Arama

Ekrem Demirli
Temmuz 7, 2017
İyilik, Kötülük ve Akıl: Temyizin İleri Derecesinde Aklı Tanımlamak

İmam Cafer-ı Sâdık Hanefiliğin kurucusu 'imam-ı a'zam' Ebu Hanife'ye 'akıl nedir?' diye sormuş! İki büyük imamın cevabı az çok kestirilebilecek bir meseleye dair görüş teatisinde bulunması şaşırtıcı gelir insana; böyle bir konuşma olmuş mudur, olmamış mıdır diye tereddüde düşer. Her halükarda böyle bir konuşma olmuşsa mutlaka alışılagelmişin dışında da bir cevap beklenir; beklenen cevap akıl hakkındaki yaygın algının eleştirisi olacak, imamlardan biri 'yaygın' algıyı temsil ederken öteki ideal akıl yorumunu temsil ederek zihnimizi daha soyut bir noktaya taşıyacaktır. Konuşmadaki taraflara bakarsak, birisi 'ilim geleneğini' temsil eden Ebu Hanife, öteki dini hayatın derunî alanını temsil eden Cafer es-Sâdık'tı.

Soruyla ilgili dikkatimizi çeken bir nokta var: İnsan 'akıllı/konuşan hayvan (hayvan-ı nâtık)' diye tarif edilir. Dini veya felsefi bütün düşünürler bu tarif üzerinde ittifak edebilirken her insan gündelik hayatında tarifi -yüzeysel bir anlamda bile olsa- kullanır. Fakat tarifi daha anlaşılır kılabilecek esas soru 'akıl nedir?' sorusudur. İmam Cafer'in sorusunu düşünce tarihinin mühim meselesine bağlayacağımız yer tam da burasıdır. Binaenaleyh sıradan bir konuşma sayılabilecek bir soru-cevap insanlığın en önemli meselesinin parçası haline gelerek düşünce tarihindeki yerini alır. 'Akıl nedir?' her düşünürün kendince veya bağlı olduğu düşünce geleneğince cevabını verebileceği temel ve kurucu sorudur: 'Kurucu' diyoruz, çünkü düşünce tarihinde ortaya çıkan kırılmalar yeni bir akıl tanımı ortaya koyunca mümkün olabildi. Akıl sorusu 'insan kimdir' sorusunun ilk ve mühim aşamasıdır. Bu itibarla 'akıl kritiği' üzerindeki felsefi literatür sorunun kuruculuğunu anlatırken dinde 'akıl' üzerindeki vurgular sorunun güncelliğini anlamayı iktiza eder.

Ebu Hanife basit fakat mühim soruya 'akıl iyiyle kötüyü ayırt edebilen yetenektir' diye cevap verir. Bir fakih olarak Ebu Hanife'den de 'şaşırtıcı' cevap beklemek doğru olmazdı. 'Zahire göre hüküm veren' ilmin mümessiline göre aklın temel görevi, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırt etmekten ibarettir: insanın göreceli olarak daha zayıf olduğu bütün varlıklar arasında yegane üstünlüğü bu yetenek sayesinde mümkün olabilir. İyi ile kötü ve doğru ile yanlış hakkında tereddüdü bulunmayan bir varlık anlayışında akıl bu anlamla özdeşleşerek öteki canlılardan insanı ayrıştırırken onları kendisine amade kılan güç ihsan eder ona.

İmam Cafer'in verilen cevabı beğenmediğini fark eden İmam-ı Azam sorar: 'Sizce akılın tarifi nedir?' İmam 'bizce akıl' der ve ekler: 'Akıl iki kötülüğü ayrıştırarak daha az zararlı-kötüyü bilebilen yetenek demektir.' Akılla ilgili açıklama önemli bir noktaya işaret eder. Birinci tarifte gördüğümüz üzere, iyi ile kötüyü –doğru ile yanlışı- kesin hatlarla birbirinden ayrıştırmak yerine İmam Cafer'in tarifinde dikkatli bir tahlile mecburuz. Akıllı olmak ancak soğukkanlı ve dikkatle gerçekleşebilecek bir tahlil görevini bize yükler. Mesele kötüyü 'kötü' diye mahkum ederek ondan sıyrılmak değil; kötüyü derecelendirmek ve onu varlık basamağına göre tasnif etmek lazım gelir. Her kötü aynı derecede kötü olmayacağına göre varlık hakkında hüküm veren aklın her dereceye ayrı ayrı hakkını teslim etmesi gerekir. Böyle bir yaklaşım peşinen iyi-kötü veya siyah ve beyaz dünya ayrımına istinat eden rahatlıktan uzaklaştırarak daha karmaşık ve iç içe (mütedahil) bir varlık-dünya görüşüne yönelmek üzere insanı hazırlamaktır. İnsan ancak duygularının etkisinden uzaklaşarak böyle bir soğukkanlılığı gösterebileceğine göre aklın duyguların etkisinden kurtulması insani bir görevdir. İmam Cafer devam eder: 'Akıl iki iyiyi ayırt ederek daha iyi olanı uymayı sağlar.'

Tarifte geçen 'uymak' tabiri akıl ile ahlak ilişkisini temellendirir. Müslümanlar –daha önce Platoncu felsefenin yaptığına benzer şekilde- aklı hiçbir zaman bilmekle sınırlı görmemiş, ahlak ve eylemle irtibatını temelden kurmuşlardı. Ehl-i sünnet ve bazı kelam mezheplerinde akıl-ahlak irtibatı görece zayıflamış olsa bile, irtibat her zaman muhafaza edilmiş, akıllı olmanın iyiyi bilmek ve onu yapmayı birlikte tazammun edeceği ilkece kabul edilmiştir. İmam Cafer bu cümlede bize aklın ahlakla ilişkisini anlatırken temyizin ileri derecesini dile getirmiş olmaktadır: İyiyi bilmek yetmez, akıllı olmak için iyinin derecelerini bilmek gerekirken ona uyabilecek irade de akıldan doğar. Dinde 'en iyinin' ismi ihsandır. İhsan insanın her işini mutlak hakikat demek olan Allah'ı görür gibi yapması diye tarif edildi.

Aklın bu tarifinde iyi ile kötü birbirinin zıddı olmaktan çıkarak 'kendinde iyi' ve 'kendinde doğru' kavramına varacak bir zihin anlayışına kavuşuruz. Biz iyiyi bilmek ve tercih etmek için mutlaka kötüye bakmak ve onu tanımak zorunda değiliz. İyi ile kötü arasındaki ilişki birbirini inşa eden göreli şeylerin ilişkisi değildir. Bu yorumda iyinin 'rakibi' daha az iyi olabilir; akıl iki iyi arasında tercih yaparak bize en iyiyi göstermekle yükümlü hale gelir. Aklın sürekli kritik edilmesinin en önemli gerekçesi budur. Bu nedenle dindarlık sürekli bir akıl ve zihin eleştirisini iktiza eder. 'Her şey zıddıyla bilinir' cümlesi anlamını yitirerek birbirinin mukabili olan iyinin ve kötünün ötesine geçen akıl mutlak varlığa ve mutlak iyiliğe yönelir. Metafizikçiler bu nedenle varlığı yokluğun zıddı saymadıkları gibi iyiyi kötülüğün zıddı ve mukabili saymaz. Varlık kendinde varlıktır ve iyi kendinde iyiliktir. Varlığın yokluğa borcu yoktur.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN