Arama

Ahlakı deyimlerle ürkütmek: Dilde münafık tabirler

Ahlakı deyimlerle ürkütmek: Dilde münafık tabirler

Ummayacağınız bir yerde ummayacağınız birinden öyle hikmetli cümleler işitirsiniz ki hayatın sırrı insanın kıymetinde saklıymış dersiniz. İbnü'l-Arabi'nin insanın 'ummadığı yerden rızıklanması' dediği durumdur bu! Umduğunuz dağlara kar yağarken rızkınız ummadığınız yerden hiç beklemediğiniz kadar bol gelebilir. Hayatın bir ihsan ve keremli lütuf olması bu demektir. O bunu ayet-i kerimeden mülhem olmak üzere aktarır. İnsan kendince hesap kitap yapar, değerlendirir, fakat bereket 'ummadığı yerden' gelebilir.

Bir arada bulunma ihtimalim olmayacak birkaç kişinin sohbetine kulak misafiri olmuştum. biri yanındakilere şöyle anlatıyordu: 'Akıl, gelenek, görenek ve ahlak arkadaş olmuşlar, derin sohbete koyulmuşlardı. Sohbet uzamış da uzamış; en sonunda aklın aklı başına gelmiş, 'arkadaşlar, vakit geç oldu, gidelim artık' demiş. Gelenek ile görenek de kendisine hak vermişler ve 'evet vakit geç oldu, biz de gidelim' demişler. Gitmeye karar verdiklerinde eklemişler: 'Gidelim! Ama yarın gelir, kaldığımız yerden devam ederiz.' Hikayenin buraya kadarki kısmını öylesine dinlemiştim, pek anlamlı gelmemişti. Sonra adam şöyle bir durdu ve sesini yükselterek 'Ahlak öyle kalmış, demiş ki' deyince ben de dikkatimi adama verdim: 'Arkadaşlar! Siz gidin! Ben kalayım. Siz gidersiniz yarın tekrar geri gelirsiniz. Ben gitmeyeyim çünkü ben gidersem bir daha gelmem.' Dinlediğim en nefis hikayelerden birisinin en umulmaz bir anda gelmesi 'ehl-i harabatı hor görme, defneye mâlik viraneler var' sözünü hatırlatmıştı. Belki bu nedenle viranelerin kuşu olan baykuş bilge kuş sayılmıştır. O viraneler neler görmüş, neler geçirmiş, ne tecrübelere ev sahipliği yapmışlardı. tam da dediği gibiydi: Gelenekler gider gelir; onların yerini bazen daha iyisi bazen muadili olan gelenekler alır. Akıl gider, onun yerini başka bir akıl anlayışı alır. Fakat ahlak öyle değildir! Ahlak insanın tanımında geçen 'hayvan-ı natık (düşünen canlı)'' ifadesinin istilzam ettiği insan doğasının en lazım parçasıdır. Biz 'natık' isek aynı zamanda ahlaklı olmalıyız: ahlaklı olmak ise natık olmanın neticesi olduğu kadar aynı zamanda onun sorumluluğudur. Ahlakın insanda teşekkülü çetin bir süreç olduğu gibi toplumsal ahlak daha karmaşık bir süreçtir. Bir cemiyette toplumsal ahlakın yerleşebilmesi iyi bir eğitim, sağlam hukuk sistemi, kültür vb. bir çok amille doğrudan ve dolaylı ilişkidedir. Adamın dediği çok doğru idi: ahlakın yerleşmesi zor, fakat bir kez giderse gelmesi çok daha zordur. Yaşadığımız hayat bunun örnekleriyle doludur.

Dilimizdeki bazı deyimler iki yüzlüce ve sinsice ahlak karşıtlığı yaparak bize ahlaka karşı yollar, kurnazlıklar öğretirler. bunu o kadar bizden yaparlar ki en masum ve dikkatsiz halimizde o sözleri bir bilgi gibi öğrenir, içlerinde derin bir hikmet varmış gibi hafızamızda tutarız. Olur ki gün gelir işe yararlar diye bekleriz! Böyle deyimleri ve sözleri ayıklamak, onları ahlak ve akıl adına eleştirmek, insanlık değerlerini korumak üzere mahkum etmek bireysel ve içtimai ahlakın gereğidir. Bunlardan birisi 'Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar' tabiridir. Açıkça yalan söylemeyi savunan tabiri insanlar nasıl bu kadar rahat kullanır, anlamak güç! En zayıf ve çaresiz tarafımız demek olan yalnız kalmak korkusu, güç bela edindiğimiz itibarımızı yitirmek endişesi ve cemiyetten dışlanma evhamıyla tehdit edilmek ahlakın çetin sınavıdır. Üstelik bir yerden veya köyden değil, dokuz köyden –saymışlar çünkü!- kovulmaktan söz ediyor deyim. 'Dokuz köyden kovulmak' demek, varabileceğimiz ve gidebileceğimiz her yer 'yalan' üzere ittifak etmiş insanlarla dolu demektir. Hem tecrübi olarak teyit edilemeyecek, hem insanlara karşı büyük itham ve iftira içeren bir deyimdir bu. Aslında hiçbir insan doğru söylediği için –ama sadece doğru söylediği için- bir yerden kovulmamıştır. Vakıaya bakarsak tam tersi örnekleri sıkça bulabiliriz: İnsanlar bizzat kendileri yalan söyleyebilir, doğru söylemekten korkar ve tereddüt edebilirler. Lakin doğru söyleyeni bazen içlerinden genellikle açıktan takdir ederler, ona hayranlık ve hürmet beslerler. Mekke hayatında Hz. 'e 'emin' denmiş olması sadece Peygamber için değil, bir insana 'emin' diyebilen Mekkeliler için de hakkı teslim ve takdir kabiliyeti sadedinde övgü olarak kabul edilebilir. Hiç kuşkusuz doğru sözlülük karşısında haklı haksız tepkiler olabilir; ahlaklı olmanın o an içinde ortaya çıkan bedeli olabilir. Bu kez bizi doğru sözlülük başka bir ahlakla tanıştırır: cesaret! Doğru sözlülük cesaret, merhamet ve bilgiyle taçlandığında gerçek ve kurucu ahlak haline gelebilir.

Bu meyanda dikkatimi çeken başka bir deyim 'susma, susarsan sıra sana gelecek' şeklinde ahlakı bireysel çıkarları korumakla yok eden tabirdir. Ahlaka bunun kadar aykırı söz az bulunur herhalde. Bir tabirle ahlakı imha edelim desek bunu bulurduk. Herhangi bir konuda tepki vermeniz istendiğinde, bir gün sıranın size geleceğini söyleyerek tehdit edilirsiniz. Siz de 'o gün yalnız kalmayayım bari' diyerek ahlaki değil, hayvani bir tepki verirsiniz. İnsan korkmaya başladığında daha çok içgüdülerine yaklaşır, onlar tarafından yönlendirilir. Böyle deyimlerin amacı da budur: bizi insani değerler düzeyinden iç güdülerle hareket eden bir seviyeye iteklemek. Halbuki ahlaklı davranış tam da bunun aksidir: sıra bana gelse de gelmese de doğruyu 'sadece doğru' olduğu için yapmak ahlaklı olmak demektir. Bu doğru birinin yararına ötekinin zararına olabilir, ahlak bunu hesap etmez. Tabir ahlakın evrensel ilkelerini ihlal ederek bizi korkuya, çıkara, iç güdüye yönlendiren sinsi bir deyimdir. Ahlak 'sıra bana da gelebilir' seviyesine inmişse insanlık erdemlerinden ve akıldan söz edemeyiz, çıkarlarını korumak üzere korkuyla hareket eden varlık önce ahlakı feda edecektir.

Ekrem Demirli

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN