Arama

Zekeriya Erdim
Temmuz 30, 2020
Hangi bayram bayram olur?

Salgın döneminin sıkıntılı süreçlerinden sonra, gene bir bayram iklimine girdik. Genelde ümmetin, özelde milletin hal ve gidişine baktığımızda; "idealler" ile "gerçekler" arasındaki korkunç mesafenin oluşturduğu gerginliği iliklerimize kadar hissedip, hem "askıda", hem de "arada" kaldık.

Geçmişte ve günümüzde, "sevinç" ile "keder" arasında bocalamaya sebep olan bu duyguyu; başkaları da yaşamışlar ve yaşıyorlar. Bilhassa şairler ve edipler; gönlümüzce coşarak kutlayamadığımız bayramların burukluğunu şiirlerine, hikâyelerine, romanlarına yansıtıyorlar.

Kimi, "üzüntü" kaynaklarını dile getiriyor; kimi, daha iyi günler için "dua" ediyor; kimi, "dilek" ve temennide bulunuyor. Hemen hepsi, ortak bir mesaj ve muhteva olarak; "bayramımız bayram olsun" diyor.

Bunun gerçekleşebilmesi için; evimizde ve ailemizde, ülkemizde ve toplumumuzda, bölgemizde ve kardeş topluluklarımızda, dünyamızda ve insanlık âleminde sevinçlerin çoğalmasına, kederlerin azalmasına ihtiyaç var. Çünkü, cümle mazlumlar ve mağdurlar; "huzur" ve "güven" içinde yaşayabilecekleri, düğünlerini-bayramlarını coşku ile kutlayabilecekleri bir dünyanın ve düzenin hasretini çekiyorlar.

Aslında, tüm virüslerden ve hastalıklardan daha yaygın ve daha tehlikeli bir "salgın" haline gelen "küresel kötülük imparatorluğu"; düğünlerimizi düğün, bayramlarımızı bayram olmaktan çıkarıyor. Açlar, açıklar, dullar, yetimler, yaşlılar, çocuklar; "Kurtuluş, kurtuluş!" diye yakarıyor.

Her fırsatta tekrar ettiğimiz gibi; "herkes için huzurlu ve güvenli olmayan bir dünya, hiç kimse için huzurlu ve güvenli değildir". Milyarlarca insanın can, mal, akıl, nesil, din emniyetinin olmadığı; çare ve çözüm adına gidilecek yolunun, tutunacak dalının kalmadığı bir zamanda; görmemiş, duymamış, bilmemiş gibi duyarsız davranılarak nasıl düğün, bayram yapılabilir?

ÜMMETİN VE MİLLETİN DURUMU

Malum olduğu üzere, Osmanlı İmparatorluğu'nun dâhili ve harici bedbahtlar eliyle yıkılıp yok olmasından sonra; İslam ülkeleri ve toplumları, "imamesi kopmuş tesbih" gibi dağıldılar. Her biri; Avrupa'nın, Amerika'nın, Çin'in, Rusya'nın, hâsılı bilumum emperyal güçlerin doğrudan yahut dolaylı sömürgeleri oldular.

Ümmet coğrafyası; "kolay yutulabilecek lokmalar" halinde, paramparça edildi. İrili ufaklı "güdümlü devletçikler" kuruldu; başlarına, sahibinin sesine ve nefesine göre hareket eden "kukla yöneticiler" getirildi.

Azıcık başını kaldırıp dik durmaya çalışana, yerli ve milli kimliğini esas alıp kendisi olmaya kalkışana; anarşi ve terör eylemleriyle, siyasi-ekonomik-askeri darbelerle, yıkıcı işgallerle, yok edici iç savaşlarla müdahale edip "ayar" verdiler. Dünya ve ahiret hayatımızın kurucu, koruyucu, birleştirici, bütünleştirici, kula kulluktan kurtarıp özgürleştirici unsuru olan dini; sulandırılmış, bulandırılmış, aslından uzaklaştırılıp özünden koparılmış bir "kültürel öge" haline getirdiler.

Yer altı ve yer üstü kaynakları bakımından "zengin" olanlar bile; hayat kaliteleri ve standartları bakımından, "fakir" düştüler. Halkların yoksulluğunu ve yoksunluğunu "kader" gibi takdim edip; coğrafyanın tüm imkânlarını, "kuklalar" ile "kuklacılar" bölüştüler.

Son yüzyıllarda, dünyaya hâkim olan "vahşi batı" kültürü ve medeniyeti; insan ve toplum hayatının tüm kalelerini yıktı ve bütün gemilerini batırdı. Bilimin ve teknolojinin, siyasetin ve ekonominin gücünü ve imkânını kurucu ve koruyucu bir "kalkan" gibi değil yakıcı ve yıkıcı bir "silah" gibi kullanıp; evrensel doğru ve kalıcı değer namına her ne varsa, bozuk para gibi harcayıp bitirdi.

Ümmetin büyük bir çoğunluğuna, öz vatanlarında; etnik ve dini, tarihi ve kültürel anlamda "soykırım" yahut "asimilasyon" uygulanıyor. Yurtlar ve yuvalarla birlikte; ete ve kana dönüşmemiş yürekler de yanıyor.

Bilindiği gibi, bizim kültür ve medeniyet geleneğimize göre; "yiğit, düştüğü yerden kalkar". Ümmet sancağının düştüğü yerden kalkma imkânını ve ihtimalini; Müslüman halklar ümitle ve güvenle, kuklalar ve kuklacılar korku ve endişe ile bekliyorlar.

Çünkü; bu potansiyelin sadece ve sadece Türkiye'de bulunduğu biliniyor. Zamanın ruhunun bu istikamette tecelli ettiği, tarihin akışının o tarafa doğru gittiği; dost ve düşman kesimler tarafından, açıkça görülüyor.

Kaderin ve kalplerin sahibi olan Allah; büyük bir ihtimalle, bizi yeniden "İslam'ın bayraktarı" kılacak. Gönül coğrafyamızın tüm beldeleri, huzur ve güven iklimine erişecek; işte o zaman, bayramlarımız gerçekten "bayram" olacak.

Şüphesiz; Türkiye'nin de her bakımdan "güllük-gülistanlık" olduğunu, kötü günlerin tamamen geride kaldığını söyleyemeyiz. Ancak, ümmetin gözünde ve gönlünde, bambaşka bir yerimizin ve önemimizin olduğunu bilmeliyiz.

BİR DÜNYA İSTİYORUM

Rahmetli Cahit Sıtkı Tarancı, yıllar önce duygularını mısralara dönüştürüp; "Memleket İsterim" demişti. Her bakımdan daha huzurlu ve güvenli bir ülke, toplum özlemini; şiir kalıbına dökerek dile getirmişti.

Biz, bu dileği; dünya ölçeğinde ele almış olalım. İlim ve irfan ehlinden Alvarlı Efe Hazretleri'nin "Bayram o bayram ola" dizelerini de hatırlayarak; dua ve niyazda bulunalım.

Bir dünya istiyorum: / Ekinleri, nesilleri bozulmamış; / Ak alına, kara yazı yazılmamış. /

Bir dünya istiyorum: / Çiçeklerin, kuraklıktan solmadığı; / Çocukların, yoksulluktan ölmediği. /

Bir dünya istiyorum: / Her beldenin huzuru var, güveni var; / Halklar esir, köle, göçmen olmuyorlar. /

Bir dünya istiyorum: / Yüzler güleç, yurtlar mamur, yuvalar şen; / Gönüller hoş, bülbüller şâd, bağlar gülşen. /

Bir dünya istiyorum: / Selamın ve selametin yayıldığı; / Her insanın, kardeş ve dost sayıldığı. /

Bir dünya istiyorum: / Yerler yeşil, gökler mavi, sular temiz; / Sulh içinde, coğrafyamız ve ülkemiz. /

Bir dünya istiyorum: / İyi işler, ahirete azık olur; / Olmaz ise, hepimize yazık olur. /

Zekeriya Erdim

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2024 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN