Ahmet Ağırakça
12.04.2026
Ahmet Ağırakça
Kureyş Hem Müslümanları Hem Medinelileri Tehdit Ediyor
12.04.2026
Tüm Yazıları

Kureyş Hem Müslümanları Hem Medinelileri Tehdit Ediyor

Bir taraftan Yahudi ve Hıristiyanlar diğer taraftan Münâfıklar İslâm'ın aleyhinde tuzaklar kurarlarken Mekkeli müşrikler de diğer düşman grupların tavırlarını ve hedeflerini fırsat bilerek onlarla iş birliği yapmanın yollarını arıyorlardı. Özellikle Kureyşliler, Abdullah İbn Übeyy ile iş birliğine giderek kendilerinin Mekke'de yaptıklarının benzerini yapıp eza ve cefalarla Müslümanları bezdirmelerini talep etmişlerdi. Abdullah İbn Übey ibn Selul, Müslüman görünmek istemişse de bunu hiçbir zaman becerememiş, münâfıklığını asla gizleyememişti. Mekkeliler Bedir Savaşı'ndan önce İbn Übeyy'e mektup yazarak Mekke'den çıkardıkları adamlarını koruma altına alıp barındırıp himaye etmelerinin Mekke eşrafını rahatsız ettiğini söylemiş ve derhal Muhammed (sav) ve arkadaşlarını Medine'den çıkarmalarını istemişlerdi. Şayet bunu yapmazlarsa kalabalık ordularla üzerlerine gelerek onları toptan yok edecekleri, tarla ve bahçelerini tahrip ederek, kadın ve çocuklarını esir alacakları tehdidinde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Abdullah İbn Übeyy ve adamları bir araya gelip Hz. Peygamber ile çarpışmak istediklerini beyan ettiler. Rasûlullah onlara: "Kureyş'in size tehditlerini haber aldık. Kureyş'in size vereceği zarar, sizin yakınlarınızla savaşarak kendinize vereceğiniz zarardan çok daha fazla olacaktır. Kendi öz akrabalarınızla çocuklarınız ve kardeşlerinizle savaşa mı gireceksiniz?" diye sordu. Bunun üzerine orada bulunanlar İbn Übeyy'in etrafından dağılıp gittiler.[1]

Müşrikler Müslümanlara zarar verebilecekleri her yolu ve her aracı deniyorlardı. Ensar'ı kendi aralarında birbirine, Ensar ile Muhacirleri de birbirine düşürmek için her türlü yola başvurmaktaydılar. Hatta müşrikler hiç hakları olmadığı halde Mekke'ye, Kâbe'yi ziyarete gelen Ensar'ı bundan alıkoymaya çalışıyorlardı.

Tevhid ve Adalet Temeli Üzerine Yükselmiş Bir Din ve Medeniyet

İslâm'ın Medine toplumunda oluşturduğu anlayış ve bakış açısı, önce zihinde başladı. Çünkü cahiliye, sadece putlardan ibaret değildi. Cahiliyye zihinsel bir esaretti. Tevhid ise İnsanı kula kulluktan kurtardı, gücü mutlaklaştırmayı reddetti ve herkesi Allah önünde eşit kabul etti. Bu eşitlik, Medine toplumunda somutlaştı. Köleyle efendi aynı safta namaza durdu. Zenginle fakir aynı hukukla muhatap alındı. Bu, tarih boyunca hiçbir sistemin başaramadığı büyük bir dönüşümdü.

Savaşa Giden Yol/Zorunlu Direniş

Medine'de toplumu inşa süreci ilerledikçe, Mekke bu gelişmeyi varoluşsal bir tehdit olarak gördü. Çünkü Medine'de ortaya çıkan model: Putperestliği mahkûm ediyor, zulmü meşrulaştıran ekonomik düzeni sarsıyor, Kureyş'in bölgesel otoritesini zayıflatıyordu.

Savaş, Müslümanların tercihi olmadı. Savaş, Müslümanlara zorla dayatıldı. Ama Rasûlullah (sav), bu zorunlu mücadeleyi bile ilkesiz bir şiddete dönüştürmedi.

Medine'de Hz. Peygamber artık getirdiği dini güven içinde anlatıp yayabilme imkânının temellerini atmış bulunuyordu. Allah'ın dininin "Ensâr'ı" olan Medine'li Müslümanlar, Rasûlullah'ın etrafında kenetlenmiş, onu canları, malları ve ailelerinden daha çok severek koruyacaklarına dair söz vermiş, verdikleri sözün arkasında durduklarını sergiledikleri davranışlarıyla kanıtlamışlardı. Müslümanlar İslâm'ın kendileri için belirlediği ölçüler içinde ahlâkî ve ruhî hayatlarını düzenliyor bu bilinçle birbirlerine karşı olan davranışlarını mükemmelleştiriyor, erdemli bir toplum olmaya gayret ediyorlardı.

Vahyin öğretileri ışığında, Rasûlullah'ın önderliği ve öğreticiliğinde arınmış bir nesil ve bir ümmet yetişiyordu. Bu ümmet fertlerinin her biri iman ettikleri esaslara göre hareket ediyor, daha önceleri şehirlerinde bilinmeyen bir hayat tarzını Medine'nin tümüne yaygınlaştırma heyecan ve gayreti taşıyorlardı. Muhacir kardeşlerinin on üç yıllık Mekke devri arınma ve iman etme tecrübelerini de imanlarına katarak yeni bir dünya oluşturuyorlardı. Bir yandan uhrevi âlemde rahat ve mutlu olmak gayesi ile diğer taraftan da aileleri, arkadaşları, akrabaları bütün kabile ve bütün insanlıkla dünya hayatında da huzuru yakalamaya çalışıyorlardı. Müslümanlar, sadece dünyevi hayatı imar etme gayesini gütmeyerek, aynı zamanda dünya hayatını da ihmal etmeden asıl ahiret için arınmanın ne demek olduğunu insanlığa öğretme gayreti içindeydiler. Allah ile aralarını düzeltirken nefislerini her türlü kötülüklerden de arındırma gayreti içindeydiler. Dolayısıyla Müminler, dünya hayatının imar ve ıslahı için neler yapmak gerektiğini tasavvur eden bir ümmet fikrinin yanında, ibadetlerden gelen manevi lezzete erişmeyi, Allah'ın rızasını kazanmayı ve ahirette felaha erişmeyi hedefleyen bir ümmet olmanın arzu ve heyecanını yaşıyorlardı. Müslümanlar tüm insanlığın dünyada ve ahirette iyiliğini temenni ederken yakınlarındaki düşmanları ise onları nasıl yok edebilecekleri hıncı ve hırsı içindeydiler. Bunun için Yüce Allah, cihâda başlangıçta izin vermedi. Müslümanlar için buna imkân bulunabilecek en uygun vakitte önce sadece izin vererek bir merhale başlattı. Sonra teşvik etti, ardından da Cihâdı farz kıldı.

"Kendilerine savaş açılan (Müslüman)lara, o güne kadar zulme uğradıkları için (artık saldırgan düşmanlarına karşı savaşmalarına) izin verildi. Onlara yardım etmeye elbette Allah'ın gücü yeter." (el-Hacc, 22/39).

Sayının Değil İlkelerin Zaferi

Müslümanlar hicret diyarına, Medine'ye gelip yerleştikten sonra İslâm düşmanları ve küfür sistemi onları her taraftan kuşatmaya başlamış hatta bir yolunu bulup Müslümanları yok etme teşebbüsleri içine girmişlerdi. Bu nedenle Hz. Peygamber ve arkadaşları İslâm düşmanlarından gelebilecek her türlü saldırıya hazırlıklı olmak zorundaydılar. Bu hususu müzakere ediyor ve kendilerine bir yol haritası çizmeye çalışıyorlardı. Her türlü zorluğa karşı mücadele etmeyi göze almış her an şehadeti kabullenmiş bir hal yaşıyorlardı. Mekke'de geçirdikleri zor günlerin ardından zulüm düzenine ve zorba yöneticilerin egemenliğine son verme mücadelesi başlamıştı.

Bedir'de kızgın ve sonucu heyecanla beklenen bir savaşa doğru giderken bir tarafta ölümden korkmayan kendi dini uğruna ölmeyi göze alıp gelmiş, hedefleri ve davaları olan Müslümanlar, diğer taraftan kalpleri param parça olan, şirk dininden ve kendi dünyevi iktidarlarından başka bir düşünce ve idealleri olmayan hedef yoksunu bir diğer kitle... Asıl hedefleri ahiret olanlar her zaman ve her yerde başarılı olurlar. Ama dünyaya meyledip dünya nimetlerinden başka bir dertleri olmayanlar da başarısızlığa sürüklenir ve Allah'ın rahmetinden uzak kalırlar. Allah Bedir Gazvesini bize şöyle anlatmaktadır:

Siz (o arada) Rabbinize yalvararak O'ndan yardım istiyordunuz da "(Bekleyin mutlaka.) Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim" demiş, duanızı kabul etmişti. Allah bunu size sadece bir müjde olsun ve o sayede kalpleriniz tümüyle iyice rahatlasın diye yapmıştı. Yardım yalnız Allah'tandır. Allah Azîz'dir/mutlak Gâlip'tir ve Hakîm'dir, (mutlak güç, hüküm ve hikmet sahibidir), (el-Enfâl, 8/9-10).

Bedir Gazvesi, bir askeri başarıdan çok daha fazlasıdır. Bedir, Azın çoğa karşı direnişi, ilkenin güce karşı duruşu, tevhidin zulme meydan okumasıdır.

Rasûlullah (sav), Bedir'de, istişare yaptı, duaya sarıldı, tedbiri ihmal etmedi, ama sonucu Allah'a bıraktı. Bu ilkeli ve ahlâklı mücadele yönteminin en berrak örneğidir.

Savaşta Ahlakî Sınırların Korunması

İslâm, savaşı kutsamadı ve istemedi, ama zulme karşı direnişi meşrulaştırdı. Bu direnişin de sınırları vardı: "Sivil hedefler dokunulmazdı, kadınlar yaşlılar ve çocuklar dokunulmazdı, intikam yasaktı, işkence haramdı, ihanet lanetlenmişti." Bu ilkeler, Rasûlullah'ın (sav) bir peygamber olarak bu ilkelerle hareket ettiğinin en güzel delilleridir. O, tevhid inancı ve insanî vicdanının temsilcisi olduğunu kanıtlamıştır. İslam'ın ilk zaferi olan Bedir Müslümanların varlığını bütün Arap yarımadasına kabul ettiren bir zafer olmuştu.

Ahmet Ağırakça


[1] Ebu Dâvûd, "Harâc, İmâre ve Fey", 23.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

YAZAR ARŞİVİ

Ahmet Ağırakça

Ahmet Ağırakça Diğer Yazıları