Yediklerimiz “helal” ve “tayyib” olsa da günaha girer miyiz?
İki aya yakın bir süredir tüketim ahlâkı, helâl üretim, temiz toprak vb. konularla ele aldığımız ve hem müslüman bireyleri hem de toplumları yakından ilgilendiren "helâl ve temiz gıda" meselesini, bu kez tüketimi esas alarak incelemeye başlamak niyetindeyiz.
Bilinen bir gerçektir ki İslâm, "helâl" yani dinin izin verdiği; ve "tayyib" yani sağlıklı, temiz ve aynı zamanda helâl kazançla elde edilmiş gıdalarla beslenmeyi emreder. Buna dair ayet ve hadisler müslüman için değişmez esaslardır. Ancak müslüman, beslendiği gıdaların helâl ve tayyib olmasına dikkat etmekle beraber yiyip-içerken de bazı hususlara riayet etmek mecburiyetindedir. Bu hususlar öylesine önemli ve değerlidir ki -bunlara dikkat edilmezse- yiyip içtikleri helâl ve tayyib özelliğine sahip olsa bile bu beslenmesi, kendisi için "günah" sayılacak bir işleme dönüşecektir. Dinin temel kaynaklarında her birinin gerekçelerini bulabileceğimiz bu hususları dört madde başlığı halinde ele alabiliriz: İsraf (Savurganlık). Sağlığa zarar verecek ölçüde aşırı tüketim (Haddi aşmak). Kul hakkına girmek (Kişilik haklarını zayi etmek). Nimete karşı nankörlük (Şükrü terk etmek).
İsraf: Yediklerimiz "helal" ve "tayyib" olsa da günaha girmemizin sebebi…
Arapça bir kelime olan israf, esasen sadece yeme-içme değil, her alanda düşünülebilecek "aşırılık" için karşılık bulan bir kavramdır. Ancak nedense dilimize daha ziyade "savurganlık" anlamıyla yerleşmiştir. Fakat onun, "tutumlu/tasarruflu" olmanın karşıtı olan "savurganlık"tan daha kapsamlı olan bir kelime olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki, "Mescidlere/camilere giderken güzel elbiseler giyilmesinden" ve yine "yeme-içmeden" bahsedilen bir ayette, "israftan uzak durulmasının emredilmesi", israfın, beslenme yanında giyim-kuşam da dahil olmak üzere, hayatın pek çok alanında var olabileceğini düşünmeye sevk etmiştir. Ama israf kavramının, daha ziyade yeme-içme alanında bir tanınmışlığa sahip olduğunu söyleyebiliriz.
İnsanoğlu dünya hayatında varlığını devam ettirebilmesi için beslenmeye muhtaç bir varlıktır. Bu ihtiyacını karşılaması için Allah Teâlâ ona çeşitli yiyecek ve içecekler bahşetmiş, bunlardan istifade edilmesini emretmiş ama esnada israfa düşülmesini yasaklamıştır. Yasağın önemi ise son cümleyle ortaya konulmuştur: "Şüpheniz olmasın ki, Allah israf edenleri sevmez." (A'râf, 31).
Yüce Yaradan'ın emri gayet açık ve net bir biçimde önümüzde durmaktadır. Bu emir, tıpkı gıybet, yalan, iftira vs. günahlardan kaçınmak gibi tartışılmaz bir şekilde açık ve net iken yaşadığımız çağda İslam ülkeleri coğrafyasında israfın bu denli bir "umursamazlıkla" yaşanıyor olması, son derece üzücü bir tablo olarak duruyor karşımızda…
Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere gibi müminler için mukaddes makamları ve hatıraları bağrında taşıyan bu şerefli beldeler de dahil olmak üzere diyebiliriz ki İslam ülkeleri içinde, insanların hâne halkı olarak yiyip-içerken israf etmedikleri; seyahatleri esnasında kaldıkları otellerde, yediğinden daha fazla kısmının çöpe gitmesine sebep olmadıkları bir şehir ismi zikretmemiz neredeyse imkansızdır. Özellikle Allah'ın israfı yasakladığı ayetlerin ilahi emir olarak geldiği ve tebliğ edildiği bu mübarek topraklarda, ayetlerin hükmünün yaşanmayışı son derece mânidar bir hakikattir.
Kendi ülkemize bakacak olduğumuzda da durum farklı değildir maalesef… 3 Haziran 2026 tarihli gazete haberlerinde, "hânelerde %39.7 ile en çok, taze sebze-meyve israf edildiğini; ardından %32.5 ile ekmek israfının gedildiğini" görmekteyiz. Hâne halkı olarak her üç dilimden birini israf ettiğimizin resmi olan gerçeğin, hanelerimize bir "bereketsizlik" olarak döneceğini, böylece ne kadar kazanırsak kazanalım, kazancımızın bize yetmeyeceğini göz ardı etmemek gerek… Zira israf günahını önemsemeyişimiz, en başta Allah'ın sevgisinden mahrumiyete yol açmaktadır. Allah Teâlâ'nın sevgisine, hoşnutluğuna, ihsanına mazhar olmaktan mahrumiyet ise en acı kayıp ve en büyük bereketsizliktir.
Bilindiği üzere, bir süreden beridir ülkemizde "Sıfır Atık Projesi" kapsamında başka ciddi adımlar atılmış ve özellikle kamuda hatırı sayılır düzeyde tasarruf gerçekleşmiştir. Ancak elde edilen oranlar, israf sebebiyle kayıplarımızla kıyaslandığında devede kulak mesabesinde kalmaktadır. Anlaşılan odur ki devlet, iktidar ve yerel yönetimler ne kadar gayret ederse etsin ne kadar çaba gösterirse göstersin, israftan kaçınmak, israfı terk etmek ve israfı bitirmek ancak fertlerin bireysel eğitimleriyle mümkün olabilecektir. Diyebiliriz ki ancak ailede verilecek/alınacak eğitim sayesinde bu konuda bir şuur/bilinç oluşabilecektir. Zira eğitimciler, karakterin 2/3'ünün çocuğun ailesiyle birlikte geçirdiği 2-6 yaşları arasında oluştuğunda hemfikirdirler. Karakter, insanın kişiliğinin ahlakî yönünü oluşturur ve ahlâk, verilecek terbiye ile iyi ya da kötü yönde şekillenir. Dilerseniz, konuya gelecek yazımızda devam edelim ve kişide israf etmeme şuurunun/bilincinin oluşmasında hangi faktörlerin rol oynayabileceğini ele alalım inşallah…
Sağlıcakla kalınız.
Mehmet Emin Ay
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.