlenme ile bilgilenme birbirlerini tamamlayan iki aksi kutuptur. Bilgelikte bu ikisinden birincisi ağırlık taşır. Dışa uzanmak, içerinin anlaşılmasından geçer. Ancak, içerinin gelişmesi, dışa açılmadan olmaz.

3. Bilinçlenme, yaşamanın bağrında gerçekleş/tiril/ir. Dünyaya geldikten sonra toplum çevresinde insanın tâbi tutulduğu sürec eğitimdir. Bu, o, yaşadığı sürece sürer gider. Yaşayarak öğrenme olayı diye tarif edebileceğimiz , bilinçlenmenin, giderek özbilinçlenmenin devingenidir (Y^Fr dynamo). Bu cümleden olmak üzre, bilgilenmenin de başlatıcısı ve yürütücüsü olmak durumundadır.

İstidâdı olanın bilgelik cevheri, eğitim yoluyla işlenip ortaya çıkarılır. Bu işin mekânıysa, İslâm medeniyetinde tekke yahut dergâhtır. Özge kültür çevrelerinde bilgelenme-yerinin adı ile uygulanan yöntemler değişir; fakat öz aynıdır: Yaşanarak öğrenme - yaşayarak-yaşatarak öğretme.

4. Bilinçlenmeden farklı olarak bilgilenme, eğitim yerine öğrenim yoluyla gerçekleştirilir. , cüzlerin, şeylerin duyumlanıp algılanmasıyla başlayan süreçtir. Burada sezgiye yer yoktur. Bilgeliğin bütüncül bilinç-durumu, yaşanır; yaşanarak aktarılır. Aktaran —mürşit— ile aktarılan —mürit/tilmiz—, yaşantı-berâberliğinde (Alm Erlebnisgemeinschaft) buluşurlar. Yaşantı-ortaklığında bildirişme, duygu akışıyla kendini gösterir. Karşılıklı duygu akışına duygudaşlık (Y^Fr sympathie) denir. Duygudaşlıkta 'resim' bütünlük hâlinde görülür. 'Senin hâlini' 'benleştirmek'tir.

Kişi, kadın-doğum uzmanı olabilir. Kadın hastalıklarını, doğurma sürecini yetkince bilebilir. Gel gör ki, doğurmamışsa, doğuranın hâlinden anlayamaz. Doğurmuş olan, ister kadın-doğum uzmanı olsun, ister olmasın, doğuranla duygudaşlık kurabilir, doğuranın hâlinden anlar. Oysa 'şey'e eğilen, onu sezmeğe, anlamağa çalışmaz. Zirâ 'şey'in sezilecek tarafı yoktur. Onu cüziliğinde irdeleyip inceler. 'Sezme' öğrenilmez, eğitim yoluyla 'bilinir'.

'Şey'in, aklı başında herkese açık çeşidi 'varolan'dır. Bu, her şeyden önce zaman ile mekân boyutlarında yer alır. İster cisim, ister sıvı, isterse hava (gaz) hâlinde bulunsun, 'varolan', ene, boya, derinliğe yahut en azından bu boyutlardan birine mâliktir. Belli bir 'varolan'ı belirli özellikleriyle ele alıp benzerleriyle karşılaştırarak inceleyiş, Miletos merkez olmak üzre, Eskiçağ Batı Anadolunun İyonya denilmiş bölgesinde gelenekleşip kurumlaşmıştır. Aristoteles'in, fisi-ologoslar, yani 'doğa araştırmacıları' diye adlandırdığı bahsi geçen gelenek mensûpları, 'varolan'ı, olduğu gibi, görmeğe çabalamışlardır. Çağımızda bu tutum, 'positivlik' biçiminde deyimlendirilmektedir. Positiv, Latincede 'koymak' anlamına gelen ponere mastarının geçmiş zamanı ifâde eden positustan türetilmiştir. Böylelikle positiv, bir varolanın ortada olduğu, durduğu gibi dille yansıtılması, aktarılması, tasvîr olunması anlamındadır. Batı Anadoluda M.Ö. 600'ların sonu ile 500'lerin başlarında ortaya çıkan bahis konusu tavrın açık örneği, canlıların araştırılması ile tıpta görülmüştür: Istanköylü Hippokrates (460 - 370) ve okulu.

İyonya Miletos geleneğinde varolanın kendisi ele alınırken yine aynı tarihlerde zuhûr eden bir başkası onun dile getirilme hünerini (Fr&İng technique) incelemeğe koyulmuştur. Öteki gelenek, cedeli/dialektiği felsefe yapmanın yöntemi olarak kabul eden safsatacılıktır (Y^Fr sophisme).

Bilgelikten felsefeye geçiş döneminin başına Miletoslu Thales'i (625 - 547) yerleştirmek âdetten olan geometriyi icâd etmiştir. Geometri, bilimlere ana örnek oluşturmuştur. Bundan dolayı , kurduğu ve tarihte yükseköğretim kurumuna öncülük eden Akademiasındaki dershânesinin kapısına "geometriden nasîpsiz olan buraya girmesin"[iv] ibâresini yazdırmıştır.

Varlık belirlenimi[v] itibâriyle genel ve müphem 'şey'den (Y to khrema) cüzî ve belirgin olan 'varolan'ı (Y to on) çekip gün ışığına çıkaran İyonya'nın fisiologları, buluşlarını felsefî yöntemle, yanî dialektik çerçevede değerlendirip işlememişlerdir. Fisiologların buluşunu öz zemininden uzaklaştırarak değerlendirip işleyenler, Safsatacılardır. "Zemininden uzaklaştırarak" deyişimizle ne kastediyoruz? Safsatacılar, bizim 'şey' diye tercüme ettiğimiz khremayı yerli yerine oturtarak kullanmışlardır. Khrema, haddizâtında Fisiologların değerden-bağımsız-şeylerinin tersine, Safsatacıların kullandıkları anlama uygundur. Khrema, nitekim 'kullanım değeri olan şey' demektir. Bu bağlamda para, pul, mal, mülk, ticârî metâ anlamlarına dahî gelir. Yunancanın "kreissön khrematön" ("paradan üstün", yanî "parayla, rüşvet yoluyla satınalınamayan") deyişi, khremayla ilgili az önceki iddiayı kanıtlamaktadır. Safsatacılar, khremayı işte bahse konu aslî anlamında kullanmışlardır. Nerede? Fisiologların tersine, doğa araştırmaları bağlamında değil. Birey ile toplum bâbında insanı ele alırlarken khremaya başvurmuşlardır. Burada 'şey' olan 'birey' (Y idiötes), yarar uman varlıktır. O hâlde khrema yarar anlamını da taşıyan to pragmayla örtüşür.

5. İnsan, 'değer-atfeden varlık'tır. 'Değer-atfetme'yle oluşan ''tır. Şu durumda insan, inanç (Y he pistis) çerçevesinde varolabilir ancak. 'Değer- atfediş'ler, demekki 'inanç'lar, Safsatacıların çoğuna kalırsa, 'yarar'a dönüklükleri nisbetinde yaşatırlar. Yaşattıkları ölçüde görenekleşip (to patrion) örfleşirler. Yararı görülmeyenlerse, terkolunup 'maşerî hâfıza'dan[vi] silinirler, demekki inanc olma değerini yitirirler.

'Değer-atfediş'lerin 'yarara-dönük' olup olmadıkları nasıl tesbit olunabilir? 'Yaşatma-yetileri'ne[vii] bakılarak. 'Değer-atfediş'in 'yaşatma-yetisi' yahut daha kısa bir söyleyişle 'yaşatırlığ'ı kişiden kişiye değişmezmi? Bunu anlamak amacıyla değer-atfedişlerin kişiden kişiye gösterdikleri 'yarar-dağılımı'na bakmak yeter. Bunun içinse, bireyleri teker teker sorgulayıp incelemek lazım. Özge bir ifâdeyle fisiologların insan-olmayan varolanları ele alışlarının yöntemce benzerini Safsatacılar kişilere uygulamağa koyulmuşlardır. Sonuçta 'yarar', dolayısıyla yaşatma-yetisi açısından en geniş ortak payda gösteren inanışlar, geçerakca kabul olunmuşlardır. Alışılagelinmiş bilgelikten kökten ayrılan bu kanâatı, günümüzde yaygın siyâsî bir deyim olan halkcılık (Fr populisme) olarak niteleyebiliriz. Olageldiği çağ itibâriyle yeryüzü çapında eşi menendi bulunmamakla berâber, sözünü ettiğimiz vaka, Ege dünyasında başka bir sürece koşut yürümesinden ötürü, şaşırtıcı değildir. Bahsi geçen medeniyet âleminde Fisiologlar ile Safsatacıların ve yine İyonyanın ürünü Efesli Herakleitos ve Elealıların çabalarıyla yeşeren felsefe-bilim oluşumuna koşut siyâset, ile süreçlerine tanık olunur. Sözünü ettiğimiz âlem, mütecânis bir manzara arzetmez. Haddizâtında Ege medeniyetine ilişkin görünümün, yuvarlak hesap, yüzde seksen payı ile müttefiklerine düşmektedir. Atinada M.Ö. 500'lerin başlarından itibâren erkek vatandaşların irâdesine —demek, kadınlar ile köleler denklemin dışında tutulmuşlardır— dayalı siyâsî nizâm, serbest teşebbüs ve mal ile para esâslı sermâye birikimine yaslanmış iktisât düzeni,[viii] felsefe-bilimle iç içe serpilip gelişmişlerdir. Batı Anadoluda, Güney İtalyada, Sicilya ile Atinada toplumun bir kesimi yüksek hayat seviyesine ulaşıp da maişetini el emeğiyle temin mecbûriyetinden kurtulunca ortaya 'keyfince vakit geçirme' (Y he shkole) imkânı doğmuştur. Bahis konusu imkânı çoğunluk, kumar, içki, zinâ, eğlence, siyâsî atışmalar ile çekişmeler ve yarışmacı sporlar çeşidinden 'boş' etkinlikler yönünde kullanırken, bir avuc adam da kendini sanat etkinliklerine adamış; merâk sâikiyle keşîf gezilerine (he kataskopeusis) çıkmış, öğrenmeye,[ix] araştırma (Y he historia, he zetesis) ile incelemeye yönelmiştir.

Ne işle meşğûl olurlarsa olsunlar, bütün vatandaşlar doğrudan doğruya siyâset ile hukuka katılmıştır. Askerlik hizmetiyle birlikte siyâset —seçme ile seçilme— ve meselelerine katılmak vatandaşlık ödeviydi; bundan kaçınılamazdı. Atinalı hak - ödev denkleminin bilincinde vatandaştır. Nasıl İlkçağda Israil müşrikler denizinde Allah inancını taşıyanların adacığıydıysa, Atina yine o çağlarda okuyan, yazan, arayan, araştıran, sorgulayan, tâcir, şehirleşmiş mülkî (Fr civil) vatandaşlar topluluğunun tek örneğiydi. Bu okuyan, yazan, arayan, araştıran, sorgulayan, kıvrak zekâlı doğaötesi inanışa kayıtsız kalan şehirleşmiş (Y asti- kos) mülkî vatandaş (demotikos), sofistikos adam, yanî homme sophistiquedir. Bu adamın başta gelen özelliği, istipdâda (Y he türannis) karşı olması, rekâbetkeşliği, merâkı ile tartışma şevkiydi. Evlerin selâmlığından (ho andrön) pazar yerine (he agora) varıncaya dek her köşe bucak tartışmaya uygun görülmüştür.

Benzerini ancak yaklaşık bin altı yüz yıl sonra 1500'lerin sonu, 1600 ile 1700'ler Fransasında, İtalyasında, Felemenki ile İngilteresinde görebileceğimiz ve tasvîri kitabın ileriki bölümünde sunulacak, doğallıktan uzak, kentleşmiş, incelmiş şehirli nüfus belirmiştir. M.Ö. Altıncı yüzyıldan itibâren kentleşen Atinadan çok önce Sümerlilerin Uru, Uruku, Eridusu, Lagaşı; Asurluların Ninovası; Anadoluda Hititlerin Hatuşaşı; Mısırın Memfisi, Tebesi; Meksikada Toltekler ile Azteklerin Teotihuakanı ile Tenoştiklanı; İnkaların Maçu Piççusu ile Kuzkosu; Arî-öncesi Hindin Mohenjo-Darosu gibi, yeryüzünün özge yörelerinde şehirleşmiş yerleşim merkezleriyle karşılaşılmıştır. Ne var ki, Atina ile ona koşut gelişen kimi Yunanca konuşan devlette, tarihte öncesi bulunmayan, bir toplum sınıfı ortaya çıkmıştır. Yeniçağ dindışı ile takipcisi Çağdaş küresel İngiliz-Yahudî medeniyetlerinin omurgasını oluşturan kentsoylu sınıfın ufak boyuttaki ilkörneğini (Y ^Fr&İng prototype) Atina Yunanında görüyoruz. Doğan felsefe-bilimin yanında, 'şehirleşmiş kentsoylu'[x] Atina Yunanında daha hangi özgün olaylar ile kurumlar belirmektedir? Bir çırpıda sayabileceklerimiz şunlardır: Vatandaşlık ile halkidâresine dayalı siyâsî nizâm;[xi] bankacılık ile tefecilik (he trapeziteia) çeşidinden mâlî kurumların yer aldığı serbest teşebbüse dayanan iktisât; yarışmacılık esâslı idmân (spor); tiyatro neviinden seyirlik olana ve anlatıya temellenmiş sanat. Son andığımız husus, Atina ile Eskiçağ Ege medeniyetinin benzer kültür çevrelerinde büyük bir ağırlık taşır.

6. Değişik kültür çevrelerinde duyguların dile getirilişi de farklı olmuştur. Kimilerinde bu, hikâyeyle, diğerlerinde nâğme (müzik) ve raksla, başkalarında şiirle olmuştur. Atina esâslı Eskiçağ Ege medeniyetinde saydıklarımızın tümü harmanlanmış, bu harmana, bir de, 'vucut hareketleri'[xii] ile değişik 'yüz ifâdeleri'[xiii] eklenerek seyircilerle çevrili ve sahne denilen bir düzlemde icrâa olunan 'oyun sanatı' (Y to theatron)[xiv]) ortaya çıkmıştır. , Hint, Aztek ile

Maya gibi, değişik büyük medeniyetlerde benzerini gördüğümüz söz konusu olay, Yunanda farklı bir mecrâya yönelmiştir. İbâdetle bağı gevşeyip özellikle M.Ö. Beşinci yüzyıldan sonra özerkleşmiştir. Duyguların tümcü (Y holos) ifâdesinden gayrı bir manâ ile maksat taşımayan söz konusu olay sanattır. Vucut hareketleri ile yüz ifâdelerini de kapsayan bu tümel (sümpas) sanat türü, tiyatrodur. Şu durumda gerek sanat gerekse bir sanat olayı olarak tiyatro, bidâyetteki dinî rengini yitirerek dünyevîleşmiştir. Kişinin kendi iç âlemini, insanlarla ilişkisini ve dünyaya bakışını ortaya çıkarma çabasını izhâr etmiştir. Böylelikle Yunanda yaşama felsefesi boyutlarını üstlenen bilgelik, önünde sonunda edebiyat, bâhusus tiyatro kisvesiyle karşımıza çıkmıştır. Fisiologların canlı-olmayan; Hippokratescilerin de canlı olan doğayı; Safsatacılarınsa, toplumsallaşıp siyâsîleşmek zorunda kalan bireyi sıklet merkezi kılmalarına karşılık, tiyatroculuk kılığında karşımıza çıkan yaşama felsefesinde konu, hayatın anlamı ile öneminin deşilmesidir. Çin, Hint ile İran gibi, büyük medeniyet çevrelerinin dinleriyle karşılaştırıldığında öncelikle bâtınî tarafı pek cılız kalan Yunanın köptanrılı dini, felsefenin etkisi altında ahlâkî mülâhazalarla git gide derinleştirilen bir hayat telâkkîsini taşıyamaz olmuştur.

Ş. 'nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Sorun Nedir' isimli kitabından alıntılanmıştır.


[i] Kâtip Çelebî: "Dürerimünteşire ve Gururımünteşire" (101a), Orhan Şaik Gokyay'ın "Kâtip Çelebî den Seçmeler"inden, 148.s.

[ii] Bir olay olmadan onu duyamayız —dikkat! günümüz Türkcesinde yığınla dil yanlışı arasında, bir de, 'duymak', 'işitmek'le karıştırılır; hâlbuki hadizâtında 'duymak', bâhusus 'hissetmek' demektir—; olsa olsa duyumsayabiliriz. Duyumlamak için olayı yaşıyor olmak gerekir.

[iii] Lao Çe: "Tao te King", I.kitap, XXXIII.bölüm, 74. & 75.satırlar, 92.s.

[iv] "Ageömetretos medeis eisitö" (Phlp. İn de An. CXVII 26) —bkz: Alice Swift Riginos: "Platonica/ The Anecdotes Concerning the Life and Writings of Plato", 139.s; ayrıca bkz: H.D. Saffrey: "Une Inscription legendaire", 67. - 87.syflr.

[v] Fr determination ontologique

[vi] Fr memoire collective

[vii] Fr capacite vivificatrice

[viii] Önsermâyecilik (Fr protocapitalisme), sömürgecilik (colonialisme) ile sömürgeleştirmecilik (imperi- alisme), nisbî konuşma, tartışma, yazma, sanat etkinliği ile davranma serbestliği.

[ix] Nitekim skhole (L otium) zamanla tartışmalar yeri, öğretimin yapılıp öğrenimin görüldüğü ortam anlamına gelmiştir. Skhole Latinceye yine 'okul' anlamında schola şeklinde alınmıştır. Batı Avrupa dillerinin hepsi 'okul'u Latincenin scholasından karşılamıştır. İngilizcenin schoolunu, Almancanın Schulesi, İslandacanın skolisi, Ruscanın şkolası, İtalyancanın scuolası ile Fransızcanın ecoleünü bu meyânda zikredebiliriz. Osmanlı Türkcesidir diye 'mektep' dilimizden atılırken yerine ecoleden bozma 'okul' Fransızcadan idhâl olunmuştur.

[x] Fr bourgeois urbaine.

[xi] Y he politeia; Fr regime politique democratique

[xii] Y to skhema ; Fr le geste.

[xiii] Y ho mimetes; Fr la mimique.

[xiv] Y Theomai: Bakıyorum, seyrediyorum. Ho theetes: Seyirci. He theoria: Seyir, temâşâ; tefekkür.

Prof. Dr.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN