Ahmet Ağırakça
4.04.2026
Ahmet Ağırakça
Hz. Peygamber’in Medine’ye Yerleşmesinden Sonra Yahudilerin Tavırları
Tüm Yazıları

Hz. Peygamber’in Medine’ye Yerleşmesinden Sonra Yahudilerin Tavırları

Hz. Peygamber, Medine'ye hicret ettikten sonra Yahudilerle mümkün mertebe iyi geçinmeye çalışmıştı. Çünkü onlar İslâm inancına müşriklerden çok daha yakın olup Müslüman olma ihtimalleri vardı. Zira Ahirete ve Peygamberlik kurumuna ve semavi kitaplara iman etmekteydiler. Buna rağmen onlardan az bir kısmı Müslüman olabilmişti. Yukarıda anlattığımız gibi onlarla yapılan sözleşmede devletin tek çatısı altında yaşama kararı alındığını, Müslümanların onlara karşı son derece adil davrandıklarını görüyoruz. Hz. Muhammed (sav) de onlara Allah'ın ayetleriyle cevap veriyor böylece ashabın imanda sebatlarını sağlıyordu. Ancak Yahudiler kıskançlıkları sebebiyle Müslümanlara rahat vermemeye çalışmaktaydılar. Özellikle İslâm dinine intisap etmiş gibi görünenleri hemen ertesi gün İslâm'dan dönerek bu dinin sahih bir din olmadığını, yalan ve iftira ile yaymaya çalışıyorlardı.

"Kitap Ehlinden bir grup (kendi dinlerine mensup olan diğerlerine) şöyle demişti: "İman edenlere indirilene (Muhammed'de ve dolayısıyla Müslümanlara gelen vahye ve Kur'ân-ı Kerim'e) gündüzün erken saatlerinde iman edin (iman etmiş gibi görünün) akşama doğru da (bu dini red ve) inkâr edin. Olur ki (İslâm'a girenlerin zihni karışıp şüpheye düşerek vaz geçip geri) dönerler. Ve (Yahudiler, aralarındaki, konuşmayı şöyle sürdürüyorlar): Dininize uyandan başkasına inanmayın." De ki: "Gerçek hidayet Allah'ın hidayetidir."[1] "Size verilenin bir benzerinin başkasına verilmiş olduğuna yahut onların (müminlerin) Rabbiniz nezdinde size karşı deliller getireceklerine de (inanmayın." Rasûl'üm Muhammed bu Medineli Yahudiler ve bütün insanlığa) söyle: "Kuşkusuz lütuf Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, her şeyi hakkıyla bilendir," (Âl-i İmran, 3/72).

Hz. Peygamber'den olmadık isteklerde bulunan Yahudilere Kur'ân-ı Kerim şöyle diyordu: (Ey Yahudiler!) Yoksa siz de önceden (gereksiz sorular sorup) Mûsâ'dan (cevaplar) istendiği gibi Peygamberiniz (Muhammed)'den (birtakım şeyleri) istemeye mi kalkışacaksınız? Halbuki her kim imanı küfürle değiştirirse doğru yoldan sapmış olur.[2]" (el-Bakara, 2/108).

"Biz, peygamberleri sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. O halde kim iman edip (davranışlarını ve inancını) düzeltir güzel işler yaparsa (hesap günü) onlar için hiçbir korku söz konusu olmaz onlar (hiçbir şekilde) üzülmezler de. Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince günah işleye durdukları için onlar azaba uğrayacaklardır," (el-En'am, 6/48-49).

"Ey kendilerine (daha önceleri) kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip tanınmaz hale getirip de arkaları gibi dümdüz yapmadan yahut cumartesi sahiplerini lanetlediğimiz gibi sizi lanetlemezden önce (gelin), elinizdeki Kitabı doğrulayan/onaylayan şu indirdiğimize (Kur'ân'a) iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelir," (en-Nisâ', 4/47).

"Ey iman edenler, kendinizden olmayanları (Müslümanlardan başkasını dost ve) sırdaş edinmeyin. Onlar sizi yoldan çıkarıp kötülüklere sürüklemek için ellerinden gelen her şeyi yapmaktan ve sizi sıkıntılara düşürmekten hoşlanırlar. Onların kin ve öfkeleri ağızlarından taşıp çıkmıştır. Kalplerinde (iç dünyalarında) gizledikleri ise (açığa vurduklarından) daha büyüktür. Eğer düşünüp de aklınızı kullanırsanız işte size ayetlerimizi bu şekilde açıkladık. İşte siz onları böyle sevmeye hazırsınız halbuki onlar sizi sevmezler. Siz kitapların (Tevrat, Zebur ve İncil'in değiştirmemiş ve bozulmamış halleriyle) hepsine de inanırsınız. Onlarsa sizinle karşılaştıklarında "iman ettik" derler; fakat kendi başlarına kaldıklarında size karşı olan öfke ve kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. (Rasûlüm Muhammed! onlara) şöyle söyle: "Kininizle ölüp kahrolun!" Allah göğüslerde olanı (kalplerde ve insanların iç dünyalarında sakladıkları her şeyi) çok iyi bilir," (Âli İmran, 3/118-119).

Yahudiler aslında son Peygamber'in kendilerinden olmasını bekleyip durmuşlardı. Ama onlardan birine değil de Mekkeli Son Rasul Muhammed Mustafa'ya Risalet'in gelmiş olması onları bir hayli kin ve nefretle dolup taşmaya sevk etmişti. Kur'ân-ı Kerim, Yahudilerin sapkınlıklarına karşı Bakara, Âl-i İmran, Nisa ve Maide sureleri başta olmak üzere birçok yerde gerçekleri yüzlerine çarparcasına cevaplar vermişti. Onlar şirk dininin dahi Muhammed'in getirdiği dinden üstün olduğunu söyleyecek ve Tevrat'a aykırı hareket edecek kadar bozuk bir tıynette idiler. Bu tavırları da şöyle reddedilmiştir:

"Şu Kitaptan (Tevrat'tan) kendilerine biraz bilgiden nasip verilenlere bakmaz mısın? (İlahi hükümlere aykırı olan bir inançla) Cibt'e ve Tâğût'a inanıyorlar ve diğer inkâr eden (müşrik)lere: "Bunlar müminlerden daha doğru bir yoldadır" derler. İşte onlar Allah'ın lanet ettiği kimselerdir. Allah'ın lanet ettiği kimselere de sen asla bir yardımcı bulamazsın," (en-Nisâ', 4/51-52).

Ruhu Güzelleştiren İbadetlerden Orucun Farz Kılınması

Hz. Peygamber'in, Medine'ye hicretinin ikinci yılının Şaban ayında, hicretin on yedinci ayında el-Bakara suresinin ilgili ayetleri indi ve orucun Müslümanlar için farz kılındığı bildirildi.[3] Kur'ân-ı Kerim'de daha önceki ümmetlere de farz kılındığı bildirilen oruç, muhtemelen Hz. İbrahim ve oğlu İsmail (r.anhuma) şeriatından kalmış bir ibadet olarak Arablar tarafından bilinirdi. Hatta Arablardan bazı kimseler Ramazan ayında oruç tutarlardı. Peygamberimiz de vahiy almaya başlamadan evvel bu ayda Hira Mağarasına çekilir, burada ibadet ve tefekkür ile meşgul olurdu. Nitekim böyle bir Ramazan ayında kendisine ilk vahiy gelmiş ve Kur'ân-ı Kerim'in nüzulü başlamıştı. Medine İslam toplum ve devletinin bir sosyal ve adalet toplumu olarak inşa edilmesinin yanı sıra ashabı manen, kalben ve ruhen zenginleştirecek ibadetler yavaş yavaş farz kılınmaya ve İslam'ın hayatı güzelleştiren hükümleri gelmeye ve mer'iyyete girmeye devam ediyordu.

"Ey iman edenler, Allah'a karşı gelmekten ve kötülük yapmaktan sakınasınız diye oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. (Tutmanız istenen oruç) sayılı günlerden ibarettir. Sizden kim hasta yahut yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun. Oruç tutmaya güç yetiremeyenler de (her gün için muhtaç ve çaresiz) bir yoksulu doyuracak kadar fidye versin. Bununla beraber kim fazladan hayır yaparsa (fidyeyi fazla fazla verirse) işte bu onun için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. İnsanları hidayete erdiren bir rehber, doğru yolu gösteren ve hak ile batılı/doğru ile yanlışı ayırt eden hükümler içeren Kur'ân Ramazan ayında indirilmiştir. Artık sizden kim o hilali (Ramazan ayının hilâlini) görürse o gün oruca başlasın. Hasta yahut yolcu olan, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutsun. Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez. Oruç günlerini tamamlamanız ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı yüceltesiniz, şükredesiniz (diye bu kolaylığı sağlamıştır)," (el-Bakara, 2/183-185).

Devamındaki ayetlerde de orucun bazı hükümleri daha açıklanmıştır:

"Kullarım Beni sana soracak olurlarsa işte Ben size pek yakınım (Bana dua etmek için başka aracılara gerek yok). Bana dua ettiklerinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim. O halde onlar da çağrımı kabul etsinler, öyleyse onlar da Bana iman etsinler (ve Rasûlümün çağrısına uysunlar). Olur ki bununla doğru yolu/hakkı bulmuş olurlar. Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için bir örtü siz de onlar için bir örtüsünüz. Allah nefislerinize / kendinize karşı yanlış yaptığınızı bildiği için tövbenizi kabul edip sizi affetti, artık onlara yaklaşın ve Allah'ın size takdir ettiğini isteyin. (Sabaha doğru ortaya çıkan) Fecrin beyaz ipliğini, siyah ipliğinden seçebildiğiniz vakte (sabahın aydınlığı karanlığından seçebilinceye) kadar yiyin, için, sonra orucu geceye kadar (güneş batıncaya kadar sürdürerek) tamamlayın. Mescitlerde itikâfta bulunduğunuz zaman kadınlarınıza (geceleri de) yaklaşmayın. Bunlar (Oruç ile ilgili bu yasaklar) Allah'ın belirlediği sınırlarıdır/hükümleridir. Sakın bu sınırları ve hükümleri aşmayın. İşte Allah insanlara (bu konudaki hükümlerini açıkladığı gibi Kur'ân'da indirdiği veya Peygamberi aracılığıyla bizim için belirlediği bütün hükümlerini) -korunup sakınsınlar diye- ayetlerini böylece açıklar," (el-Bakara, 2/186-187).

İslâm, Medine'de bir taraftan hukukî ve sosyal kurallarla güçlenirken diğer taraftan da toplumun manevi yönünü kuvvetlendiriyordu. Oruç, insanı maddi manevi arındıran bir ibadettir. Oruç müminlere, ulaştıkları sayısız nimetleri fark ettiren ve bu nimetlerin kadrini anlatıp ruhlarda hissettiren, Cenâb-ı Allah'a karşı şükür duygusunu zirveye ulaştıran bir ibadettir. Oruç sabrı öğreten, kişiyi ahlâkî yönden olgunlaştıran, yoksulların hallerini anlatan ve bizzat yaşatan mükemmel bir eğitim tarzıdır. Oruç sosyal hayattaki her türlü sıkıntıyı unutturan, insanın maruz kalacağı kıskançlık, kin ve nefret duygularını körelten, paylaşmayı ve infakı öğreten, huzur veren, geçici lezzetlerin faniliğini anlatan bir ibadettir. Müminin amelleri kat kat sevaplarla ödüllendirilir, bir iyiliğe on veya yüz katı mükâfat ve sevap yazılırken oruca verilecek karşılık sınırsızdır:

"Âdemoğlunun her ameline kat kat ecir verilir. Her bir iyiliği on kattan yedi yüz kata kadar sevapla mükafatlandırılır. Allah Teâla şöyle buyurmuştur: "Oruç başkadır. O, benim içindir, mükâfatını da ben veririm. Oruçlu kimse şehvetini, yemesini ve içmesini benim için bırakır. Oruç tutan kişinin iki sevinç anı vardır: Biri iftar ettiği an, diğeri de Rabbine kavuştuğu andır. Oruçlunun değişen ağız kokusu Allah katında misk kokusundan güzeldir."[4]

"Cennette Reyyan adında bir kapı vardır. Kıyamet günü o kapıdan sadece oruç tutanlar girerler. Oruç tutanlar nerede denir. Kalkar ve sadece onlar o kapıdan girerler. Onlar girdikten sonra da o kapı kapanır, bir daha kimse o kapıdan giremez."[5]

Rasulullah'ın bu hadislerle ashabını ve dolayısıyla bütün ümmeti yönlendirirken bir yandan ümmeti oruca teşvik ediyor bir yandan da toplumun maneviyatını kuvvetlendiriyordu. Müslümanlar artık müşriklerin ceberut yönetiminden ve tasallutundan kurtulmuş, Hz. Peygamber'in yönetiminde, Allah'ın belirlediği ölçülerle kendi hukuki düzenleri içinde mutlulukla devam eden bir hayat tarzı kurmuş ve saadet asrını yaşamaya başlamışlardı.

Ahmet Ağırakça


[1] Bu cümle Hz. Peygamber'e (sav) hitap eden bir ara cümle olup sonra yine Yahudilerle ilgili anlatım devam etmektedir.

[2] Hz. Musa dönemindeki ataları gibi davranmaya kalkışan Yesrib Yahudilerine hitap olup, Hz. Muhammed'in peygamber olduğunu kabul etmemek için türlü türlü bahaneler uydurarak haktan uzaklaştıklarına ve Allah'ın vahdaniyetini gölgeleyen davranışta bulunmakta olduklarına dikkat çekilmektedir.

[3] Taberî, Tarih, II, 417; İbn Seyyidi'n-nâs, Uyûnu'l-eser, I, 232.

[4] Buhârî, "Savm", 9; Müslim, "Siyâm", 164.

[5] Buhârî, "Savm", 4; Müslim, "Siyâm",166.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

YAZAR ARŞİVİ

Ahmet Ağırakça

Ahmet Ağırakça Diğer Yazıları