Arama

"Boğaziçi'nde Bir "

Boğaziçi'nde Bir İftar

1950'de ilk sayısını yayımlayan , aylık periyotlarda toplam 84 sayı olarak çıkarıldı ve kendi türünün ilk popüler dergisi oldu.  İlk sayısı çıktığında hemen tükendi ve ikinci baskısını yaptı. Tirajı ise 36 binlere ulaşmıştı.  Eski kitapların ucuz satıldığı Sahaflar Çarşısı’nda ya da özellikle hafta sonları Beyazıt Meydanı ve Babıali yokuşunda yere açılan sergilerde sıkça bulunuyordu.

"Kadri ve dünyâda bir tâneliği bilindiği zamanlarda Boğaziçi bambaşka bir hâlet yaşardı. Hem yaşatırdı. Koca Nedîm'in dediği gibi "onda evvel çok nevâlar, güft ü gûlar var idi." Nazlı bir cânan gibiydi. Üstüne titrerlerdi. Onu incitmekten hazer ederlerdi. Gücenir diye korkarlardı. Sînesine ilişen sâhilsaraylar onun güzelliğini örtmemek, ona sıklet vermemek için âdeta yerlere serilirler, en ufak bir çirkinliğe âlet olmaktan çekinirlerdi..."

Mecmuanın çıkarıldığı 1950 yıllarında yayınlanmış "Bir yaz gecesi Çubuklu'da sadrâzam ve serasker ve yâveri ekrem devletlû, fehâmetlû Hazretlerinin yalısındaki iftarı" anlatan yazıyı alıntılıyoruz…

BOĞAZİÇİ'NDE BİR İFTAR
SEMİH MÜMTAZ S.
Resimli Tarih Mecmuası, 1950

Kadri ve dünyâda bir tâneliği bilindiği zamanlarda Boğaziçi bambaşka bir hâlet yaşardı. Hem yaşatırdı. Koca Nedîm'in dediği gibi "onda evvel çok nevâlar, güft ü gûlar var idi." Nazlı bir cânan gibiydi. Üstüne titrerlerdi. Onu incitmekten hazer ederlerdi. Gücenir diye korkarlardı. Sînesine ilişen sâhilsaraylar onun güzelliğini örtmemek, ona sıklet vermemek için âdeta yerlere serilirler, en ufak bir çirkinliğe âlet olmaktan çekinirlerdi... Ne güzeldi Boğaziçi Yâ Rabbim!.. Ne kadar da şirindiler sâhilindeki sâhilhâneler! Emsâli yoktu dünyânın hiçbir yerinde. Ve bundan nâşî idi ki ecnebi, yerli âşığı çoktu. Ona hayran idiler. Tekrar ediyorum, üstüne titrerlerdi. Gecelerin karanlıklarında bile onun nûru; gündüzlerin aydınlıklarında kendi şuâı vardı... Muhterem kârilerim, size bu yazıda bugün hayal olmuş dünkü hakîkatlerden bir tânesini canlandırmaya çalışacağım... Bir yaz gecesi Çubuklu'da sadrâzam ve serasker ve yâveri ekrem devletlû, fehâmetlû Keçecizâde Fuat Paşa Hazretlerinin yalısındaki iftarı...

Yaz ramazanında Fuat Paşa'nın Çubuklu'daki yalısında yemek sofraları bahçelerde kurulurdu. bahçede edilirdi. Akşam namazından sonra da yemek bahçede yenirdi. Ağaçlar rengârenk fenerlerle donatılırdı. Hattâ büyük ağaçlardan bâzıları aralarında mahyalar kurulurdu.

Fuat Paşa gâyet beşuş; güler yüzlü bir zattı. Güzeldi de... Misâfirleri onu seve seve görürler, gösterdiği hüsni muâmeleden pek haz duyarlar, inşirah ve emniyetle evlerine dönerlerdi. Yalının rıhtımında kayıklar, sandallar bekletilir, kimse nakil vâsıtasız kalmazdı.

O devirde oralardaki şoseler de muntazamdı; Sultan Abdülaziz'in hemen her gün atla, araba ile gezişi sâyesinde. İki gözü gibi sevdiği oğulları Nâzım ve Kâzım beylerin riyâset ettikleri ayrı sofraları; haremde de hanımefendilerin ayrı ayrı sofraları, misâfirleri, ahhapları, dostları vardı. Fuat Paşa'nın bâhusus yaz iftarları, kıskançlar müstesnâ, devrin en sevimli dedikodusunu yaşatırdı.

Bahçede kurulan iftar sofraları Avrupanın meşhur şatolarında verilen kır âlemlerini ihtar ederdi ecnebilere. Yerlilere de nümûnei imtisal idi. Paşanın oturduğu sofra yirmi dört kişilikti. Beyefendilerin sofraları on ikişer kişilikti. Bir de kâhya efendinin nezâret ettiği sofralar vardı.

Bunların hepsi dolardı dâvetlilerle ve kendi kendine gelenlerle. Haremde de böyleydi. Sefirler, ecnebiler geldiği zaman kadınları haremde iftar ederlerdi. O âlemi, o kalabalığı ve o intizâmı görürlerdi. Esâsen Keçecizâde âilesi bahtın bir hüsni tesâdüfüyle uğurlu bir yıldız altında doğmuşlardan oldukları için nur yüzlü, temiz vicdanlı insanlardı. Bundan dolayı mahbup ve muhterem oluyorlardı... Sofraların sakız gibi beyaz keten örtüleri ve peçeteleri; gümüş şamdanlardaki billûr fânusların çeşitli renkleri; antika yemiş ve yemek tabaklarının ve sofra takım taklavatının hayranlıklar verici manzarası ve letâfeti; yemeklerin nefâseti ve letâfeti; bunu binlerce adamdan duydum; hakîkaten insana inşirah verirdi. Dâirenin aşçıbaşıları İstanbul'un en mükemmel aşçılarıydı. Bir ikisi de gâyet meşhur olan Fransız yemeklerini yapardı. Paşa ağır ağır yemek yemeyi ve faydası iddiasiyle ağır ağır yemek yedirmeyi sevdiği için iftarlar fazla sürerdi. Mâmâfih sâhibi hâne, misâfırlerin tiryâkiliklerini dahi hesâbettiği için, çubuklarla sigaraların sofrada iken içilmelerini ricâ eder, herkesin keyfine hürmet gösterirdi. Bunun da manzarası güzeldi. Ağızları kehribarlı uzun yasemin çubuklar ve tepsileri, billûr nargileler ve sırmalarla sarılmış marpuçlar; sonra da bunları getiren uşakların hâli çok hoşa giderdi.

Halılar ve namaz seccâdeleri ve hasırlar bahçenin bir tarafını kaplardı. Harem bahçesi kapılarının önleri de birer paravanla örülürdü.

Akşam ve teravi namazları buralarda edâ edilirdi. Güzel sesli müezzinlerle imam efendiler en iyilerinden intihab olunurdu.

Bahçede okunan ezandan evvel abdest tâzelemek isteyenler için gümüş leğenlerle ibrikler emre âmâde bulunurdu. Fuat Paşa mutaassıp değildi. Fakat dindar ve dîne hürmetkâr bir zattı. Mübâlâtsızlığı ne kendisi için, ne de başkaları için kabul ederdi.

Oruç tutmayanlara; namaz kılmayanlara âdeta sinirlenirdi. Selâmlıkta, haremde nizam ve intizam husûsuna bizzat nezâret ederek gençleri terbiye ettirmeye, onlara nezâfet ve tahâret öğretmeye çalışılmasını tembih ederdi. Çubuklu'daki yalının iftarlarında ve namazlarında yüzlerce kişinin bulunduğunu görenlerden, o âlemi yaşıyanlardan kaç kereler duydum. Ecnebilerin iftarda bulundukları gecelerde terâvi namazı kılınırken el pençe divan ve ağaçların altında durarak namazı seyrettiklerini dahi bu mesmuâtımla (duyduklarımla) biliyorum ve elhak doğrudurlar... Kadınları ihmal etmediği ve misâfirlerinden bâzı hanımefendilerle konuştukları için terâviden sonra Fuat Paşa yarım saat kadar erkek misâfirlerden ayrılarak hareme girerdi. Belki biraz da istirahat ederdi. Elbise de değiştirir, sivil esvap giyerdi. Zîra sadrâzam ve yâveri ekrem müşir ve vezir mansıbı ve rütbe ve lakaplarını hâiz olmakla resmî libâsı askerî idi ve yâveri ekremlik kordonunu takardı. Paşa tekrar selâmlık dâiresine geldiği zaman karagöz veya orta oyunu takımları hazırlanmış bulunurdu. Hayâlî Mehmet Efendi devrin en büyük üstâdıydı. (Hârika bir adamdı derler). Kadınlar da kafesler arkasından bu oyunları seyreder oldukları için nükteler ve cinaslar hudûdu aşmaz ve taşmazdı. Kadınlar içeriye girdikten sonra birer oyun daha verilirdi ve bu defa İstanbulluluğun bütün incelikleri kendini gösterir, dinleyenleri mest, mesrur ederdi.

Fuat Paşa'nın kendini bir kat daha sevdiren tarafı kendi nükte ve ferâsetinin gılzet ve lâubâliliklerden çok uzakta parlaması ve o nevi parlaklıkları sevmesiydi. Arsız ve yüzsüzlüklere asla iltifat etmezdi. O devirde, sadrâzam konakları bir nevi Bâbıâlî kıyâfetini de takınırlardı. Vükelâ meclisleri konaklarda da toplanır, müzâkereler ederdi, mazbatalar yazar çizerlerdi. Bir ramazanda ve Çubuklu'da haftada iki kere toplandıklarına nazaran dört beş, altı meclis olur ve meclise gelmesi lâzım gelenler, paşası, efendisi, kâtibi ve müstahdemiyle berâber sâhilsarayı doldururdu. Unutmadan arzedeyim: Fuat Paşa'nın evinde, yaz ve kışta, her akşam ezânî saat on ikide sekiz on tâne fukarâ sofrası birçok fukarâyı yedirir, içirirdi... Bu paşa kimdi? Gâyet muhtasarca bunu da arzedeyim. Sultan Mahmud-ı Sânî ricâlinden ve ulemâdan şâir-i şehir Keçecizâde İzzet Molla'nın oğlu idi. Mektebi Tıbbiye-i Şâhâne'den doktor ve operatör olarak şahâdetnâme almıştı. Fransızcayı çok iyi bildiği için bir müddet sonra askerlikten sivil olmuş ve hâriciyeye girerek az zamanda mütercimi evvelliğe ve oradan Londra sefâreti başkâtipliğine İspanya ve Portekiz elçiliğine yükselmişti. Ve daha bir iki memûriyette bulunmuş, otuz altı yaşında hâriciye nâzırı olmuştu. Ve bu nezârete bir iki fâsıla ile iki defa daha memur edilerek rütbe-i sâmiye-i vezâreti ihraz etmişti. 1860'ta da sadrazam ve hâriciye nâzırı; ikinci sadâretinde ise hem sadrâzam ve hem de serasker ve yaver-i ekrem olmuştu. Avrupa seyahatinde Sultan Âbdülaziz'in maiyetinde bulunarak ecnebileri hayran bırakacak derecede dirâyet gösterip kendini çok sevdirmişti. 1814 senesinde İstanbul'da doğmuş ve 1870'te berâyı tebdilhava bulunduğu Fransa'nın Nis şehrinde vefat etmiştir. Türbesi Cağaloğlu'ndadır ve Fuat Paşa türbesi denilmekle meşhurdur. Cenâb-ı Hak garik-i rahmet eylesin. Merhum, devlete ve memlekete hüsn-i hizmet etmiş ekâbirdendi. (Kaynak: Ramazan Gazetesi)

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN