Arama

ve : ne demektir?

Tasavvuf ve insan: Kendini tanımak ne demektir?

un ne yaptığı en önemli katkı 'ın 'ideal '' görüşünü zihnin ve ahlakın merkezine yerleştirmiş olmasıdır. Tasavvufun insanı tanımak-anlamakla ilgili emekleri olmasaydı İslam'ın insan telakkisini bilemeyecek, sorunu bütünüyle ahiret hayatına münhasır kılarak yeryüzünde insanın maksadından bihaber kalacak, lar herhangi bir şekilde 'külli' bir insan tanımına ulaşamayacaklardı. Vakıa 'insanı tanımak-bilmek', bir insan tarifi yapabilmek demek olduğu kadar tasavvufun riyazet yöntemi de bu tanıma farklı bilgi düzeyindeki insanları ortak kılabilme amacı taşır.

İslam'ın sonrasında gidişatını belirleyen gelişmeleri hesaba kattığımızda, bir insan tanımına ulaşmanın zaruretinin arz ettiği ehemmiyet aşikardır: İslam'ın çevresindeki dini ve felsefi cemaatlerin hemen hepsi bir insan tasavvuruna sahipti ve söz konusu insan tasavvuru varlık-evren anlayışlarının istikametini belirliyordu. Kabaca söylersek, Doğu Akdeniz'e hakim felsefi ve dini geleneklerde evren, insanda nihai yetkinliğini bulmak üzere hiyerarşik bir ilişki düzeneğiyle ortaya çıkarken insan da evreni kendinde toplayan nihai hakikat ve 'özet' varlık sayılmıştı: mikro kozmos ve makro kozmos!

İnsan meselesini esaslı bir mesele olarak odağına almak haddi zatında sadece dinden beklenebilirdi. Tanrı'dan gelen din 'yeryüzünün halifesi'nden başka neyi merkeze alabilirdi ki? En azından tabiatı ve evreni inceleme arzusuyla kıyaslandığında felsefe ve bilimlere kıyasla din dikkatimizi önce insana vermeliydi: insan bulunduğu sürece evrenin anlamı olabilir ve 'insan evrenin ruhudur.' Bu itibarla her durumda 'önce insan' demek dinin görevidir. Evreni/tabiatı ise bazen insanın evi ve memleketi, bazen de başka nedenlerle ikincil bir mesele sayarak ele alır. Hal böyleyken tasavvufun dışındaki bilim ve disiplinlerin insan bahsini bu şekilde ele almamış olması tartışmaya değer bir konudur. Hakkı teslim sadedinde şunu da beyan etmek gerekir: Fıkıh-kelam geleneğinde de bir insan tasavvuru vardı. Fakat onlardaki 'normatif' üslup 'ortalama' bir insan anlayışında herkesi müşterek kılarak farklılıkları ve özel kabiliyetleri göz ardı etmeyi istilzam ediyordu. Yükümlülük bireysel ve içtimai hayatta standart teşkil etmek için vazgeçilmezdir; fakat yükümlülükler yerine getirilince insanın hangi mertebeye ulaşacağı belli olmadığı gibi kabiliyet farkları ve başka sorunlar da dikkate alınmamıştı. Acaba insanlar yükümlülükler karşısında niçin farklı tavırlar sergiliyordu ve bunlar nasıl aşılabilirdi? Normatif gelenekler için bu sorunun bir anlamı yoktu; halbuki bu soru insanlar arasındaki farklılıklara işaret ediyordu ve tasavvufun varlık sebebi buna bulunabilecek cevap olacaktı. İslam'daki normatif gelenek insanla ilgili böyle soruları sormadı ve insan anlayışını sınırlı bir çerçevede ortaya çıkarak temel meseleleri ele almadı.

Tasavvufa bazen 'insanı bilmek' anlamında marifetü'n-nefs denilir. için tasavvufa intisap edecek birisinde iki kanaat bulunmalıdır: Birincisi kendisini bilmediği-tanımadığı –ki yola intisabı anlatan tövbe bu kanaate işaret eder- hakkında kesin hükmü olacak, ikincisi ise kendini tanımanın zorluğunu hesaba katacak! Yolda teslimiyet ve ittibanın gerekliliği buna işaret eder.

Sufiler insanı tanımanın kuru bir iddia veya hemen gerçekleşebilecek bir iş olmadığını biliyorlardı. İşin paradoksal tarafı şudur: Bilim ehline göre daha bilgisiz ve sıradan insanlar en çetin riyazet yöntemlerine takip ederek kendilerini tanımak amacındaydı. Tasavvufun bu alandaki teori ve pratiğini anlamayı güçleştiren hususlardan birisi 'tanımak' kelimesindeki belirsizliktir: Bir insanın kendini tanıması ne demektir? İnsan hangi durumda kendini tanımış, ne zaman kendini bilmemiş sayılacaktır? Böyle sorulara cevap bulabilmek için tasavvufun kendini bilmek/tanımak üzere takip ettiği yönteme eğilmek gerekir.

Tasavvufun kendini bilme sürecinde takip ettiği yöntem bilgi-amel-ahlak ilişkisini esas elan katı bir yöntemdir. Bilgi işin başlangıcında zikredilse bile nihai haliyle en son ortaya çıkacak olandır. Çünkü sufilere göre bilgi, amel ve ahlakla kesinleştirilen bir zan ve iddiadan ibarettir. Ameli ve ahlakı olmayan bir bilginin kesinlik ifade etmesi söz konusu değildir. Tasavvufun bu bilgi anlayışı onu din bilimlerinden uzaklaştırarak tecrübe alanlara yakınlaştırdı. Lakin zamanla bu ameli yöntemden nasıl bir teori çıktığı belli olunca, hakikatin başka türlü olduğu anlaşıldı. Aslında 'amel ve ahlak yolu bir öğrenme ve zihin terbiyesi yöntemi demekti. Başka bir ifadeyle 'amel-ahlak' bilginin sıhhat sebebi ve ilkesi kabul edilmişti. Sufilerin dilinde çok geçen 'marifet', amel ve ahlakla doğruluğu/kesinliği 'zevk' edilen bilgi idi.

Sufiler bu noktada kuvve ve fiil ayrımından hareket ederek sorunu vaz etmişlerdir: İnsanın 'olması gereken hali' ile 'şimdiki durumu' arasındaki çelişki tasavvufun hareket noktasını belirledi. Hali hazırda insan geleneklerin, adet ve alışkanlıkların, arzularının etkisi altında kalarak kabiliyetini yok eden veya gelişmesini engelleyen biridir. Bu nedenle de onun kendini 'ben şuyum' diye tarifi anlamsızdır. Çünkü ortada 'ben' diye işaret edebileceği bir hakikat yoktur ki! Bu esnada bir zan ve sahte benlik vardır: serabın tarifi olmaz ki! İnsanın kendisi hakkında bir tarife ulaşabilmesi için bil-kuvve halindeki kabiliyetlerin bilfiil hale gelmesiyle bölünmüşlüğün ortadan kalkması şarttır. Bu birliğin sağlandığı anda ise hakiki bir insan tarifinden söz edebiliriz: bölünmüş olanın tanımı yoktur!

Tasavvuf riyazet ve mücahede yöntemiyle insanın kuvve halindeki kabiliyetleri fiili hale çıkartarak bölünmüşlüğünü aşmayı insana öğretir. 'Ben kimim?' sorusunun cevabı bu bölünmüşlüğün ardındaki birlikte bulunur. Böyle bir birlik-kemal derecesine ulaşabilen insan ise kendini ahlaki bir varlık olarak tanıyacak, evren içindeki yerini anlayacak, onun neticesinde ise Tanrı'yı hakikati üzere idrak edecektir. Sadece 'Kendini bilen insan Rabbini bilmiştir.'

2018 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN