İz bırakanlar
Eskiden beri, hemen her devirde gözlemlenen bir durum var. Bazı insanlar, hayat yolunda yürürken; arkalarında, takip ya da taklit edilecek "izler" bırakıyorlar.
Toplum içinde öne çıktıklarını; liderlik, önderlik rolleri aldıklarını görüyoruz. Güçlerini ve imkanlarını cömertçe kullanarak; ilgi alanlarına giren kişilerin, kurumların, olayların, durumların oluşma-gelişme süreçlerine katkıda bulunduklarına şahit oluyoruz.
Kimileri için dost, kardeş; kimileri için abla, ağabey; kimileri için anne, baba; kimileri için amca, dayı; kimileri için teyze, hala oluyorlar. Tutulacak el, gidilecek yol, okşanacak baş, verilecek savaş olduğunda; sağa sola bakmadan, kimseye havale etmeden, hemen sorumluluk alıyorlar.
Her birimizin, böyle hamileri olmuştur. Üstümüzde hakları, gönlümüzde hatırları, zihnimizde hatıraları kalmıştır.
Onlardan birini, yakın geçmişte ahirete uğurladık. Arkasından, özümüzle ve gözümüzle, nezaketen değil hakikaten ağladık.
Kendisiyle, 1970 yılında, Perşembe Öğretmen Okulu'nda tanışmıştık. O önde, biz arkada; din, devlet, vatan, millet müdafaası için savaşmıştık.
Okuma zevkimizin ve alışkanlığımızın ilk vesilesi olmuştu. Hafta sonu şehir merkezindeki kitabevine götürüp, "okumak şartıyla" bazı kitaplar almıştı.
Sonraki günlerde, kendimiz de gidip gelir olduk. İlgimizi çeken kitapları satın alacak paramız olmadığında; yazmadan, çizmeden geri getirme vaadi ile "ödünç" alıyorduk.
Bir gün dostluk, arkadaşlık üzerine konuşurken; babasının kendisine yaptığı bir tembihten söz etmişti. "Arkadaşınla sofraya oturduğunda, ekmeğin büyük parçasını kendi önüne küçük parçasını senin önüne koyuyorsa; ondan uzak dur. Büyük parçasını senin önüne, küçük parçasını kendi önüne koyuyorsa; onunla ömür boyu beraber ol" dediğini belirtmişti.
Bu anlayışı kalıcı karakter haline getirmişti ve aynen uyguluyordu. Aç ve açık kalmayı bile göze alarak; elinde olanı dostlarına, arkadaşlarına ikram ediyordu.
Öz güveni gibi söylemi ve eylemi de kuvvetliydi. İnandığı değerler ve doğrular için, bedel ödemeyi göze alan biriydi.
Ramazan ayı geldiğinde; okul idaresinden oruç tutan öğrencilere sahur yemeği sözü alma, teravih namazları için uygun mekan ve imam bulma işlerine öncülük ederdi. Bir engelle karşılaştığında; "demokratik tepki" organizesi yapıp, "kazan kaldırma" yoluna giderdi.
O günlerde, sosyal ve siyasal mücadele deryasının içine dalmıştık. Metin Toker'in "Solda ve Sağda Vuruşanlar" kitabı ile aynı adla hazırlanıp bölümler halinde yayınlanan TRT belgeselinde "Sağın Dev-Genç'i" diye tanımlanan gurubun mensubu olmuştuk.
Üniversite okumak için İstanbul'a geldiğimizde, Cağaloğlu'nda tekrar karşılaştık. O aylık kültür-sanat dergisi Pınar'da Yayın Yönetmenliği, biz haftalık siyasi mecmua Mücadele'de muhabirlik ve yazarlık yaptık.
Hareketin kaptan köşkünde "duraklama" yahut "yalpalama" başladığında; önce "ikaz", sonra "itiraz", daha sonra "isyan" eden istisna isimler arasında O da vardı. Bunu göze alanların kimilerini ağabeyler "ihraç" ediyorlar, kimileri erken harekete geçip kendileri ayrılıyorlardı.
Bölünme, parçalanma sırasında; Pınar dergisini de birlikte götürmüştük. Bir süre daha yayın hayatını sürdürmüştük.
Sosyal, psikolojik, siyasal, ideolojik, idari, ekonomik yönlerden boşa düştüğümüz günlerde; elimizden tutup kaldıranlardan biri olmuştu. Kimimize iş, kimimize aş, kimimize eş bulmuştu.
Bizi rahmetli Cemil Meriç'le tanıştırmıştı da görme yetisini kaybettiği günlerde kendisine göz olmuştuk. Altı arkadaş, altı günü aramızda paylaşıp sırayla evine giderek ne istiyorsa onu okumuş; çay, kahve, yemek molalarında da paha biçilmez hayat dersleri alma fırsatı bulmuştuk.
Sonraki yıllarda Pınar Yayınevi ile Araştırma ve Kültür Vakfı'nı kuran; giderek hem kök, hem dal-budak salıp Umran Kültür ve Medeniyet Hareketi'ni oluşturan dostların öncü kadrosu içinde yer aldı. Ayrıca din, devlet, vatan, millet, kültür, medeniyet mücadelesinin gerektirdiği bütün cephelerde; ömür boyu koşan ve koşturan bir "alperen" oldu.
Şüphesiz, arkasında "iz bırakan" başka dostlar da var. Her biri, kendi cephelerinin komutanı yahut kahramanı oldular, oluyorlar.
Onların izleri ve isimleri, öldükten sonra da yaşatılmalı. Yürüdükleri yollar ve yaşadıkları haller; yeni nesillere örnek olacak şekilde aydınlatılmalı.
Bizim kuşaktan, vadesi dolup gidenler listesine Cevat Özkaya ağabey de eklenince; gönlümüze, "yaprak dökümü" mevsiminin hüznü düştü. Gözyaşlarımıza eşlik eden ıslak duygular, 17.10.2026 tarihinde mütevazi mısralara dönüştü:
Çok baharlar-yazlar gördük, derken bize hazan geldi;
Ömür denen kısa günde, artık vakit akşam oldu.
Sarı-soluk yarenlerim, dökülüyor birer birer;
Yalan dünya yaylasından, göç ediyor tüm faniler.
Bugün gene bir alperen, dostlarına veda etti;
Dualarla uğurlandı, en vefalı yare gitti.
Bilen bilir, ismi ile müsemma bir Cevat idi;
Adanmışlık aşkı ile, işi gücü cihat idi.
Hayatına dokunduğu, fidanlardan biri olduk;
Hayli zaman aynı yolda, düşe kalka yürüyorduk.
Bazan cephe genişledi, başka yere sefer ettik;
Fakat duruş değişmedi, aynı yöne adım attık.
Şimdi O'na terhis geldi, yurt nöbeti sona erdi;
İki arşın kefen ile, mezar denen yere girdi.
Rahman Rahim rahmet etsin, bir mübarek makam versin;
Cennet ehli arasında, kesintisiz sefa sürsün.
Zekeriya Erdim
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.