Arama

Eski Ramazanların 'çocukları ve oyunları'

Eski Ramazanların 'çocukları ve oyunları'

Her devirde olduğu gibi çocukların neşesi eski Ramazanlarda da kendisini gösteriyordu. Onlar da ümmetle birlikte Ramazana neşe içinde hazırlanırlardı. Minarelere mahya ipleri gerilmeye başladığını görür görmez bütün çocuklarda bir heyecan başlardı. Akşam namazı ile yatsı namazı arasında selatin camilerine dolarak oradan oraya koşarlar ve muhtelif oyunlar oynarlardı. Herkes bu oyunlara karşı samimi bir müsamahada bulunurdu. Bu oyunlar türlü türlüydü, kaydırak vardı, çelik çomak vardı, tek mi çift mi vardı, vardı da vardı… Kısaca da çocuklarla birlikte güzelleşirdi…

Çocuklar birbirinden güzel oyunlarla hem ramazanı seviyor hem de gönüllerince eğleniyorlardı. Bizi ""a götüren Sermet Muhtar Alus'un, 1939-1940 yılları arasında Akşam gazetesinde tefrika edilmiş yazılarından toplanmış olan, "Eski Günlerde" adlı kitabında, eski Ramazanlar ve mahalle çocuklarının oynadıkları birbirinden güzel oyunlar samimi bir üslupla anlatılıyor.

İSTANBUL'DA ESKİ RAMAZANLAR
Akşam Gazetesi, 20 Teşrin-İ Evvel / Ekim 1939

"Ramazana 15-20 gün kala, vakitli vakitsiz cami ve mescit şerefelerinde müezzinler görülmeye başlar, kandilleri yerine takar, sırası bozulmuşları düzeltirlerken gözü ilişenler: "Rabbime bin şükür, mübarek ay da geldi!" diye sevinirlerdi. Gelişinin ilk işareti buydu…

1-2 gün sonra, selatin camilerin (padişah yapısı, büyük ve birden fazla minareli camiler) iki minaresi arasında mahya ipleri bağlanırken görenlerde yine memnuniyet ve kutlama! "Elhamdülillah, on bir ayın sultanına gene yetiştik çocuklar!"

Daha ardından Beyazıd Meydanı'nda, Serasker Kapısı'ndan içeri galdır guldur beygirler ve iki tane mantelli top (Atlarla çekilen, tekerlekler üzerine yerleştirilmiş top). Ezanda iftar vaktini gürletecekler...

(Serasker Kapısı : Genelkurmay başkanlığı dairesi. Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra ordu işlerinin yürütüldüğü yer. "Serasker Kapısı" deyimi 1908'e kadar kullanıldı; bu tarihten sonra "Harbiye Nezareti" denildi)

Seyrine üşüşen üşüşene; gene hamd eden edene...

Cami kayyumları ve hademeleri başlarında dikişli takke kavuklar, cübbeleri atmışlar, kolları paçaları sıvamışlar... Köşe bucağın örümcekleri alınıyor, boydan boya halılar, saf saf pabuçluklar süpürülüyor, camlar siliniyor, kandiller sıcak suda yıkanıp parlatılıyor, mihrabın iki tarafındaki büyük pirinç şamdanlar, avludaki abdest muslukları, şadırvanların tasları ovuluyor.

Evkaf'tan (Vakıflar İdaresi) arabalarla yollanan tulum tulum, teneke teneke kandillik zeytinyağları sırtlanıp indiriliyor. İmam efendilerin, müezzin efendilerin "lüpçülerinde" keyif keka! Gelsin, el çabukluğu marifetle ham hum şaralop, okka okka evlerine aşıramanto (aşırma)! Artık sofralarında bol bol, sürekli fasulye pilakisi, zeytinyağlı pırasa!

***

İstanbul'un ana caddelerindeki dükkânlar da çeki düzene koyulurdu. Şekerciler pırıl pırıl kalaylı reçel kaplarını yere, renk renk şurup şişelerini raflara dizerler, bakkallar mostralarını (sergiledikleri mallarını) çoğaltarak güllaçları, sucukları, pastırmaları sallandırırlar ; fırınların tezgah etrafları pembe, kırmızı uçurtma kağıtlarının nakışlı oyuklarıyla süslenir, has ekmek, çörekotlu pide, kazanyağlı, susamlı, makarnalık simitleri çıkarmaya hazırlanırlardı..

Bulgar işkembecilere de gün doğardı. Sair vakitler alışverişleri kıt. Civardaki evlerin birine bir misafir damlayacak da çorba ısmarlanacak... Ya da Balıkpazarı veya Tavuk pazarından dönen biri düşecek de, eve eli boş gitmemek için çeyreği sökülüp beyinli bir kelle alacak...

Hâlbuki ramazan geldi mi kâse dolusu çorbaya kuruşu, yarım okka ekmeğe 20 parayı veren bütün fakir-fukara hep birden saldırırlardı...

***

"On bir ayın sultanı" kapı eşiğine yaklaşırken Beyazıd Camii avlusunda keser sesleri, testere gıcırtıları… Sergiciler inşaata girişirlerdi. Yapılan barakaların büyükçe olanlarına Hereke, Karamürsel fabrikalarının, Feshane-i Amire'nin (1833'te faaliyete geçen fes fabrikası), Mekteb-i Sanayi'nin (Teknik Okul), tütün ve tömbeki rejisinin, İzmir Pazarı'nın ürünleri istif edilir, öbürlerine de antikacılar, sayılı ağızlıkçılar, Buharalı tespihçiler, hacıyağcılar, "kokulu bahar, kokulu bahar" diye nağmeleriyle meşhur kınalı sakallı Acem yerleşir, birkaç gün sonra da ortalık iğne atsan yere düşmez hale gelirdi..

***

Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın kızı, Sadrazam Yusuf Kamil Paşa'nın karısı, (1881'deki vefatından önce, kocasıyla birlikte Zeynep Kamil Hastanesini yaptıran) Mısırlı Zeynep Hanım Konağı'nın (sonra Fen Fakültesi) önünden dön, aşağıya vur. Sol kolda, medreseden sonraki arsaya, salaş kahvenin damına muşambalar serilmekte. Peykelerine (alçak tahta kanepe) Valide Hanı'ndan kiralanmış halılar yayılmada…

Buraya rağbet, araba piyasalarının tam göbeğine denk gelmesinden çok, kıvrımlı ve dar olduğu için, hanım kupalarının (üstü kapalı dört tekerlekli atlı araba) bu noktada sık sık durmaya mecbur kalmalarından!

Karşıda Türkiye'nin ilk Türk eczacısı Sakallı Hamdi Bey'in eczanesi. Yanı başındaki, yangından kalma arsaya küçük küçük çadırlar, tahta perdeler kurulurdu…

Kimi nişan atış yeri olur, kimine beş ayaklı buzağı, Hindistan ejderhası, kuzey kutbundan ayı balığı getirilir, kiminde de ayna düzeneği ile vücutsuz bir baş gösterilirdi…

Direklerarası'na gelelim. Faaliyetin başlıcası orada, çaycılarda... Varı yoğu dışarı çıkarıp duvarları, çerçeveleri boyayan boyayana, yerleri oğduran oğdurana, semaveri, tezgâhı pırıl pırıl edip fazla sandalyeler kiralayan kiralayana…

***

Ramazanın gelişine bir alamet de askeri mekteplerin tatil oluşu ve mekteplilerin caddeleri, sokakları dolduruşu idi. Şaban ayının 15'i oldu mu, hepsi birden evci ve sılacı edilirdi…

Harbiyeliler ve Kuleliler koyu lacivert setreli, pantolonlu; Mühendishaneliler de harçlı (süs için elbiseye çeşitli şekillerde dikilen kaytan, kumaş vs.) üç sıra düğmeli ceketler... Veteriner ve Eczacı Rüşdiye-i Askeriyeliler de bu ceketlerin açık mavilisi..

İdadi'den Harbiye'ye geçenler yeni taktıkları kılıçlarını şakırdatmada.. Sınıf çavuşlarının kollarında eski 8 rakamı şeklinde, başçavuşlarda 4 kırmızı şerit, yabancı dil bilenlerde 1-2 sarı şerit...

Şeker bayramının son günü mekteplerine dönerler, sılaya gitmişlerse Kurban'a kadar kalırlardı... (Tarihtenanekdotlar)

ESKİ RAMAZANLARDA ÇOCUKLAR VE OYUNLAR
– Mahalle Çocuklarının Oyunu

Çocuklar Ramazana neşe içinde hazırlanırlardı. Minarelere mahya ipleri gerilmeye başladığını görür görmez bütün çocuklarda bir heyecan başlardı. Çünkü Abitlerin ve Salihlerin ibadet hisleri kadar, bunlarında mübarek aydan aldıkları bir nasip vardı. Önce, Ramazana iki-üç gün kala, kalınca bir telin ucuna bağladıkları bezleri petrol içine koyarlar; bu suretle meşalelerini hazırlarlar ve Ramazanın ilk akşamı o meşaleyi yakarak Ramazanı davulla ilan eden mahalle bekçisinin peşine takılırlar:

" Hekkam başı yağlı pilav.

Ala Ala heyy!..." Diye bağırarak bütün mahalleyi dolaşırlardı.

Sonra, akşam namazı ile yatsı namazı arasında salâtin Camilerine dolarak orada koşarlar, sıçrarlar, muhtelif oyunlar oynarlardı. Hem aile erkânı ve hem de Cami hademeleri çocukların bu oyunlarına karşı müsamahada bulunurlardı.

İkindi okunup müezzin minareden indikten biraz sonra, sübyan mektepleri, merkez rüştiyeleri paydos olur. Azat olan çocuklar sokak içlerinde, yangın viranelerinde, cami avlularında oyunlarına girişirlerdi.

Bunların türlü türlüsü var. Hatırımıza gelenleri sayalım ve aklımızda kaldığı kadar anlatalım:

Kaydırak: içlerinde en sadesi ve kolayı idi. İrice ve yayvanca birer taş edinip, geriden nişanlayıp öndekine bindirmek ve (Aldıramıç: kaldıramıç, kırk üç, kırk dört.) diye çabucak sayarak sayıyıdoldurmak.

Çelik Çomak'da çomak, kol boyunda bir değnek; çelik daha incesi, kısası iki ucı sivri yontulmuşu. Öteki gibi bunda da en önce oyunun kaç yüz bir de biteceği kararlaştırılır. Sonra sırayı alacak birinci, ikinci, üçüncüve nihayete kalan ebe tayinedilir.

Bu da taş tutmakla, tek mi, çift mi ile, yahut tabiri üzere verilip, yani ileride ki çizgiye taşlar atılıp tam üstüne kondurmak, yamacına yaklaştırmak, uzaklarda kalmak itibarı ile anlaşılır.

Ebe karşıki yerinde alesta vaziyeti alınca, çelik bir taş ütüne, bir başı kalkık olmak üzere yatırılır. Çomağı vurup biraz havalanır havalanmaz tekrar kuvvetle yapıştırıp fırlat ileriye.

Ebe önleyip çeldi mi âlâ; Çelmedi m, çeliğin düştüğü yerden kalktığı taşa kadar ki mesafeyi çomak boyu ile arşınlamak ve sayı hanesine kaydetmek.

Ceviz Oyunu: Bu oyun çeşitliydi. Mesela birinde yere bir daire çizilir, beş-altı adım ötesine de bir çizgi. Gene sıra muayyen ve kısmetli olan rahat vekârlı.

Dairenin ortasında 10–15 cevizi yan yana dizecek, gerisine oturup bacaklarını sekiz rakamvari açacak… Sağa, sola aksayan, boşa giden cevizler onun, vurulup dışarı çıkanlar da vuranın.

Ceviz oyunun bir başka çeşidinde talihli gene yerde, bacakları ayrık, önünde üç ceviz, üstüne cevizden bir kule.

Etrafa (okso) gidenler kemafissabık yerdekinin malı, bir atışta deviren ise turnayı gözünden vurdu, haydi o makama.

Meteliğe Kafa Atmak: Bu ceviz oyununda oturuş aynı vaziyet, yalnız bacaklar arasına toprağa uzunca bir karfiçe çivisi çakılmış, üstüne de bir onluk konmuş. Cevizi beyni bâlâsına indirebilen onluğu cebledi ve yeri hakladı. İndiremeyenin ki deyandı.

Zıpzıp: Küçüklerine bilye, içi menevişlilerine (cicili) gibi adlar o vakitler yok. Büyükçelerinin kurşundan olanlarına (gülle), billurlarına (gazoz) denilmekte. O zaman ki gazoz şişelerine tıpalık eden yuvarlaklar.

Çinko, Minko, Trikso: Düğmelerle oynanırdı. Sırttaki entarinin ve hırkanın göğsüne, mintanın yakasına ve kollarına, pantolonun kemerine el atıp, bur bu, kopargitsin.

Şu şekilde oynanırdı: yere bir dört köşe çizilecek, ortasında da ufak bir çukur. Düğmeler çizgilerin kenarından çink, minko, trikso diye fiskelene fiskelene, birbirlerine değmeksizin. Tam üçte çukuru boylayacaklar. Birinden biri beceremedi mi, peşindekinin ilk hamlede ona çarptırması ve yutması caiz.En sona kalan da bir üfleyişte çukurdan fırlatabildiklerini kabullendi gitti.

Tek mi, Çift mi: Leblebi, Çitlenbik, Abdülleziz'le oynanırdı. (Tek ola, veya çift ola bana gele) diyenlerden, kestiren avuçlar, kestiremeyen de kaç tane ise cebinden o kadarını sayardı. (Yazı mı, tuğra mı) da da onluk havaya boca; bilen enseledi. Bilemeyen söküldü onluğu.

Kızak kayma: Karakış gelip lapa lapa kocakarı lokması yağdıktan sonra ortalık don'a vurdu mu alay alay kızak kaymabaşlardı.

Yıkık dökük tahta havalelerden söküp söküp, çatıp çatıp kızak yaparla, üstüne çökerek yukarıdan aşağıya vızır vızır kayarlardı.

Kartopu Oyunu ve karı tepeleme yığıp asolan yapmak: Göz yerlerine kömür, başından aşağıya da bir kova su. Gece ayazı yedi mi, ertesi sabaha kazık. Hava yumuşayıp eriyinceye kadar yerliyerinde

El ayak ortadan çekilir çekilmez, suret mahlûk resimlerine tepesi atan sofulardan, bahçe tirpitinini, mutfak küreğini kapıp aslancağızı künfeyekûn edenlerde çok.

Bahar Oyunları:

Uçurtma: Küçükler gazete parçalarından yaptıkları (Şeytan Uçurtması) na yorgan tiresi bağlayıp uçururlar. Yetişkinler kollarını sıvayarak, ölçüp biçip altı köşelisini, armudiyesini, çemberlisini kurarlar. Yumakta 20, 30 kulaç ip, yallahgöğe.

Uçurtma deyip de geçme, daha ne marifetleri var? Terazisi yanpiri getirenlerden sağa sola başvuranlar, kuyruğu kısa tutulanlardan çarhı felek gibi dönenler.Değirmi değirmi kesilmiş renkli kâğıtları ipe salanlar.Arka arkaya yukarıyollayanlar.

Sonra uçurtma muharebesi. Faraza ta nereden bir tanesi yükselmiş.Kıvırcık, ebrüli, boydan boya kuyruklu, para tutan konak küçük beylerinden birinin.

Rüzgârın esişini kollar kollamaz, fırlayanlar hazır.Çapraza alıp var kuvvetleri ile ipe asıldılar mı, lâhza da kıvırcakcağız esir olup çıktı.

Salâ: Bir mahallenin çocuklarından bir ikisi, iki üç sınır ötede ki mahallilere omuz, momuz vurur. Siftah, yakalara yapışıp gözü göze dikerler:

— Sizegösteririz!

— Biz sizegösteririz!

Dörtnala, haydi sivrilmiş ağabeylerin yanı.

— Salâ, salâ! Diye yaygaralarla fesleri, ceketleri kunduraları atıp, ceplere taşları doldurup o canibe seğirten seğirtene. Gelsin karşılıklı veriştirmeler. Kimisi kale bedenlerinde, kimisi ağaç, yıkık baca arkalarında mevzi almış, yani enikonu cenk.

Kenara, bucağa büzülüp oğunanlar.

Yüzü gözü yara bere içindekalanlar, kafası Takım Açma Oyunu lifan narı gibi yarılanlar. Mağluplar kirişi kırmada, galipler de yuhalarla takipte.

Takım Açmak: Mart dokuzu çıkıp, çaylakların sesi duyulunca, onbeş –on altı yaşlarındakilerin en önemli oyunu takım açmaktı.

Bir gaz veya mum sandığı ele geçirdiler m, yakın bostanlardan da iki fasulye sırığı bulup yanlarına çaktılar mı tulumba hazır.

Hemen omuzlayıp naralar ata ata tabanları yağlarlardı. Sakalı çoktan ağartmış, tesbihi sallandırmış efendi amcalardan, hatta bastonlu bastonlu veya paşa avniyeli kırantalardan gene duran durana; dikkat kesilip keyifli keyifli mütalâa yürüten yürütene:

" Mavi mintanlının kurt dingilisi yaman "

" Başı mendil sarılı genç fos, çabuk şişiyor. " " Şu paytak ekstra fenerci olacak! "

Kendini tutamayıp bir yandan da öğütler:

" Delikanlı, başını sandığın tarafına, sola yık. " " Ağzını kapa, burnundan soluk al evlat "

" Omzunu açığa çeksene be çocuk!..."

Derlenmiştir.
Ramazan Gazetesi

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN