Eşref Altaş
19.02.2026
Eşref Altaş
Tanrı kanıtları ve dini ilimler
Tüm Yazıları

Tanrı kanıtları ve dini ilimler

Geçen yazımızda Urmevî'nin iki temel iddiasını ele almış ve üçüncü görüşüne ayrıca değineceğimizi belirtmiştik. Urmevî, ilk olarak inanmanın zorunlu olarak düşünmeye dayalı bir faaliyet olması gerektiğini savunmuş, ikinci olarak ise bu düşünmenin yöntemi olan mantığı bilmenin farz-ı kifaye olduğunu ileri sürmüştü. Urmevî'yi geleneğin genel seyrinden ayıran üçüncü ve asıl dikkat çekici önerisi ise dini bir ilim olan kelam ilminin konusunun, felsefî metafizik tarafından ispat edilebileceği yönündeki teklifidir.

Urmevî bu teklifini, metafizik ile kelamın konularını karşılaştırmalı biçimde ele aldığı müstakil bir risalesinde temellendirir. Ona göre metafiziğin konusu mutlak manada varlıktır. Allah'ın varlığı ise metafizik tarafından ispat edilen bir meseledir. Aslında bu iddia İbn Sînâ başta olmak üzere klasik metafizik geleneği benimseyen filozofların büyük ölçüde üzerinde uzlaştıkları bir kabuldür. Çünkü klasik felsefede metafizik mutlak manada varlığı konu alır. Varlık ise apaçık olduğu için ispat edilmeye ihtiyaç duymaz. Bu nedenle metafizik varlığın kısımlarını, türlerini ve hallerini inceler. Varlığın zorunlu ve mümkün, cevher ve araz gibi ayırımlarını gösterir. Cismin, zamanın, sayının, hareketin varlığını ispat eder vs. Bundan sonra fizik ve matematik gibi disiplinler metafiziğin ispat ettiği bu meseleleri kendilerine konu olarak seçerler.

Bu noktaya kadar Urmevî'nin yaklaşımı geleneksel felsefî çerçeveden ayrılmaz. Onun teklifinin sıra dışılığı kelam ilmine dair değerlendirmelerinde ortaya çıkar. Urmevî'ye göre kelam ilminin konusu mutlak manada varlık değildir, özel bir varlıktır, yani Allah Teâlâ'dır. Kelam ilmi Allah'ın varlığını ispat edilmiş bir konu olarak almalı, sadece O'nun sıfatları ve fiilleri hakkında inceleme yapmalıdır.

Ancak burada bir soru ortaya çıkar. Allah Teâlâ'nın varlığını hangi ilim ispat etmiştir ki kelam onu müsellem kabul etsin?

İlk bakışta şu cevap verilebilir: Kelam ilminin bizzat kendisi Allah'ın varlığını ispat eder, ardından da ispat ettiği Allah'ın sıfatlarını ve fiillerini inceler. Fakat Urmevî'ye göre bir ilmin hem kendi konusunu ispat etmesi hem de ispat ettiği konuya ilişen halleri incelemesi açık bir kısırdöngü doğurur.

Ancak bu durumda da şu soru akla gelir: Âlimlerin Allah'ı ispat etme çabaları kısır döngü doğuruyorsa klasik kelam âlimleri âlem, hudus ve imkân gibi kavramlardan hareketle Allah'ın varlığını ispat etmiyorlar mıydı? O halde onların bütün çabaları boşa mı düşmektedir?

Urmevî bu sorunun doğru olmadığını düşünür. Ona göre Müslüman âlimlerin bu tür delilerinin amacı Allah'ın varlığını ispat etmek değil, mahlukatın Allah'a dayandığını göstermektir. İkinci olarak da kelamî deliller, felsefi düşünceyle meşgul olmayan kimseler için bir kalp huzuru ve itminan sağlar. Bu bakımdan kelam ilmi gerçekte Allah'ın varlığını ispat etmeyi hedefleyen bir disiplin değildir. Urmevî'ye göre âlimlerin Allah hakkındaki ileri sürdükleri delillerin asıl amacı başkadır: Bu deliller Allah'ın zatından ziyade sıfatlarına ilişkindir. Âlimler evrendeki düzeni anlattıklarında Allah'ın ilmine, bu düzenin yaratılmış olduğunu vurguladıklarında Allah'ın kudretine, varlıktaki çeşitliliği öne çıkardıklarında ise O'nun iradesine dikkat çekmektedirler. Dolayısıyla kelami söylem Allah'ın varlığından çok O'nun sıfatlarının kemaline çağırmaktadır.

Bu noktada Urmevî'nin yaklaşımı Kur'an'daki birçok ayetle de uyumlu görünmektedir. Gerçekten de Kur'an'da çoğu zaman Allah'ın varlığı değil, O'nun kudretinin, ilminin ve iradesinin eşsizliği ve mükemmelliği vurgulanır. Göğe ve yere, deveye ve dağa bakmayı emreden ayetlerin amacı Allah'ın varlığını ispat etmek değildir. Ayetler O'nun fiillerindeki hikmeti ve sıfatlarındaki yüceliği tefekküre çağırmaktadır. Göklerin ve yerin yaratılması, dillerin ve renklerin farklılığı, gece ile gündüzün ardışıklığı, şimşek ve yağmur gibi doğadaki sayısız fenomen ve korku, ümit ve merhamet gibi insanın iç dünyasındaki duyguları… bütün bunlar hayatın ilahi bir anlam çerçevesinde yaratıldığını göstermek içindir. Bu açıdan bakıldığında bir mümin deliller ve ayetler üzerinde düşündüğünde aslında Allah'ın varlığını değil, sıfatları ve fiilleri hakkında düşünmüş olur. Nitekim Urmevî'ye göre kelamın asıl işlevi bu olmalıdır.

