Ahmet Ağırakça
16.03.2026
Ahmet Ağırakça
İlk Tebliğ ve İlk Müslümanlar
Tüm Yazıları

İlk Tebliğ ve İlk Müslümanlar

İnsanlığı aydınlatan ilahi nur ve hayat rehberi Kur'ân-ı Kerim'in Rasulullah'a vahyedilmeye başlandığı Nur Dağı'ndaki Hira Mağarası'ndan Mekke sokaklarına Harem'e ve Kureyş kabilesinin bütün evlerine yayıldı. Zira mağarada inen vahiy oraya çekilip de inzivada bırakılacak mesajlar değildi. Bu ilahi hikmet dolu rehber bilgiler, emirler, yasaklar hayata hâkim kılınarak günlük ve anlık yaşantılarda uygulanacak bilgilerdi. Toplumu kötülüklerden iyiliklere davet edip dönüştürecek hedefler belirlemekteydi. Son peygamber olarak Rasulullah Hz. Muhammed (sav), aldığı mesajı saklamak, ertelemek ya da yumuşatmak gibi bir tercihe sahip değildi. O, Rabbinden aldığı bilgileri insanlara olduğu gibi bildirmekle yükümlüydü.

Onun ilk muhatapları, en yakın çevresiydi. Çünkü tebliğ, önce güven ilişkisi ister. Hz. Hatice, imanla birlikte risaletin ilk destekçisi oldu. Hz. Ali, yaşına rağmen bu davanın bir "gelecek meselesi" olduğunu sezdi ve Hz. Peygamber'e yapışıp asla ondan ayrılmadı. Hz. Ebû Bekir, tebliği bireysel bir inanç olarak değil, toplumsal bir sorumluluk olarak kavradı ve en yakın dostlarına bu ilahi bilgileri aktardı ve nasıl iman edilmesi gerektiğini tebliğ etmeğe devam etti.

İslam'ı işittiği anda kabul edip Allah'a ve Rasulüne iman eden bu ilk halka, Hz. Hadice, Ebu Bekir ve Hz. Ali ile Zeyd sayıca az ama nitelikçe kaliteli ve samimi kişilerden oluşmuştu. Çünkü İslâm, çoğunlukla, büyük sosyal kitlelerle değil, sadakat ve samimiyetle büyümüştür. Allah'ın emrettiği ve peygamberine öğrettiği ilk tebliğin özünde, tevhidin siyasi ve ahlâkî anlamı vardı. İslam neleri emrediyor ve insanlardan ne yapmalarını istiyordu:

"Lâilahe illallah/Allah'tan başka ilah yoktur" cümlesi, Mekke için basit bir inanç bildirimi değildi. Bu sözün ne anlama geldiğini Müşrikler hemen anlamışlardı.

Allah, yegâne Rab ve ilah, tek bir zat-ı Kibriya olup OndanAllah'tan başka ilahlar/putlar heykeller ve hüküm koyan insanlar hayattan çıkarılacaktı. Lâilahe illallah cümlesiBu cümle putların her türlü değerini reddediyordu. Kabileciliği ve kabile baskısı ile reislerinin fonksiyonunu yok sayıyordu. Kabile reislerinin kutsallığını kökünden söküp atıyor, soyu, aşireti, serveti ve gücü meşruiyet kaynağı olmaktan çıkarıyordu. Bu nedenle İslam'ın emrettiği din ve bu dinin tebliği edilecek ilkeleri sadece inanç alanında değil, siyaset, sosyal hayat, ekonomi ve ahlâk alanında da büyük bir değişimin olacağının haberini veriyordu.

Hz. Peygamber (sav), tevhidi soyut bir öğretiye indirgemedi. O, tevhidi zulme karşı duruş, insanların eşitliği, köle- efendi ayırımı anlayışının yok sayılması, hesap veren bir yönetim ve iktidar anlayışı olarak sundu. Bu yüzden Müşriklerin ileri gelenleri durumu ve değişimi anında fark ettiler. "Muhammed'in yaptığı bu çağrı, bizim düzenimizi yıkıyor, bozuyor ve değiştiriyor," diyerek bütün güçleriyle ona karşı çıktılar. Bu çağrının getirdiği yeni ilkelere karşı direnen baskı şirk rejimi devreye girip de işkencelere ve iman edenleri sindirmek için her türlü yola başvurunca Rasulullah (sav) Hz. Peygamber tebliğ ve davetini ilk yıllarda mümkün mertebe gizlice ve ikili görüşmelerle yapmaya başladı.

Gizli Tebliğ Korku Değil Bir Strateji ve Bir Yöntem idi

İlk yıllarda tebliğin açıktan yapılmaması, korkudan değil, tebliğ metodu ve toplumun ve insanın inşa önceliğinden kaynaklanıyordu. Çünkü henüz toplumun içine bunu savunacak kimseler yeterli sayıda değildi. Tebliğ yapıldığında müşriklerin saldırılarına karşı koyacak bir güç ve tim mevcut değildi. Bunun için önce davayı savunacak imanı yayıp anlatacak insanları yetiştirmek gerekiyordu. Bilinçli bir gençlik kadrosu oluşturma zaruretiyle Erkam'ın evinde ikili görüşme ve davetler gerçekleştiriliyordu.

Dolayısıyla Darü'l-Erkam, bir kaçış ve saklanma mekânı değil, bir bilinç ve şahsiyet inşa medresesi idi. Bu medrese İslam'ın ilk eğitim ve öğretim kurumu olmuştu. Burada Müslümanlar sadece namaz kılmayı değil, sadece ahlâk ilkelerini öğrenmekle yetinmeleri değil, Müslüman kimliği inşa etme bilincini kazandılar. Rasûlullah (sav), burada ashabına sabrın bir pasiflik olmadığını, direnişin ahlâkla ve sabırla yürütülmesi gerektiğini, gücün değil hakkın merkezde tutulması icab ettiğini öğretti. Darü'l-Erkam'da yetişen tebliğ ve mücadele kadrosu, ileride sadece Mekke'yi değil, bütün dünyaya İslam'ı taşıyacak omurgalı bir kadro olacaktı. Vahyin eğitiminde yetişmiş bir nesil geliyordu.

İslâmî Mesajın Mekke Halkına Sonra Bütün İnsanlığa İlan Edilişi

"Emrolunduğun hususları ilahi emir ve hükğümlerişeyi açıkça tebliğ et" emri Rasulullah'a geldiğinde, artık geri dönüş yoktu. Hz. Muhammed Peygamber (sav), Safa Tepesi'nde Mekke halkına islam'ı tebliğ etmek üzere herkese seslendi. Herkese risaletini ilan etti. Bu çağrı, bir miting değil, bir basın duyurusu değil, sadece bir hesaplaşma ve iman etmeye bir davet ve kurtuluş çağrısıydı.

Vahiy ve bu kurtuluş çağrıları insanlara bir adalet ve huzur getiriyor ama, bir topluma bu adalet emirlerini ve mesajını nasıl ulaştırması gerekiyordu? Cahiliyenin, şirkin, ahlaksızlığın, rezaletlerin, çıplaklığın, putlara tapınmanın, Allah'a isyanın, zulmün, haksızlıkların, köleleştirilen insanların ezildiğinin yaygın olduğu bir topluma İlahi ve Rabbani adalet, insanlar arasında merhamet ve şefkatin yayılmasını sağlayacak olan ilahi mesajların geldiğini görünce adeta aydınlıktan kaçan yarasalar gibi bu hakikatler karşısında kendi kurmuş oldukları zalim düzenlerinin yok olmasını o günün müşrikleri de istemediler ve bugün de İslam'ın bu güzellikleri istenmemektedir. İşte bu zalim düzenbazların, o günün Mekke şirk düzeninde Rasulullah'ın getireceği vahiy düzeninin emir ve yasaklarını, vahyin mükemmel mesajlarını, adalet umdelerini ve adaletin ta kendisi olan bu vahyi kabullenemeyeceklerdir. Çünkü onların insanlara zulüm ile yoğrulmuş, zulüm çarkının duracağını anladıkları için bu adalete, bu vahye, bu mesajlara, bu dine karşı çıkacaklardı.

Kur'ân-ı Kerim'in tebliğ ve davet konusu ile ilgili emirlerine baktığımız zaman, bu ayetler, başta Hz. Peygamber (sav) olmak üzere bütün mümin kalpleri titreten hükümlerdir. Bunlar sadece o gün için Hz. Peygamber'e hitap ediyordu. Ama bugün için de bütün müminlere hitap ediyor. Şöyle ki: "Ey Peygamber! Rabbinden sana inen ayetleri insanlara tebliğ et." Allah'ın emirlerini, Allah'ın yasaklarını, Allah'ın mucizelerini, dinini en ince ayrıntılarına kadar insanlara anlat." Ayet-i kerim'e devamla şöyle buyuruyor: "Eğer bu tebliği yapmaz isen sen Risalet'ini yerine getirmemiş olacaksın." O gün bunları yapmak, "la ilahe illallah" demek büyük bir tehlikeyi içinde taşıyordu. Kureyş gibi müşrik ve zalim bir kitleye ve zalim sistemin insanlarına, gaddar bir rejimin mensuplarına ve yöneticilerine bu dini götürüp anlatmak, puta tapınmaktan, faizden, zinadan, gasb yapmaktan, başkasının malını alıp hakkını vermemekten, ahlaksızlıktan, kızlarınızı diri diri gömmekten vazgeçin ve Allah'ın dinine ve size gönderilen Rasule itaat edin, Tağutların emirlerine uymayınız, vazgeçin Ebu Cehil'e, Velid İbn Muğire'ye, Utbe İbn Ebi Rabia'ya tabi olmaktan, onların emirlerine itaat etmekten vazgeçin, Onların liderliklerini kabul etmeyin, zira onların liderlikleri boş liderliklerdir.

Bu ayet-i kerime geldikten sonra Hz. Peygamber (sav) büyük bir heyecan ile davetini alenileştirmenin yolunu arıyordu. Artık davet o günden itibaren aleni olacaktı. İnsanlar Allah'ın dinine açıkça davet edileceklerdi. Hz. Peygamber (sav), Kureyş'in içerisinde en yakın akrabaları olarak Haşimoğulları'nı İslâm'a davet etmiş ama, bunlar İslâm'a bir an için kulak vermemişlerdi. Mekke halkı Safa tepesinin etrafında toplandıktan sonra Hz. Peygamber'in (sav) mübarek dudaklarından şu hitaplar dökülüyordu: "Ey Kureyşliler! Eğer şu anda şu dağın arkasında düşman süvarilerinin toplanıp size saldırmak üzere olduklarını söylesem bana inanır mısınız? Buyurdu.

Bu andan itibaren tebliğ, evlerden meydanlara, fısıltıdan ilanlara, sabırdan direnişe doğru ilerledi. Ancak tepkiler gecikmedi. Müşrikler Hz. Peygamber ve kendisine iman eden Müslümanlarla alay etmeye saldırmaya hakaretler etmeye ve hatta işkencelere başladılar. Sonra bu hakaretler, tehditler, ardından işkenceler şiddetlenerek ve dayanılmaz bir seviyeye geldiği günler birbirini kovaladı.

Çünkü cahiliye, dinle, dinin hakikatleriyle tartışmaz, onu ve mensuplarını ezmeye kalkışır. Bu bütün zaman dilimlerinde hep böyle olmuştur.

İmanın Bedeli İşkence ve Direniş

İlahi vahye gönül verip Rasulullah'a iman ederek bağlanan Bilâl, zalim müşrik liderleri tarafından ve özellikle de onu köle edinen Ümeyye ibn Halef tarafından kızgın kumlara yatırılarak göğsüne ağır kayalar koyulup eziyet görüyordu. Yasir ailesi büyük işkenceler gördü, Sümeyye ve kocası Yasir arka arkaya şehid edildiler. Zayıflar hedef seçildi, çünkü zalim her zaman gücü yeten kimselere saldırır. Ama bu işkenceler, kalplere yerleşeni tolum içinde yeşeren İslâm'ı asla durduramadı. Aksine, Müslümanlara şunu öğretti: "İman ve İslâm'a götüren yollar bedelsiz değildir." Rasulullah (sav), işkenceyi umursamadı, ama ashabına direnişi öğretti. Zulme rıza göstermedi, ama ölçüsüz şiddete ve karşılık vermeye de müsaade etmedi.izin vermedi. Bu denge, onun mücadelesinin en temel özelliğiydi. İşkencelere karşı şiddet kullanmak yok ama sabır ve direniş vardı.

Ahmet Ağırakça

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

YAZAR ARŞİVİ

Ahmet Ağırakça

Ahmet Ağırakça Diğer Yazıları