Fatma Bayram
7.01.2026
Fatma Bayram
Kul Hakkına En Büyük Saldırı – 5: Cinayet
Tüm Yazıları

Kul Hakkına En Büyük Saldırı – 5: Cinayet

Tekrar tekrar değindiğimiz üzere yaşama hakkı, İslam'ın kutsal saydığı bir haktır. Allah katında en değerli varlık olan insanın hayatına kastetmek en büyük günahlar arasında sayılmış ve Kur'an'da şiddetli ifadelerle yasaklanmıştır. (Nisa 4/92-93) Bir kişiyi öldürmekle bütün insanlığı öldürmek bir tutulmuş; bir hayat kurtarmak da bütün insanlığı kurtarmak gibi görülmüştür. (Maide 5/32) Hz. Peygamber'in şu sözü, cinayet işlemenin Allah nazarındaki yerini göstermesi için kâfidir: "Allah katında dünyanın yok olması, bir Müslüman'ın öldürülmesinden daha hafiftir." (Tirmizî, Diyât, 7; Nesâî, Muhârebe, 2)

Yeryüzünde işlenen ilk cinayet, Âdem (a.s.)'ın oğlu Kabil'in kıskançlık sebebiyle kardeşi Habil'i öldürmesi olayıdır. Rabbimiz Maide suresi 27-31. ayetleri arasında bu hadiseyi anlattıktan sonra onun ne kadar büyük bir insanlık suçu olduğunu da devamındaki ayet-i kerimede şöyle belirtir: "Bu yüzdendir ki İsrailoğulları'na şöyle yazdık: Kim bir cana kıymamış ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir insanı öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de bir insanı yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur." (Maide 5/32)

Sebepsiz yere insan öldürmek pür kötülüktür. Vicdanı susmuş, psikolojisi sapmış, akli melekeleri yok olmuş, hayvandan daha aşağı şekilde dürtüsel davranan (hiçbir hayvan sebepsiz yere öldürmez) ve öldürmek için öldürenleri bir tarafa koyarsak katiller genellikle öldürme eylemlerini kendilerine göre bazı gerekçelerle açıklar. Doğu toplumlarında sıklıkla rastlanan töre ve namus cinayetleri de bu kapsamdadır. Oysa dinimize göre, öncelikle bir insanın hangi davranışın dinen suç olduğunu belirleme yetkisi yoktur; bu yetki sadece Allah'a aittir. Daha sonra, eğer bir davranış dinen suç ise zanlının o suçu işleyip işlemediğini fertlerin tespit etme ve kendilerince bir ceza belirleyip uygulama yetkileri yoktur. Bu yetki tamamen yasal makamlara aittir. Kişilerin birbirini çeşitli suçlarla itham edip kendilerince yargılamaları, sonra da uygun gördükleri cezayı vermeleri olsa olsa hukuku tanımamaktır, anarşidir. Tarihten günümüze binlerce insanın ölümüne sebep olan, aileleri perişan eden, insanların hayatını karartan kan davaları da aynıdır. Üstelik dinimiz cinayet suçunun hukuken kesinleştiği durumlarda bile affı tavsiye etmiş (Bakara 2/178), özellikle şüphe ve tereddüt bulunduğunda zanlının lehine hüküm verilmesini esas olarak kabul etmiştir. Peygamberimiz hâkimlere hitaben: "Elinizden geldiği kadar Müslümanlardan cezaları kaldırmaya çalışınız. Elinizde beraat etmesi için delil varsa maznunu serbest bırakınız. Çünkü hâkimin afta yanılması, cezalandırmada yanılmasından daha iyidir." (Tirmizî, Hudûd, 2) buyurarak en küçük şüphenin cezayı düşüreceği prensibini koymuştur.

Dinimize göre sadece Müslümanların değil, toplumda yaşayan gayrimüslimlerin de canlarının ve mallarının dokunulmazlığı vardır. Toplumsal barışın sağlanması için Müslüman toplumda yaşayan herkesin olduğu gibi gayrimüslimlerin —günümüzdeki ifadesiyle azınlıkların— da kendilerini güvende hissetmeleri gerekir. Peygamber Efendimiz, "Kim (Müslüman topraklarında yaşaması için kendisine güvence verilmiş) bir anlaşmalıyı öldürürse cennetin kokusunu alamaz. Hâlbuki onun kokusu kırk yıllık mesafeden bile duyulur." (Buhârî, Diyât, 30) buyurarak böyle bir cinayetin karşılığının, Müslüman'a karşı işlenen cinayetten farksız olduğunu vurgulamıştır.

Maalesef günümüzde o kadar basit sebeplerle cinayet işlenmektedir ki cinnet ve cinayet asrımıza damgasını vurmuştur. Halkının tamamına yakını Müslüman olan ülkemizde bile sudan sebeplerle cinayetler işlenebilmektedir. "Bir işin şüyuu vukuundan beterdir" prensibine de uyulmadan bu olaylar günler boyu televizyon ekranlarında ve sosyal medya mecralarında döndürülerek cinayetin normalleşmesine ve yaygınlığına katkıda bulunulmakta; kendisine yanlış yapıldığını düşünen herkes çeşitli düzeylerde şiddet göstermeye hakkı olduğunu düşünmektedir.

Bu bireysel saldırganlıklara ilaveten toplumsal sorunları çözmek için şiddete başvurmak da dinimizce tavsiye edilmez. Şiddet; bazen zalim yöneticiler tarafından bazen de zulme maruz kalanlar tarafından bir çözüm yolu gibi görünse de asla peygamberî bir yöntem değildir. Efendimiz toplumsal kargaşa çıkıp kimin kimi vurduğu belli olmayan fitne zamanlarında oturanın ayakta olandan, yürüyenin koşandan daha hayırlı olduğunu belirtmiş ve ilginçtir, Müslüman tarafından saldırıya uğrayan kişiye Âdem'in iki oğlundan daha hayırlı olan (Habil) gibi davranmasını tavsiye etmiştir. (Ebu Davud, IV, 75) Peygamber, İslam'ın yayılmasını şiddete dayalı yöntemlerle yapmaya kalkanlara asla onay vermemiş; tam tersine sabır ve teenni ile hareket etmeyi öğütlemiştir. Muhammed Hamidullah merhumun harika tespitiyle; düşmanlarıyla ilişkilerinde dahi savaş dışında bir yol mümkün olduğu sürece asla savaşa başvurmamış, —ülkeye saldırı gibi— savaştan başka bir yol kalmadığı zamanlarda da asla savaştan kaçmamıştır. Şahsı için kimseden intikam almamış, kimseyi kişisel nedenlerle dava etmemiş, Allah yolunda terk ettiği için Mekke'nin fethi günü hâlen sapasağlam ayakta olan evine gitmek yerine çadırda kalmak suretiyle konaklamıştır.

İslam; cinayeti yalnızca bir hukuk ihlali olarak değil, insanın fıtratına, vicdanına ve varlık hiyerarşisine karşı işlenmiş en ağır suç olarak görür. Peki, dünyaya masum bir günahsız olarak gelen insan hangi süreçlerden geçerek bu noktaya gelir? Bu süreci anlama çabamız cinayet suçunu hafifletmek için değil, dönüşümün dinamiklerini anlamaya çalışmak ve mümkün olduğu kadar önlemek amacına matuftur. İnsanı cinayet işlemeye kadar götüren süreçte yaşananları "ahlaki körleşme" olarak nitelemek mümkün. Cinayet işleyen kişilerin büyük kısmında, olay anında vicdan devre dışıdır. Bu, ani bir durumdan çok, zamanla gelişen bir süreçtir. Kişi önce merhamet duygusunu zayıflatarak yok eder, sonra da karşısındakini "insan" olarak değil; engel, tehdit, yük veya düşman olarak görmeye başlar. En sonunda da nesneye indirger. Gazâlî'nin diliyle söylersek burada kalbin paslanması söz konusudur. Günahın sürekliliği, zulmün sıradanlaşması ve hak ihlallerinin meşrulaştırılması, kalbi hakikate karşı sağır hâle getirir. Vicdan sustuğunda, akıl da kötülüğe gerekçe üretmeye başlar.

Bir başka cinayet nedeni kontrolsüz öfke ve dürtü bozukluklarıdır. Psikolojik açıdan bakıldığında cinayetlerin önemli bir kısmı anlık öfke patlamaları sırasında işlenir. Ancak burada sıklıkla dile getirilen "anlık" ifadesi yanıltıcıdır. Zira bu kişilerde genellikle uzun süreler boyunca karaktere işlenen duyguların aşırı boyutlarda yaşanması, engellenmeye karşı tahammülsüzlük ve küçükten büyüğe yaşanan olumsuzlukları benliğe karşı bir tehdit olarak algılama gibi bozukluklar vardır. Efendimiz'in "Asıl pehlivan öfke anında kendini tutabilendir." sözü, cinayetin psikolojik zeminine doğrudan temas eder.

Benliğin tehdit altında hissedilmesi durumu da özel bir bakışı hak eden ciddi bir kırılmadır. Birçok cinayet vakasında derinde yaralı bir benlik vardır. Bu kişiler; eleştiriye aşırı hassastır, aşağılanmayı ölümle eş değer görür ve kaybetmeyi varlık tehdidi gibi algılar. Bunlara neden olduğunu düşündükleri kişilerse onun gözünde artık bir can değil, "benliğine saldıran unsur" hâline gelir. Bu yüzden cinayet, çoğu zaman yaralı bir egonun şiddetli savunmasıdır.

Hastalıklı canilerin ortak özelliği olarak öne çıkan empati kuramama durumunda ise kişi artık karşısındakinin acısını tahayyül edemez; onu ailesi ve sevenleri olan bir insan ya da anne, baba, evlat olarak algılayamaz. O sadece bir nesnedir.

Modern dünyada en tehlikeli psikolojik zeminlerden biri, hayatın sıradanlaşması ve kutsallık algısının çökmesidir. Hayat kutsallığını yitirdiğinde, cinayet "aşırı ama mümkün" bir davranışa dönüşür. Sonuç olarak cinayet çoğu zaman bir anda işlenmez, uzun bir sürecin son noktasıdır. Bu nedenle bu büyük suçu besleyen, dünyaya günahsız gelen bir yavruyu ölüm saçan bir caniye dönüştüren süreçlerin farkında olup çocuklarımızın kişilik ve karakter yapılarının oluşum sürecini ihmal etmemeye toplum olarak dikkat kesilmemiz gerekmektedir.

Sonuç olarak cinayet, yalnızca bir insanın başka bir insanı öldürmesi değildir. Cinayet; insanın içindeki merhametin, vicdanın ve ilahi sınır bilincinin öldürülmesidir. İslam'ın cinayete karşı koyduğu sert ve mutlak yasak, insanı bu noktaya gelmeden durdurmayı hedefler. Çünkü bir insanı öldüren kişi, insanlığı öldürmüştür.

Fatma Bayram

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

YAZAR ARŞİVİ

Fatma Bayram

Fatma Bayram Diğer Yazıları