Arama

Ekrem Demirli
Nisan 12, 2022
Oruç Açlığın Terkidir
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Hindistan'da bir illüzyon olarak telakki edilen evrenin veya benliğin yanıltıcı perdelerini aşarak gerçeğe ulaşmak için bedeni tezyif etmek üzere aylarca aç ve susuz yaşayan birisine 'oruç seni özgürleştirecek' veya 'yanılsamadan çıkabilmenin yolu iman ile tutulan oruçtur' demeye kim cesaret edebilir ki? İslam'ın evrenselliğini dikkate alan bir zihin böyle bir sorunu hesaba katmalıdır, oruca bir de buradan bakmak zorundadır. Gerçekte 'imancı' bir yaklaşım olsa bile, ona da aynı şeyi söyleyebilir ve aynı iddiayı tekrar edebiliriz: Oruç insanı özgürleştirir, bizi kendimiz ve varlık hakkındaki vehimlerden arındırarak gerçeğe daha çok yaklaştırabilir.

Erken dönemden itibaren Müslümanlar arasında da oruç hakkında bir takım tereddütleri ortaya çıkmıştı. Bu ilk tereddütler, orucun insana kazandırabilecekleri veya onu taşıyabileceği hakikat düzeyi hakkında değil, orucun niceliksel olarak azlığıyla ilgiliydi. Oruç netice itibarıyla sabah yemeğinin biraz öne alınmasıyla akşamleyin yenilen iki öğünle sınırlanmış bir ibadetti. Bu nedenle oruç insanın yeme ve içme alışkanlıklarında radikal bir değişiklik yapmaz, insanı -sufi cemaatlerinde görülen haliyle- itikaf veya halvetlerdeki gibi yoğun ve etkili bir perhiz sürecine sokmaz. Bu nedenle işin psikolojik yanlarını bir yana bırakırsak, orucun radikal bir tarzda açlık olduğunu düşünmek abartılıdır. Bazı sahabiler orucun miktarını artırarak bazen iki gün peş peşe oruç tutmaya niyetlenmiş, bazen de nafile ibadetlerle orucun faydalarını kazanmak istemişlerdi. Bu meyanda dikkatimizi çeken husus sahabe neslinin buna gerekçe olarak daha çok sevap kazanmak arzusunu göstermiş olmalarıdır.

Lakin oruçla ilgili esas değişim ve yeni arayışlar, ikinci asırdan itibaren yaygınlaşan zahitler nesliyle birlikte yaşanmaya başladı. İslam'ın Doğu Akdeniz'e yerleşmesiyle birlikte yaşanan büyük karışıklıklar ve sosyal kırılmalar dahilinde yeni bir toplumsal yapı ortaya çıkmış, farklı dini ve kültürel geleneklerden gelen insanlar yeni bir dindarlık arayışını ortaya koymuşlardı. Bu sürecin tam olarak nasıl bir arka planı olduğu ve Hicaz'ın buradaki rolünün ne olduğu meselesi henüz tespit edilmiş değildir. Bununla birlikte heterojen bir zeminde farklı dini geleneklerden beslenen derin ruhaniyet ile İslam'ın derunundaki dindarlığın terkibinin ortaya koyduğu karmaşık bir süreçten söz edebiliriz. Bu dönemde zahitlerin sahabe nesline göre daha abartılı ve yoğun bir dini hayatın peşinde olduklarını biliyoruz. Sahabe nesli yine de örnek kabul edilse bile, genellikle tahrif edilmiş veya en azından abartılmış hikayeler üzerinden irtibat kuruluyordu. Tabiin neslinden birisinin ilk neslin büyük isimlerinden Abdurrahman b. Avf'ı ziyareti iki nesil arasındaki dindarlık tarzını göstermesi bakımından yeterli bir örnek teşkil eder: Meşakkatli bir yolculuğun ardından Medine'de hırsla bahçe işleri yapan sahabeyi gören kişi ''Efendim! Bizim neslimizde bile böyle bir dünya sevgisi eleştirilir, bu yaptığınız nedir?' der.

Bu yaklaşım daha sonra tabiin nesli zahitleri arasında yaygın bir hale gelmiş, belki de bütün İslam tarihinin en abartılı ve en inanılması güç dindarlık tarzı ortaya çıkmıştı. İşin oruçla ilgili kısmına gelince, bu dönemde zahitler ve abitler, Ramazan orucu bir yana, nafilelerle çoğaltılan orucu da nefsi terbiye için yeterli görmüyorlardı. Nefsi terbiye etmek ve dünyadan uzaklaşmak diye tespit edilen büyük maksat için günlerce aç kalmak, kifayet miktarını aşmadan yemek, su içmemek, geçinmek için herhangi bir iş yapmamak gibi bir çok yola başvurmuşlar, nefsi yenmenin yolunu öteki dindarları rahatsız edebilecek bir takım riyazet yöntemlerinde bulmuşlardı. Zamanla bu abartılı anlayışta bir takım çözülmeler ortaya çıksa bile, 'az yeme' başat bir ilke haline gelerek -ki kast edilen hayatta kalabilecek kadar yemektir- bir ilke haline gelmiş, tasavvufi hayatın önemli bir ilkesi olmuştu.

Demek ki sadece Hindistan'daki bir zahit değil, İslam toplumundaki herhangi bir zaman veya mekanda yaşayan bir zahit de orucu 'az' ve yetersiz buluyor, onu bazen nafile tarzında bazen daha abartılı açlıklarla güçlendirmek istiyor, nefsin ancak böyle bir riyazetle istikamete sokulabileceğini düşünüyordu. Öyleyse herkes orucun açlık demek olduğuna inanmış, bu açlıkla nefsi terbiye edebilecek bir yönteme sahip olduğuna ikna olmuş değildi.

Peki bu yaklaşımlara ne cevap verilebilir: Burada söylenebilecek yegane söz, orucun dünyanın her tarafında ve her zaman bulunabilecek böyle özel ve kabiliyetli insanlar için açlığın terki anlamına geldiğidir. Oruç bir ibadettir; ibadetin kuralları ise insan ortalaması dikkate alınarak belirlenmiştir. Bu itibarla oruç sıradan bir insan için bedenin aç bırakılması demek iken ruhsal kabiliyetleri yönünden gelişmiş insanlar için açlığın terkidir. Çünkü en azından iftar ve sahurda bir şey yemek-içmek sünnet ise her mümin buna uymak, buna uyunca da tercih etiği uzun süreli açlık-susuzluğu bırakmak durumundadır. Bu durumda oruç uzun süreli bir açlığı bozarak başka bir noktaya dikkatimizi çeker: İnsan aç kalarak nefsini terbiye edemez, tok kalarak ve arzularına uyarak da edemez. Dini düşünce geleneklerinde, insan kendi nefsini terbiye edebilecek bir imkana ve iradeye de sahip değildir. Çünkü terbiye etmek ancak yaratan Rabbe mahsus bir imtiyazdır. Oruç veya öteki ibadetler ise sadece vesiledir.

Bu nedenle oruç herhangi bir insanı alışkanlık ve vehimlerinden arındırmak üzere aç bırakmak demek iken ötekini yine alışkanlık ve vehimlerinden uzaklaştırmak için doyurmak demektir. Terbiyenin yolu nefsi aç veya tok bırakmak değil, ilahi irade karşısında kendi iradeni teslimden geçer.

Oruç açlığın bırakılmasıdır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN