Derin Kayıplar ve Bunların Ardından Gelen Hüzün Yılı
Vahyin gölgesinde İslâm'ı tebliğ etmek kolay bir amel ve duruş değildi. Üç yıl süren ambargo ve müşriklerin boykotunun ardından gelen yıllar, Rasûlullah (sav) için bir hayli kederli ve alabildiğince ağır geçti. Önce en büyük destekçisi olan Hz. Hatice'yi ardından da amcası Ebû Tâlib'i kaybetti. En güçlü manevi dayanağının, en önemli dünyevî koruyucusunun aynı yıl içinde vefat ve hüzünlerini yaşadı.
Bu yıl, "hüzün yılı" diye anıldı. Ama bu hüzün, davayı ve tebliğ eylemlerini durdurmadı. Aksine, Rasûlullah'ın (sav) insanî yönünü derinleştirdi, merhametini keskinleştirdi, direncini olgunlaştırdı. Tebliğ alanını genişletmek ve gerekirse başka bir hicret alanı bulmak üzere Kureyş'in ve Mekke'nin dışında bir yer aramak üzere Taif'e gitti. Ne yazık ki Tâif, taşlamaların, görgüsüzlüğün konuştuğu bir yer oldu. Rasûlullah (sav), orada hakarete uğradı, kovalandı, yaralandı. Ama o hiç kimseye beddua etmedi, kendisine imkân verildiği halde nesillerinden gelecek müminleri düşünüp onlar için toplu bir helâk istemedi, intikam çağrısı yapmadı. Bu, zayıflık değildi. Bu, geleceği gören bir merhametti. Çünkü Rasûlullah (sav), insanların bugünkü hâlini değil; yarın olabileceklerini esas alıyordu.
Kısaca bu dönemde zulüm arttıkça dava netleşti, baskı, hakkı ve hakikati yok edemez, aksine saflaştırır. Mekân değişikliği istemek davadan ve davetten vazgeçiş değil, aksine yöntem belirlemedir. Merhamet, mücadelenin alternatifi değil, bir dava ahlâkıdır. Özellikle Rasûlullah (sav), zulme karşı direnirken insanlara olan şefkatini, merhametini, olaylara hep olumlu gözle yaklaşımını kaybetmeyen bir önderdi.
Ümmetin Doğuşu, Tebliğin Toplum Olarak Vücut Bulması
Rasulullah Mekke'de İslâm'a bir çağrı yaptı on iki yıl müddetle zorluklara işkencelere katlanarak ashabıyla direndi ancak Müşrikler Firavunların torunları gibi zulüm ve küfürlerine devam edince Allah'ın emri ve yol göstermesiyle ümmet toplumunu ve İslam devletini ortaya çıkaracağı Yesrib'e yeni adıyla Medinetu'n-Nebi'ye göç hareketini başlattı.
Medine'de yepyeni bir hayat ve toplum düzeni oluşturmayı hedefledi ve bu 10 yıl boyunca birçok saldırı ve su-i kastlara rağmen bu hedefine ulaşacaktır. Bu hedefe ulaşma ne kendiliğinden oldu ne de bir tesadüf idi. Rasulullah'ın Medine'ye Hicreti, çaresizliğin değil, bilinçli bir tarih hamlesinin adıdır. Hz. Peygamber (sav), Mekke'den çıkarken geride bir şehir değil; çürümüş bir düzen bıraktı. O şehir yerinde duruyor olacak ve çok kısa bir zaman sonra fatihlerini ve asıl sahiplerini karşılayacak, onlara kucağını açacaktır. Mekke yanı başında yeni bir toplumun ahlâkî çekirdeğini taşıdı. "Mekke! gidersek de bir gün geri geleceğiz" diyen bilinçli bir müminler grubu bu şehirden geri dönmek üzere ayrılıyordu.
Akabe Bey'atları Tarihin Yön Değiştirdiği Stratejik Olay
Akabe Bey'atları, klasik siyer anlatılarında çoğu zaman birkaç madde halinde geçilir. Oysa Akabe, son Peygamber'e iman edildiği ve ona bir şehrin ve toplumun emanet edildiği yerde gerçekleşen büyük bir hadisedir.
Medineli Müslümanlar, Rasûlullah'a (sav) şu konularda söz verdiler: "Seni kendi canlarımızı koruduğumuz gibi koruyacağız." Bu söz, duygusal bir bağlılık beyanı değil, İslâmî, siyasî, askerî ve ahlâkî bir taahhüttü. Burada ilk defa inanç, toplumsal sorumluluğa dönüştü, tebliğ, adil bir yönetim ufkuna kavuştu, peygamberlik, kamusal hayatın merkezine yerleşti. Kardeşliğin ve birlikte hareket etmenin zevkine varılacak bir şehrin oluşmasına adımlar adıldı.
Rasulullah Tarihin En Bilinçli Yolculuğunu Yaptı. Tarihî Büyük Olay: Hicret
Hicretin, plansız bir hareket olmadığını ifade ettik. Hz. Peygamber (sav): En güvenilir rehberi seçti, düşmanını şaşırtmak için yol güzergâhını aksi istikametten belirledi. Tedbiri elden bırakmadı, ama kalbini de korkuya teslim etmedi. Bu, "tevekkül, tedbirsizlik değildir" gerçeği ortaya koymaktır.
Kur'ân'ın gönüllere huzur verdiğinden şüphe yoktur. Müslümanların, Mekke'den Yesrib'e hicret hareketi bundan böyle başlamıştı. Bu hicret hareketi, Müslümanlar için, yaşadıkları sıkıntılardan kurtuluşun en büyük fırsatı olmuştu. Bu hareket, o ana kadar baskılarla ve tehlikelerle kuşatılmış, dar bir çerçeveye sıkıştırılan İslâm'ın büyümesi, güçlenmesi, yükselmesi ve devletleşmesinin başlangıcı oldu. Şayet bu hareket olmasaydı, tarihin en büyük olaylarından biri olan İslâm dininin yayılış seyrinin değişmesi bile ihtimal dâhilindeydi. Daha buna benzer nice gelişmeler hicret sayesinde İslâm tarihinin seyrini değiştirmiştir. Bütün bunlar Allah'ın takdiridir.
Hicret ile ilgili olarak Cenabı Allah'ın indirdiği bir hüküm de şöyledir:
"Nitekim Rableri dualarını kabul ederek şöyle karşılık verdi: "İçinizden gerek erkek gerek kadın olsun güzel davranışlarda bulunanın emeğini, çabasını asla karşılıksız bırakmayacak ve boşa çıkarmayacağım. Siz birbirinizin soyundan gelmektesiniz. Artık hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, Benim yolumda (İslâm'a olan bağlılıklarından dolayı) işkence görenlerin, savaşanların ve öldürülenlerin elbette affedecek, onları -Allah'tan güzel bir mükâfat olmak üzere- altlarından ırmakların aktığı cennetlere yerleştireceğim. Allah katında sevapların/mükafatların en güzeli vardır." (Âl-i İmran, 3/195).
"Allah yolunda hicret edip sonra öldürülen veya ölenlere gelince; Allah onları en güzel bir rızıkla besleyecektir. Doğrusu Allah, rızık verenlerin en iyisidir. Onları memnun olacakları bir yere yerleştirecektir. Doğrusu Allah, bilendir, halimdir." (el-Hac, 22/58-59).
"Gerçekten onlar (Allah'ın dininin insanlar arasında yayılmasını ve insanların iman etmelerini engellemek için her türlü) temelsiz hile ve tuzaklarını kurmuşlardı. (Tevhid dinini anlatan Peygamberleri engelleyerek veya onlara sıkıntılar yaşatıp işkencelere uğratarak hatta bazılarını öldürerek kurdukları) Tuzakları dağları yerinden oynatacak kadar güçlü olsa bile onların bütün oyunları/hile ve tuzakları Allah'ın bilgisi içindedir ve gerektiğinde cezalarını verecektir. Öyleyse (Ey Rasûlüm Muhammed! İnkarcılara belli bir zaman tanımış olmasından dolayı) Allah'ın peygamberlerine verdiği sözden döneceğini sanma. Unutmayın! Allah Azîz'dir (mutlak galiptir) gerektiğinde de gerektiği kadarıyla (hakları ellerinden alınmış ve zulme uğramış olan mümin kulları için kötü kimselerden) intikam alandır. (İbrahim, 14/46-47).
"(Rasûlüm Muhammed müşriklere söyle) Ben ancak bu beldeyi/Mekke'yi kutsal kılan ve her şey kendisinin olan Rabbe ibadet etmekle emrolundum. Aynı şekilde (Allah'a teslim olanların ilki olarak) Müslümanlardan olmakla da emrolundum; Kur'ân'ı okumakla da (emrolundum). Kim hak ve doğru yolu bulur (buna uyar)sa ancak kendisi için bulmuş olur. Kim de sapıklığa düşerse: "Ben, ancak uyarıcılardanım," dersin. Ve "bütün övgüler Allah'adır. O, size ayetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir," dersin," (en-Neml, 27/91-93).
İşte Rabbimiz hicreti ve muhacirleri bu şekilde övmüş ve onları mükafatlandıracağını haber vermiştir.
Onun için hicret, sadece mekân değişikliği değildi, zira Mekke'de Müslümanlar "azınlık"tı, Medine'de ise lider konumuna gelen "özne" oldular. Bu geçiş, tarihte ilk defa iman temelli bir toplum inşasının fiilen başlaması demekti. Kısaca Hicret "Müslümanların İslâm için bir strateji belirlemek, İslâm düşmanlarının baskı ve zulümlerinden bir müddet için uzak durmak üzere ülkesini terk etmek, İslâm'ı yaşamak ve rahat ibadet edebilmek maksadıyla, bir mekândan başka bir mekâna göç etmeleri" anlamında kullanılmaktadır. İslâm literatüründe hicret deyince de özellikle, Hz. Peygamber'in ve Mekkeli Müslümanların Medine'ye hicretleri kastedilmiş, Medine'ye göç eden Müslümanlara da Muhacir adı verilmiştir.
Hz. Âişe'den gelen rivayette ise Rasûlullah, yeni hicret yurdu olan Medine'nin özelliklerini şöyle tarif etmiştir: "Bundan böyle sizin hicret edeceğiniz şehrin, iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer olduğu bana gösterildi."[1] Bunun üzerine Müslümanlar, müşriklere hiçbir şey hissettirmeden dikkatlice hazırlandılar, birbirlerine yardım ederek gizlice ve yavaş yavaş küçük gruplar halinde hicret etmeye başladılar.
Cenâb-ı Allah: "(Ey Rasûlüm Muhammed!) Yakında seni bu yerden (Mekke'den) çıkarmak için tedirgin edip dünyayı başına dar edecekler. Ancak, kendileri de senin ardından orada pek az bir müddet kalacaklardır," (el-İsrâ, 17/76) buyurarak Mekkelilerin zorbalıklarından dolayı yakın bir zamanda kısaca -8 yıl sonra- yurtlarından olacaklarını peygamberine ve Müslümanlara müjdelemişti.
Müslümanlar yeni bir yurt edinme heyecanıyla Yesrib yoluna koyulmuş işkence ve kötü muameleden kurtulmaya başladıklarını bizzat kendileri görmüşlerdi. Bu anlamda bir nevi Hakka ve hakikate şahitlik eden bir ümmet idiler. Hicretin hiçbir zaman zillet ve korku içerisinde çaresiz bir kaçış olmadığını bilakis İslâm toplum ve devletinin temellerini en sağlam şekilde inşa etmek, dini daha rahat yaşamak ve özgürce ibadet etmek üzere gerçekleştirilen bir tebdil-i mekân olarak planlanan ilahi bir strateji olduğunu göstermişlerdi.
Rasûlullah (sav) Medine'ye vardığında karşısında hazır bir toplum bulmadı. Orada kabile rekabetleri, Yahudi gruplarla karmaşık ilişkiler, ekonomik eşitsizlikler, siyasi otorite boşluğu çok başlı bir yönetim, kısaca karmakarışık bir toplum vardı. İşte peygamberlik burada bütün boyutlarıyla görünür oldu. Çünkü Rasûlullah (sav), sadece iman edenleri çoğaltmadı, bir arada yaşamanın ahlâkını oluşturdu. Medine birlikte yaşama mekanlarına ilk ve önemli bir örnek oldu.
Muâhât/Kardeş olmanın devrim niteliğinde bir olay/ Ümmetin Kaynaşma ve Dayanışması
İslâm Medeniyetinin temellerinin atılacağı bu ilk başkentte, İslâm Devletinin ilk çekirdek kadrolarını oluşturma arzusunda olan Rasulullah (sav) dinamik ve birbirine kenetlenmiş bir ümmet toplumu ortaya çıkarmak istiyordu. Muhacirler Medine'ye gelirken beraberlerinde birçok sosyal ve ekonomik problemle birlikte ayrıca sağlık problemleri de getirmişlerdi. Muâhât bu problemleri çözmek için Hz. Peygamber'in ilan ettiği sosyal, siyasi, stratejik ve ekonomik bir proje olmuştur. Bu proje Ensar ve Muhacirlerin manen güçlenmelerini ve İslâm kardeşliğine sarılmalarını sağlamış ve bu anlayış ve duygu İslâm ümmeti için her dönemde kullanılan bir örnek davranış olmuştur.
Ensar ile Muhacir arasında kurulan kardeşlik, duygusal bir jest değil, iman kardeşliğine dayalı ekonomik, sosyal ve psikolojik bir devrimdir.
Bu kardeşlikte, mal-mülk paylaşıldı, emek paylaşıldı, gelecek paylaşıldı. İslâm, burada ilk defa "Toplum, çıkar ortaklığıyla değil; iman kardeşliğiyle ayakta durur" ilanını yaptı: Bu, çağımız dünyasında hâlâ ulaşılamamış bir ilkedir.
Ahmet Ağırakça
[1] Buhârî, "Kefâlet", 4, "Menâkibu'l-Ensâr", 37. Karataşlı bir yer ifadesi ile sanki ateşte yakılmış simsiyah bir yer tarif edilmektedir. Nitekim bugün dahi Medine ve çevresine sönmüş magmatik taşlarla kaplı dağ ve tepelerle çevrili olduğu görülür.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.