Ancak Urmevî'nin teklifinin tam bu noktasında yeni bir sorun ortaya çıkar. Allah'ın varlığı ispat edilmeden O'nun sıfatları ve fiilleri hakkında nasıl konuşulacaktır?

Burada birkaç cevap gündeme gelebilir. İlk olarak "zaten inanıyoruz" denilebilir. Fakat Urmevî'nin benimsediği bilgi anlayışında salt inanç teorik bir disiplin için yeterli bir başlangıç oluşturmaz. Nitekim İslam düşünce geleneğinde katı bir fideist tavrın kabul görmediği bilinmektedir. İkinci olarak Urmevî'nin Konevi gibi dostlarının savunduğu üzere Allah'ın varlığının ispat gerektirmeyecek ölçüde apaçık olduğu ileri sürülebilir. Urmevî'nin Ekberî geleneğin bu iddiasından etkilenmiş olması muhtemeldir. Üçüncü ve asıl çözüm ise Urmevî'ye göre kendi teklif ettiği yoldur. Buna göre kelamın konusu olan Allah'ın varlığı felsefi metafizik tarafından ispat edilmelidir. Kısaca metafizik Allah'ın zatını ispat edebilir, kelam ise bu zatın sıfatları ve fiilleri hakkında konuşabilir.

Urmevî'nin bu teklifi birkaç açıdan problemli görünmektedir. Urmevî felsefî bir disiplin olan metafiziği dini bir ilim olan kelamın üzerine yerleştirmektedir. Metafizik, Allah'ın zatını ispat ettiğinde O'nun sıfatlarını inceleyen kelamdan daha üst bir konuma taşınmaktadır. İlimlerin sınıflanması açısından bakıldığında ise metafizik, kelamın konusunu ispat ettiği için üst bilim olmakta, kelam ise konusunu metafizikten aldığı için bir alt bilime dönüşmektedir. Nihayet toplumsal gruplar açısından bakılınca İslam inancının temelinin filozoflar tarafından temellendirilmesi gibi bir bağımlılık ilişkisi doğmaktadır.

Urmevî kendi çağında muhtemelen, inançsız filozofların fiilen bulunmamasının verdiği güvenle bu teklifin bir zemin ve temellendirme sorunu ve meşruiyeti doğuracağını düşünmemiş olabilir. Ancak görünen o ki kendisinden sonraki Müslüman âlimler bu yaklaşımı hem dini ilimlerin hiyerarşisi hem de dini ilimleri temellendirme stratejisi açısından problemli bulmuşlardır. Zira bütün dini ilimlerin temelini kelam inşa ediyorsa, kelamın temelini felsefî metafizik üzerine kurmak, dini ilimleri bütünüyle felsefî bir zemine bağımlı hale getirecektir. Bu durum ise dinin kökeni ve mahiyeti açısından ciddi bir gerilim doğurur.

Şimdi bütün bunlardan sonra bugün için şu soruyu sormak gerekir: Tanrı'nın varlığına dair çok sayıda felsefî argümanın ileri sürüldüğü günümüzde, Urmevî'nin metafizik ile kelam arasında kurmaya çalıştığı ilişki nasıl değerlendirilmelidir?

Modern felsefede kozmolojik, ontolojik, teleolojik ve ahlâkî Tanrı kanıtları büyük ölçüde metafizik varsayımlara dayanmaktadır. Bu bakımdan Urmevî'nin teklifi, çağdaş Tanrı kanıtlarıyla uyumlu görünmektedir. Ancak tam da bu noktada Urmevî'nin teklifinin problemli yönü daha açık bir biçimde görünür hâle gelmektedir.

Günümüzdeki Tanrı kanıtları bağlamında metafiziğin ilkeleri, bağlılıkları ve genel olarak konumu Urmevî'nin yaşadığı döneme kıyasla ciddi biçimde değişmiştir. Bu durumda günümüzde Tanrı ispatını felsefî metafiziğe havale etmek dini ilimleri sağlam bir temele oturtmak anlamına gelmeyecektir, onu metafiziğin iç tartışmalarına bağımlı hâle getirme riskini taşıyacaktır. O halde Urmevî'nin teklifi klasik dönemde olduğu gibi bugün de kelamın bağımsızlığını zayıflatan ve dini ilimleri felsefî teorilere bağlı hâle getiren bir strateji olarak okunabilir. Dolayısıyla çağdaş Tanrı kanıtları bağlamında birçok soruyu yeniden düşünmek gerekmektedir.

Tanrı'nın varlığının felsefî argümanlarla temellendirilmesi dini ilimlerin temelini güçlendirir mi, yoksa onu sürekli değişen felsefî paradigmaların insafına mı bırakır? Urmevî'nin teklifi bugün bu soruya verilecek cevap bakımından hâlâ iyi bir imkân sunmaktadır. Belki de denilebilir ki klasik dönemde olduğu gibi felsefî deliller bir imkân alanıdır. Dinamik özelliğiyle kelam, söz konusu delilleri eleştirel bir okumayla yeniden ele alabilir ve dini ilimler felsefî argümanlara bağlı olmaksızın kendi kavramsal çerçevesinde yeniden inşa edilebilir.

Eşref Altaş

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

YAZAR ARŞİVİ

Eşref Altaş

Eşref Altaş Diğer Yazıları