Arama

Prof. Dr. Sefa Saygılı
Eylül 16, 2022
Değeri yıllar geçtikçe daha iyi anlaşılan düşünce zirvesi: Cemil Meriç

İBB Arnavutköy'de açtığı kütüphaneye ünlü fikir adamımız Cemil Meriç'in adını vermiş. Bu karar çok isabetlidir. Çünkü zaman bu büyük insanının daha iyi anlaşılmasını sağlıyor.

Hemşerimiz olan ve daha yenilerde Hatay'ın Reyhanlı ilçesindeki doğduğu evi ziyaret ettik. Eski bir Osmanlı konağı olan bu ev onun kitapları ve hatıralarıyla doluydu. Üstad Cemil Meriç'e gelince:

Önce Türkçüydü, sonra ateist ve Marksist. Bütün batıyı inceledi, sonunda irfan çiçeğinin doğuda ve özellikle kendi topraklarında, kendi geçmişinde olduğunu gördü. O hayatı boyunca hakikat peşinde koştu.

Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde dünyaya geldi. Hatay, 1921 yılından 1938'e kadar Türkiye sınırları dışında ve Fransızların hâkimiyetindeydi.

Görsel açıklaması: Cemil Meriç. Şair-Yazar-Filozof. Mehmet Tekin. Kendi Yayını, 1991. Antakya.

İlkokula Reyhanlı'da başladı. Hem sokakta, hem okulda yalnız ve yabancıydı. Gözlük takmakta, oradaki çocuklardan farklı konuşmakta, bundan dolayı sıkıntı duymaktaydı. Acılı çocukluk yıllarını şöyle anlatıyordu:

"Yalnız yaşadı, bir cüzzamlı gibi. Oynamadı, çocuk olmadı, içine ve kitaplara kapandı. Sonra lise yılları... Yine yalnız, yine yabancı. Açlık: midenin, etin ve ruhun açlığı. Hayalindeki dünyalar birer birer yıkıldı... İmandan şüpheye, şüpheden inkâra, inkârdan maddeciliğe geçişi: Büchner, Ebul alâ, Hayyam. Ama şuurundaki devrim onu çevresinden bir kat daha koparıyordu. Küstah, tedirgin ve yalnız."

"12 Aralıkta doğan çocuk itilmiş kakılmış, düşman bir dünyada dostsuz büyümüş. Daima başka, daima yabancı... Hasta bir düşman çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum. Yani düşünceye ve edebiyata hür bir tercih sonunda yönelmiyorum. Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım."

"Ben yalnızım. Babam hep çatık kaşlı, annem hep mızmız. Kasabanın çocukları hep korkunç. Bol bol dayak yiyor, hep hakarete uğruyorum. Şikâyet edeceğim kimse yok. Mektep bahçesinde çocuklar oynuyor. Ben yine yalnızım ve yabancıyım. Dilim başka ve gözlüklerim var... Kendimden utanıyorum."

Yalnız çatık kaşlı babasının başka ailelerde bulunmayan bir davranışı vardır. O her akşam aileyi toplayıp kitap okumaktadır. Ablası psikoloji ve pedagoji kitaplarıyla ilgilenmektedir, amcası Hamid Bey çok kitaba sahiptir. Bunlar hep Cemil'in merakını kamçılamaktadır.

Zeki bir çocuk olan Cemil, M. Emin Yurdakul'dan, Ahmet Mithat Efendi'den, Refik Halit'ten okumaya, şiir yazmaya başlar.

İlkokulu bitirip Antakya Sultanisine kayıt olduğu yıl (1928), onun için şanslı bir yıldır. Vahdet, Doğruyol, Yeni Mecmua gibi Türkçü dergileri takip etmekte, yayınları okuma fırsatı bulmaktadır. Kitaplar onun dünyaya kapalı olan ruh dünyasının pencereleri, acımasız dış dünyaya karşı savunma araçları ise okul başarılarıdır. Sınıfta kompozisyon birincisi olur. Larousse'u âdeta ezberlemiştir. Bu yıllar, Türkçülüğü savunur.

Son sınıfta haftada 20 saat okuduğu felsefe dersi dünyaya bakışını değiştirmiştir. Arkadaşları arasında adı filozoftur. Yine yalnız, yine eziktir. Bu yılda okuduğu materyalist kitaplar, Marx, Engels, Freud ona ateist fikir ve inancı tanıtır. İçindeki fırtınaların dineceğini zanneder. Ama o dünya da bilinmezlerle doludur. Sorularının tümüne cevap bulmaktan ümidini keser. O günkü ruh halini, "On dokuzunda putperesttir insan. Kozasını yırtmak ister." diye tanımlar. Genel kültürü ve Fransızcası çok kuvvetlidir.

Öğretmenlik yılları

Liseden sonra öğretmenliğe başlar. Ancak o mimli bir komünisttir artık. Hatay Devleti'ni yıkmaya teşebbüs suçundan yargılanır. Mahkemede Marksist olduğunu ve bunu kitaplardan öğrendiğini, ama uygulamasını görmediğini söyler. 2 ay yattıktan sonra beraat ederse de bütün tanıdıkları onunla selâmı keserler. Artık ezilmiş, kalbi kırılmış, sığınaksız, güvensiz Cemil olmuştur. Hâlbuki o bunalımlar içindedir ve Marksizm onun için bir silâh değil, bir kaçıştır. Çevresinde onu duyacak, ona hitap edecek ortam bulamamaktadır.

Cemil Meriç bu yıllarını, "Gençliğim Allahsız bir çölde akıp giden başıboş bir ırmaktır. Âdeta oradan ayrıldıktan sonra yaşamağa başladım." şeklinde izah eder.

Görsel açıklaması: Doğu ve Batı Karşısında Cemil Meriç. Ahmet Turan Alkan. Akçağ Yayınları, 1993.

23 Temmuz 1939'da Hatay anavatana katılır. Cemil bey İstanbul'a gider. Yorgun ve küskündür. Gözleri zayıftır, kalın gözlükler takmaktadır. Kendini anlamak istemeyen dünyaya kavgaya gitmektedir. Uzun yıllar sürecek çileli bir hayatın başlangıcı olan bu gidiş, bir bakıma pervanenin ışığa, ateşe atılmasından farksızdır. Bu yol ayrımı için şöyle diyordu:

"Ya Reyhanlı kahvelerinde ömür çürüten, vaktiyle lisede okuyan ve çalışan, fakat istidadı olmadığı için vazgeçen basit, adi bir genç veya gözlerini, hayatını hakikat uğruna feda ederek nesl-i âti destanlarına bir zafer ve fedakârlık numunesi olacak hakiki bir insan!..."

Tercihini ikinci insan tipi lehine yapacak ve hayatını hakikat uğruna feda edecektir.

Bir başka trajedisi gözlerini kaybetmesidir. Zaten küçük yaşlardan beri ileri derecede miyoptur. 1943'te askerlik vazifesini bu yüzden ifa edemez. Nihayet 1954'de gözü görmez olur. Necip Fazıl'ın deyimiyle dış gözü kapanır, ancak kalp gözü açılır.

Hakikati buluyor

"Bugün bütün nass'ların peçesini sıyırmış, bütün hakikatleri tenkid süzgeçinden geçirmiş, hakikatten başka yaşayış sebebi kalmamış bir insanım." dediği yıllarda bir Konya yolculuğu Cemil Meriç'e başka bir dünyanın varlığını duyurur:

"Konya yolculuklarımda ilk defa olarak başkası ile temas ettim. Başkası, yani kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli 'Sen bizden değilsin.' dedi. 'Sen bizden değilsin!...' Evet, ben onlardan değildim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi. Tanzimattan bu yana Türk aydınının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak... Bu lânet çemberinden nasıl kurtulacağız? Gerçeği görmek hatayı sonuna kadar yaşamakla mümkün. Yığın Avrupalılaşırken, aydınlar Türkleşmeli. Ve çalışmağa başladım. Spinoza kırkdört yaşında ölmüş, Nietzche kırkdört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırkdört yaşından sonra buldum."

Artık o, "Osmanlıyım ben, yani Türkçe konuşan Müslüman." şeklinde kendini tarif ediyordu.

Cemil Meriç'ten düşünceler

"Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla... Ben kalemle doğmuşum. İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım. Kelimelerle munisleştirmek istedim düşman bir dünyayı. Şiirle başladım edebiyata (Cıvıldıyan bir kuş kadar rahatım yazarken). Kulaklarımda bir ses uğulduyordu, etrafımdakilerin duymadığı bir ses. Ve defterler kendiliğinden doluyordu. Sonra ilmin, ilhamı dizginleyen sert disiplini... Hisden ve hissiden utanış. Nazımdan nesre, öznelden nesnelere atlayış."

"Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin, idrâkimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü. Sanat düşüncenin, düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat, mukaddeslerin mukaddesi... Hakikat ve sevgi."

"Fikir hayatımız: Korkunç maskelerle raksa çıktığı bir karnaval balosu... Ve aydınlarımız, o meçhul heyulalar için ehramlara taş taşıyan birer köle."

"Kalem sahiplerine düşen bir vazife: Telaş etmemek, öfkelenmemek, kin kışkırtıcısı olmamak. Halkı okumaya, düşünmeye, sevmeye alıştırmak. Bir kılıcın kazandığı zaferi, başka bir kılıç yok edebilir. Kalemle yapılan fetihler tarihe mal olur, tarihe, yani ebediyete."

"Avrupa, İslâm dünyasını tanımaz. Tanımaz, çünkü İslâm'ı tanımak kendi kendini inkârdır. Keşişlerin afyonladığı insan sürüleri İslâm medeniyetini yok etmek için canlarını tehlikeye atarken, Avrupa'nın İslamiyet'e anlayışlı davranmasını bekleyebilir miydi?

Kaldı ki putperest Avrupa, İslâmiyet kelimesini telaffuz etmekten büyük bir titizlikle kaçar. İslâm yok, Muhammediler vardı."

"Batının sığ ve yalınkat maddeciliğinde kapanmayacak gedikler açan bu coşkun, bu serazat tarihçiler, büyük hakikate, yani İslâm'a kapalıdırlar. Hıristiyan dünya, ilahi tebliğin bu son ve ekmel tecellisi karşısında sonuna kadar kör ve sağırdır."

"O cihanşümul dinin izahı, yorumu ve yayılması, için binlerce düşünce ve duygu adamı ömrünü harcamıştı. Bütün bir içtimaî nizamın temeliydi İslâmiyet. Sosyal bir sınıfın veya kavmin değil, ümmetin inançlarını dile getiriyordu. Ayıran değil, birleştirendi. İnananlar kardeştiler. İnananlar, yani insanların hepsi. Tek Allah, tek kitap, tek hakikat, tek halife, tek dünya. Yunus'un mısralarını kanatlandıran imanla, Mesnevi'deki pırıltılar aynı nurdan. İslâmiyet Süleymaniye'de kubbe, Itri'de nağme, Bâki'de şiir."

"Bütün Kur'anları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız: Osmanlı, yâni İslâm. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın.

Avrupa, maddeciliğine rağmen Hristiyan'dır, sağcısıyla solcusuyla Hıristiyan. Hıristiyan için tek düşman biziz: Haçlı ordularını bozgundan bozguna uğratan korkunç ve esrarlı kuvvet."

Prof. Dr. Sefa Saygılı

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN