Arama

” Hz. Muhammed’in en büyük mucizesi: Kur’an-ı Kerim…

“Son Elçi” Hz. Muhammed’in en büyük mucizesi: Kur’an-ı Kerim…

Bu yazı, son günlerde yaşanan "Kur'an-ı Kerim'e saygısızlık" olayları üzerine, Müslümanlar olarak, "Rabbimizin sözleri", "Peygamberimizin emaneti" olan Mukaddes Kitabımızın değeri, önemi ve görevlerimiz hakkında hatırlama ve hatırlatma amacıyla kaleme alınmıştır.

Peygamberler, Allah Teâla tarafından insanlara gönderilen şanlı elçilerdir. Bu kutlu Risalet Zinciri'nin son halkası ise ümmeti olmakla şerefyâb olduğumuz Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed'dir…

Her bir peygamber, içinde yaşadığı toplumun gündeminde var olan neyse onun hükmünü ortadan kaldıracak, insanlar üzerindeki etkisini silecek "mucize" ile gönderilir. Mucize, Allah'ın, elçisine verdiği desteğin tâ kendisidir… Dolayısıyla, sözgelimi sihrin revaçta olduğu Mısır'da, Allah'ın emirlerini tebliğ göreviyle gönderilen Hz. Musa'ya ihsan edilecek mucize, toplumda önemli bir statüye sahip olan sihirbazların sihirlerini yok edecek, insanlar üzerindeki etkisini silecek, tüm sihirbazları ve insanları "aciz bırakacak" bir mucize olmalıydı. Nitekim Allah Teâlâ, Hz. Musa'ya yıllarca elinde taşıdığı sıradan bir bastonu mucize olarak vermiş ve "Asây-ı Mûsâ" olarak şöhret bulan bu baston, sihirbazların tüm sihirlerini yutarak yok etmişti… Hz. Musa'ya ilk iman edenlerin sihirbazlar olması ise dikkat çekiciydi: Çünkü onlar bunun bir sihir olmadığını ilk olarak fark edenlerdi!..

Hz. Musa'nın elindeki bu baston onunla birlikte vardı. Mucizeler meydana getirmesi ancak Hz. Musa'nın elinden çıkmasıyla mümkündü. Ne zaman ki, Hz. Musa (as) ruhunu teslim ederek ahirete irtihal ettiyse mucizeler meydana getiren o baston sadece bir kuru dal parçasından ibaret olarak kaldı. Zira Hz. Musa var ise baston mucizeydi; onun yokluğunda ise sadece bir baston!..

"Hâtemü'l-Enbiyâ" vasfına sahip "" olarak tüm insanlığa gönderilen Peygamberimiz de diğer peygamberler gibi mucizelerle desteklenecekti elbette… Gönderildiği Arap yarımadası, şiirin ve sözün gücünün zirvede olduğu, rağbet gördüğü insanların yaşadığı topraklardı… Kur'an işte bu ortama ve bu insanlara "mucize" vasfına sahip bir söz gücüyle gönderiliyordu. Bu kez şairler, onun sözlerini daha ilk duydukları anda "Hâşâ! Bu bir insan sözü olamaz" diyerek iman ediyorlardı.

Ancak diğer peygamberler ile "Son Elçi" Hz. Muhammed (sav) arasında önemli bir fark söz konusuydu… Önceki peygamberlerin mucizeleri kendileri var ise vardı; Peygamberimizin mucizesi Kur'an ise O, ahirete irtihal etse bile "Allah'ın koruması ile hep korunacaktı"… Zira onu insanlığa getiren Son Peygamberdi. Muhtevası ise Allah'tan bütün insanlığa gelen son ve fakat hükmü kıyamete kadar baki olacak mesajlardı… Kur'an-ı Kerim'in diğer mukaddes kitaplardan ve peygamberlere verilen mucizelerden en önemli farkı işte buydu…

İLK EMRİ "OKU" OLAN KUR'AN…

Son Elçi'ye, Allah Teâlâ tarafından indirilen ilk ayetlerin, ilmin değişmez unsurları olan "okuma" ve "yazma"dan bahsetmesi, İslâm dininde, ilme ve ilmî çalışmalara verilen değerin dikkat çekici bir örneğidir. İslâm'ın getirdiği prensiplerin ilme ve âlimlere verdiği değer sayesinde, kısa zamanda okuma ve yazma faaliyetinin yanı sıra, eğitim müesseseleri de teşekkül etmiştir. Peygamberimizin (sav) hayatta olduğu Asr-ı Saadet'ten günümüze dek, tüm İslâm dünyasında ilmî faaliyetlerin temelinde, bu mukaddes kitabın yer alması, Kur'ân öğretimi konusuna ayrı bir ehemmiyet kazandırmıştır.

"Şüphe yok ki, onu biz indirdik ve biz koruyacağız" (Hicr, 9) ayetiyle ifade buyrulduğu üzere, sonsuza dek Allah Teâlâ'nın korumasına mazhar olan Kur'ân-ı Kerim, zaman içinde farklı kültürlere sahip muhtelif İslâm ülkelerindeki eğitim programlarının ilk dersini oluşturmuştur. Yüzyıllarca İslâm'a hizmet ederek, onun mukaddes emanetlerinin muhafızı olan ecdadımız da, tarih içinde, Kur'ân-ı Kerim'e gösterilmesi gereken hürmet ve itibarın en güzel örneklerini vermişlerdir.

Günümüzde Kur'ân öğretimi konusunda gerçekleşen tüm olumlu gelişmelere rağmen, biz Müslümanların, Kur'ân-ı Kerim'i okuma ve anlama konusunda yeterince mesafe kat edebilmiş olduğumuzu söylemek maalesef mümkün değildir. Müslüman bir birey olarak genellikle Ramazan ayında hatim okumak suretiyle kurduğumuz bağ dışında neredeyse tüm yıl boyunca Kur'an'la beraberlikten bahsedemeyişimiz bir yana onu "okuma" biçimimiz üzerinde de birçok probleme sahip olduğumuz söylenebilir. Dolayısıyla problemi çözmek adına öncelikle şu soruya cevap aramalıyız: "Biz Müslümanlar, bizden istenen anlayış ve kavrayışa ulaşabilmek için, Kur'ân-ı Kerim'i Nasıl Okumalıyız?"

Bu sorunun cevabını bulmak için önce Kur'ân-ı Kerim'e sonra da onu bize aktaran tavsiyelerine müracaat etmek gerek… Önce bir nebze mukaddes kitabımızı ve özelliklerini tanıyalım.

KUR'ÂN-I KERİM'İN ÖZELLİKLERİ

Kelime anlamı itibariyle, "okumak ve okunan şey" manasındaki Kur'ân, özel isim olarak, semâvî kitapların sonuncusu olarak "Son Elçi" Hz. Muhammed'e (sav) indirilen mukaddes metnin adıdır.

Kur'ân-ı Kerim'in, bizatihi ayetlerde geçen diğer isimleri ise şöyledir: Kitâb, Furkan, Zikr, Rûh, Şifâ, Nûr, Mecîd, Kelâmullah, Hablullah, Kerîm, Mübîn, Mübârek, Rahmet. "Mushaf" ise Kur'ân-ı Kerim'in harflerle yazıya dökülmüş, iki kapak arasında bulunan kitap şekline verilen isimdir.

Böylesine farklı isimlerle değeri yüceltilen bu mukaddes kitabın Allah katındaki kıymetinden de kısaca bahsetmeliyiz. Bir ayette şöyle buyrulur:

"Ey insanlar! Andolsun ki, (bu Kur'ân) Rabbinizden size bir öğüt, gönüllerinizdeki sıkıntılara da bir şifadır; ve o aynı zamanda müminler için bir hidayet rehberi ve bir rahmettir." (Yûnus, 57)

Kur'ân-ı Kerim böylesine değerli, böylesine bir şifa ve rahmet, öğüt ve hidayet vesilesi iken, nasıl oluyor da bazı insanlar onun şifasından, rahmetinden istifade ediyor, bazıları ise rahatsızlık duyabiliyor? Önce konuya işaret eden bir ayete kulak verelim isterseniz…

"Biz Kur'ân'dan, müminler için bir şifa ve rahmet kaynağı olacak ayetler indiriyoruz. Bununla beraber bu Kur'ân, zalimlerin ancak hüsranını artırmaktadır." (İsrâ, 82)

Kanaatimizce ayeti anlamamıza en çok yardımcı olacak izahlardan biri Hz. Mevlânâ'ya aittir. Şu anlamlı misali vererek konuyla ilgili şunları söyler, Hak Aşığı Hz. Mevlânâ:

"Nisan yağmurları yağdığında, ağzını açarak tek bir yağmur damlasını yakalayan bir balık (istridye), o damlayı alarak suyun derinliklerine iner. Bir süre sonra o bir damlacık yağmur, balığın karnında bir inci tanesine dönüşür. Aynı yağmur damlasını, yılan da ağzını açarak bekler ve bir damla sudan o da istifade eder. Lâkin, o bir damla su, bir müddet sonra yılanın ağzında en kuvvetli zehirlerden birine dönüşür. Yağan yağmur aynı yağmurdur; fakat netice itibariyle o, birinde inci, diğerinde ise zehir olur. İşte Allah'ın ayetleri de böyledir. Onlar sadece ve sadece rahmettir. Ancak müminlere şifa olan bu ayetler, zalimler için bir sıkıntıdır, bir hüsrandır…"

Sonra nasihatlerine şöyle devam eder Hz. Mevlânâ:

"Ey insan! Kur'ân'dan bir şey anlamıyorsan suç onda değil sendedir. Çünkü gülistana girip de gül kokusunu duyamayan insan, hatayı gülistanda değil gönlünde ve burnunda arasın!.."

Bir kitap ki; Allah'ın, beşere son kelâmı,
En büyük mûcizesi ve en büyük selâmı.
Bir kitap ki; ne dengi, ne benzeri, ne eşi;
İnsanlık âleminin, batmayan tek güneşi.

Bir kitap ki; Nebî'nin, en büyük emâneti,
Ne bir hükmü değişir, ne harfi, ne âyeti.
Bir kitap ki; vicdânın, adâletin tek sesi,
Ahlâk depremlerinin, sarsılmaz güvencesi.

(Cengiz Numanoğlu)

Sözlerimize gelecek yazımızda devam edeceğimizi ifade ederek son olarak diyelim ki: Kur'an'la kalınız efendim!..

Prof. Dr. Mehmet Emin Ay

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN