Arama

İsmail Güleç
Aralık 11, 2022
Herkesin her şeyi bilmesi mümkün mü?

İlginç bir dönemde yaşıyoruz. Eskiden sadece siyaset, din ve futbol konusunda herkes ahkam keserdi. Ama şimdi öyle mi? Sokakta karşınıza çıkan bir abiye veya ablaya sorsanız size Rusya-Ukrayna savaşının ne şekilde sonuçlanacağını, İstanbul depreminin ne zaman biteceğini, ekolojik dengeyi bozan faktörleri, Türkiye'nin ve dünyanın temel sorunları ve çözüm yollarını bir çırpıda anlatıveririr size. Verdiğimiz eğitim o kadar güçlü ki sıradan bir vatandaş, göç olaylarını sosyologlardan, güvenlik meselesini polis ve askerden, sağlık sorunlarını doktorlardan, ekonomik sorunları ekonomistlerden, turizmi turizmcilerden, üniversiteyi üniversite idarecilerinden, yemek pişirmesini de şeflerdan daha iyi bilir. Bilmesi gereken mesleğine dair inceliklerden bîhaber olması hiç önemli değildir. Dünya kadar şeyi bilmesi ona yeter.

ÇOCUĞUN ELİNE USTURA VERİLMEZ

Oysa eskiden böyle miydi? Çok eskilere gidelim. İlim kadim medeniyetlerde her önüne gelene verilmezdi. Onu hak etmek gerekiyordu. Bu da zorlu bir sınav ve eğitim demekti.

Mısır'da rahipler dışında kimseye okuma-yazma öğretilmez, mabedin içine sokulmazdı. Dönemin ilmi olan sihir ve büyüyü öğrenmek için büyük sınavlardan geçilmesi gerekiyordu. Aldıkları uzun eğitim süresince rahip adayları, zekasının yanı sıra ahlak ve karakter olarak da sınanıyordu. Ancak bu sınavları geçenler rahiplerin bilmesi gereken ilmi öğrenebiliyordu.

Yahudilik de bundan farklı değildi. Kutsal Mabet'de Ahit Sandığı'nın muhafaza edildiği odaya sadece ve sadece üst düzey hahamlar girebiliyordu. Tomarlara dokunabilmek, eline alıp okumak herkesin yapabileceği bir şey değildi. Kutsal Mabed'in temsilcisi olan sinagoglarda da durum farklı değil. Orada da ancak hahamlar girebilir. Kral da olsa haham olmayanların içeri girmesine izin verilmezdi.

Hristiyanlıkta da durum pek farklı değildi. Uzun asırlar boyunca din kitaplarının Latince dışında bir dilde yazılmasına izin verilmemesi, kilisenin erbabı olmayanların bu işlerle ilgilenmesini engellemek içindi. Önce ciddi bir eğitim almalı, kutsal metinleri anlayabilecek ve ondan anlam süzebilecek yöntemi öğrenecek noktaya gelmeli idi. Ondan sonra bilgi kendisine emanet edilebilirdi. Protestanların yaptığı en büyük değişiklik kutsal kitap ve dini metinleri Latince dışındaki dillere de aktarmak oldu. Bunun sonucu da dini bilgi yayıldı ve birbirinden farklı Hristiyan tarikat ve mezheplerinin ortaya çıktı.

Galiba bizde de benzer bir durum var. "Kur'an'ı herkes okuyup anlar" denile denile herkes alim oldu ve kendi kafasına göre Kur'an'ı yorumlamaya başladı. Bizde de Hristiyan dünyasındakine benzer bir parçalanma ve dağılma görülmeye başlandı. Maşallah her okuma yazma bilen, eline Kuran'ı alıp okuyor ve gerektiği durumlarda fetva verebiliyor. Oysa bu iş o kadar kolay ve ucuz değil.

Ecdat, bu durumun tehlikeli olduğunu bildiği için belli bir eğitimden geçmeyen kimseye din üzerine konuşma yetkisi vermemiş. Bireysel inanmak başka, inancını bir otorite gibi dayatmak, savunmak ve anlatmak başka bir şey çünkü. Sıradan insanın bilmesi gerekenleri derlemiş, toplamış ve bir hap gibi sunmuş. Sen bu aklında bu kadarını bil ve uygula sana yeter, demiş. Çünkü;

İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez
Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez
(Ziya Paşa)

Bu konuda bizim ulemamızın tavrı da net. Son devrin büyük alimlerinden ve devlet adamlarından Ahmet Cevdet Paşa, İbn Haldun'un meşhur Mukaddime'sini tercüme eder. Birileri, İbn Haldun'un Mukaddimesi'nin önemli bir eser oldğunu ve halka okutulması teklifine II. Mahmud'un verdiği cevap önemlidir: "Çocuğun eline ustura verilmez."

Ben din üzerinden bir örnek verdim ama örnekler sadece din ile sınırlı değil. İnternet üzerinden yaptığı bir araştırma ile çocuğunun veya kocasının hastalığını tedavi eden Google mollaları da var. Doktora akıl veren hastalar, avukata işini öğreten müvekkiller, öğretmene dersi nasıl anlatması gerektiğini tarif eden veliler de var. Hatta üniversitede, kırkı yıllık hocaya derste neyi öğretmesi gerektiğini söyleyen birinci sınıf öğrencisini bile gördüm.

Bu pervasızlık, hadsizlik ve küstahlık nereden geliyor? Uzun zamandan beri bu soruyu soruyorum kendime. Acaba diyorum, benim de haddimi aştığım, bilmediğim konularda ahkâm kestiğim oluyor mu diye dönüp dönüp yazdıklarıma bakıyorum.

Sadece bilme nokta noktasında değil cüretkarlığımz. Altından kalkıp kalkamayacağımızı düşünmeden her göreve talip oluyoruz. Görmediğimiz bilmediğimiz bir üniversitenin rektörü olmak için başvuruyoruz mesela. Veya nüfus idaresinde çalışırken bir fakülteye sekreter olmak isteyebiliyoruz. Ve daha binlerce örnek….

Yunusumuz diyor ya;

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır

İlm okumakdan garaz
Kend'özünü bilmektir
Kend'özünü bilmezsen
Bir hayvandan betersin

Galiba biz, her şeyi öğreniyoruz ama kendimizi öğrenemiyoruz. Mevlam kendini bilenlerden olmayı nasip etsin. Amin.

İsmail Güleç

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2024 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN