Arama

’ın biyografik ve kurmaca dünyasından...

Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasından...

“Kelimeleri daha önce öyle kötü yerlerde kullanıyoruz ki, kirletir diye korkutuyoruz duygularımıza dokunursa” kelimelerin gücünü bu cümlesiyle ifade ediyor, . Onu anlatmak için başvuracağımız o kadar çok kelime var ki nitekim biz de korkuyoruz, kirlenmiş kelimelerle onu anlatmaktan. En güzelini ustası söylemişti aslında: “Nedir bu kültür çorbası? Duyuyor musun Oğuz Atay! Çınar elli, kızdı mı kezzap gibi bakan, oysa iri çağla gözlü, kapılardan sığmaz güzel adamım! O zamanlar pek ayırdında değildin sanırım ‘tutunamadığının…”

"Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"

"Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel itina isteyen varlıklardır. Ne yazık, bu meslekler de artık olur olmaz kimselerin elinde, sattıklarıyla ilgileri olmayan kişilerin. Durmadan kitaplara ve çiçeklere eziyet ederler, onlara nasıl davranılacağını bilmezler. Bana kalırsa, bir kitapları koruma derneği kurmalı ve kitaplara kötü muamele edilmesini önlemeli…" (Tutunamayanlar)

Yaşamdan geri kalmış yoksun kahramanların, hayata tutunamayanların yazarıydı o. Eserlerinde birey merkezli iç dünyasını, karmaşık bilinç yapısını esas aldı. Her eserinde kocaman bir oyun kurdu, önce kendi oynamaya başladı, sonra bizi oyuna soktu. Modern ya da modernist yaklaşımları romanlarında işleyen Türk yazarlarından birisiydi o. Bugün bu usta yazarın vefatının 40'ıncı yıldönümünde, 'Tutunamamış' fakat ne olursa olsun bize ayakta kalmayı öğretmeye çalışan 'ı, rahmetle anıyoruz.

Oğuz Atay, 12 Ekim 1934'te Kastamonu'nun İnebolu ilçesinde doğdu. Babası Cemil Bey üç dönem CHP vekili ve savcıydı. Annesi Muazzez Hanım ilkokul öğretmeniydi ve oğlunun kültürel altyapısıyla o ilgilenecekti. Zira babası bu konularda ketumdu.

"Kelimelerden önce de yalnızlık vardı kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık… Kelimenin bittiği yerden başladı. Kelimeler yalnızlığı unutturdu ve yalnızlık kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, yalnızlığı anlattı ve yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu." (Tutunamayanlar)

"ÇÜNKÜ BEN BABACIĞIM"

Babası filmleri ve romanları uydurma buluyordu. Bu yüzden Atay, gençliğinde babasıyla epey çatıştı. O, naif, duygusal yönleriyle annesinin oğlu olduğunu şöyle anlatıyordu:

"Çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın 'romantik' bölümünü, sen kızacaksın ama annemden tevarüs ettim."

"İki yaşında geçirdiği sıtmanın etkisiyle hızlı koşamadığı için saklambaç oyunlarında sık sık ebe olmaktan kurtulamadı. Bu ebeyle, onu dünyaya getiren ebe arasındaki ilişkiyi bir türlü bulamadı." (Tutunamayanlar)

Beş yaşında ailesiyle Ankara'ya gelen Atay, ilköğretimden sonra Ankara Maarif Koleji'ne girdi. Dersleri iyiydi. Çocukluğundan itibaren en iyi dostu kitaplardı. 1951'de liseyi 9.61 not ortalamasıyla bitirdiğinde Shakespeare'in Hırçın Kız isimli oyununda oynamış, Turgut Zaim ve Eşref Üren'den resim dersleri almıştı. Ama nafileydi. Babası güzel sanatların karın doyurmayacağını söyleyince Üren; "Babana söyle, sana köşe başında, işlek bir yerde bir bakkal dükkânı açsın o zaman. İyi para kazanırsın" demişti.

1957'de üniversiteden sonra Ankara'da askerliğini yaparken Cevat Çapan ve Vüsat O. Bener ile tanıştı. Bu ikiliyle dostluğu Atay'ın yolunu edebiyatla kesiştirdi ve daha sonra Turgut Uyar, İlhan Berk, Cemal Süreya, Ceyhun Atıf Kansu, Ülkü Tamer, Ece Ayhan ve Atilla İlhan gibi isimlerle arkadaş oldu.

1959'da askerliğini bitirip İstanbul'a döndüğünde şimdiki Yıldız Teknik Üniversitesi'nin İnşaat Bölümü'nde öğretim üyeliğine başladı. Bir yandan akademide ders verdi, diğer yandan yine gönlündeki yazı-çizi işlerine daldı. Pazar Postası artık onun adresiydi. Dergi kapanana kadar pek çok yazısı yayımlandı.

Atay, ilk romanına 1968'de başladı. … Atay taslağını iki sene sonra dostu, ustası Vüs'at O. Bener'e okuttu. Yazıları herkesten önce üstadın değerlendirmesi Atay için önemliydi. Üstelik romanda Süleyman Kargı karakteriyle bir de göz kırpıyordu Atay Bener'e.

Bener de bu sürprizi hiç unutmadı. Atay'ın vefatından yedi sene sonra Buzul Çağı'nın Virüsü'nde "Nedir bu kültür çorbası? Duyuyor musun Oğuz Atay! Çınar elli, kızdı mı kezzap gibi bakan, oysa iri çağla gözlü, kapılardan sığmaz güzel adamım! O zamanlar pek ayırdında değildin sanırım 'tutunamadığının" diyerek seslendi.

"İNSANI ANLATMAYI DÜŞÜNDÜM"

"Tutunamayanlar ile çok basit bir iş yapmak istedim; insanı anlatmayı düşündüm. Kapalı dünyalar içinde yaşayan yazarların bile bu cümleye hemen isyan edeceğini, "Peki herkes ne yapıyor?" diye öfkeleneceğini bildiğim halde bu basit gerçeği söylemekten kendimi alamıyorum."

Atay, Tutunamayanlar'ı 1970'de bitirdi. Aynı sene TRT Roman Ödülü'nü kazandı. Ama ötesi vardı. Bu roman bildik kalıpların dışında, çağının epey ötesindeydi.

"Unutulacaklardır. Bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklardır ki utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamayacaklardır."

Başta Atay'a kendini sorgulatacak kadar az ilgi gören ve insansız edebiyat yaptığı şeklinde eleştirilen romanı, yazarın vefatından sonra epey ünlendi. Romanda "Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer" diye uzun uzun tarif ettiği tutunamayan, 'disconnectus erectus' dillere pelesenk oldu.

"Ne çok şey biliyor bu insanlar Olric? Herkes işine geleni biliyor efendimiz" gibi pek çok diyaloğun öznelerinde Olric'i de dostumuz gibi sevdik.

ATAY'IN ROMANLARI VE KAHRAMANLARI

Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar"da, ""da veya gerçek hayattan seçilmiş bir insanın anlatıldığı ""nda, kendilerine has bir üslupla yaşayan, algılayan, yorumlayan kahramanlar bulunur. Onun roman ve hikâyeleri insanın kendisiyle ve alışıla gelen hayat düzeniyle olan ilişkisini söz konusu eder. Bilhassa yirminci yüzyılın Batı edebiyatında önde gelen isimleri, bireyin toplum içindeki durumunu yoğun bir biçimde ele alır.

Tutunamayanlar

Tutunamayanlar'ın başlıca kahramanları Selim Işık, Turgut Özben, Süleyman Kargı, Metin Kutbay, Nermin Özben, Günseli Ediz'dir. Romanın daha adından itibaren bir insan kitlesiyle karşı karşıya olduğumuzu anlamaktayız.

Oğuz Atay'ın en çok tanınan yapıtı ve ilk eseri. 1970 yılında TRT Roman Ödülü'nü kazandırdı kendisine. İlk yayınlandığı dönemde bireysel bir roman olarak dönemin toplumsal roman anlayışına aykırı nitelikte olan eser, karmaşık yapısı ve kurgusunun kronolojik sırasının olmaması gibi nedenlerin de etkisiyle, yazarının beklediği kadar ilgi görmedi.

Bu romandaki konular ve kahramanlar farklı şekillerde de olsa "oluşum romanı" tarzında diğer romanlarında da devam eder. Bu bakımdan onun roman kahramanlarını tutunanlar ve tutunamayanlar olarak değerlendirmek yanlış olmasa gerek. Bahsini ettiğimiz kahramanlardan Selim, Turgut ve Süleyman romanın kurgusu içinde tutunamayanları diğerleri ise ağırlıklı olarak tutunanları veya toplum ve kendileriyle bir uyumu ifade ederler. Tutunamayanlar romanında sözü en çok edilen kahraman Selim Işık'tır. Ancak Selim, romanda daha ziyade duygu ve düşünceleriyle yer alan soyut bir varlık, kendi içindeki dünyada yaşayan bir Don Kişot'tur:

"Bana kitap kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gölgesi gibi sıfatlar yakıştırılabilir, şövalye romanları okuya okuya kendini şövalye sanan Don Kişot'a benzetebilirsiniz beni. Yalnız onunla bir fark var aramızda: Ben kendimi Don Kişot sanıyorum. " (T., s.217) diyen Selim, bu benzetmeyle bir anlamda toplum içindeki kendi yalnızlığına işaret eder.

"SANIRIM BU ROMANIN KAHRAMANI DA TUTUNAMIYOR"

Tehlikeli Oyunlar (1973)

Atay, bu romanında yine bireyin iç dünyasındaki problemleri, çevresiyle uyumsuzluğunu, bunalımlarını anlatır. Tehlikeli Oyunlar, Tutunamayanlar'ın bittiği yerde başlar. Tutunamayanların kahramanı Turgut Özben yaşadığı hayatın içinden çıkıp gider, Tehlikeli Oyunlar'da Hikmet Benol ise yaşadığı düzeni terk ederek, bir gecekondu mahallesine yerleşir.

"Çocukluğun biteceğini bilseydim, her ne pahasına olursa olsun oynardım; ben de hiç olmazsa ihanet ederdim […] haini oynardım, korkağı oynardım, fakat oynardım; kimse beni sahneden çıkaramazdı. Büyüyünce bu rolleri oynamak pek hoş olmuyordu."

1971 yılında yapılan bir söyleşide bir roman daha yazdığını söylüyor Atay:

"Sanırım bu romanın kahramanı da tutunamıyor. Bu konudaki yakınmalarını pek ciddiye almıyorum. Selim (Tutunamayanlar'ın baş kahramanı) kadar haklı değil galiba. Hikmet de (yeni romanın kahramanı) bunun farkında olacak ki; tatsız sıkıntılarını dindirmek için oyunlara başvuruyor. Kitabın adı 'Tehlikeli Oyunlar' olacak."

Selim, Turgut ve Hikmet gibi tutunamayan bir başka Atay kahramanı ise Tehlikeli Oyunlar'daki Selim Bey'dir. Selim Bey'in yalnızlık macerası, karısının kendisini terk etmesiyle başlar ve Selim Bey bu yıkıma kendisinin icat etmiş

TEK OLUMLU KAHRAMAN

Bir Bilim Adamının Romanı

Oğuz Atay'ın biyografik romanı olan Bir Bilim Adamının Romanı'nın kahramanı Mustafa İnan, yazarın diğer eserlerinde üzerinde durduğu aydın anlayışına yakın olmasına rağmen, diğer kahramanlardan çok daha ayrıcalıklıdır. Oğuz Atay'ın İstanbul Teknik Üniversitesi'nden hocası olan Mustafa İnan, Oğuz Atay'ın romanlarındaki tek olumlu kahraman.

"İlkokul sıralarından başlayarak 'kendi bacağından asılan koyun' felsefesiyle yetiştirilenlere asla itibar etmeyeceksin. Onların arasından ülkeye yararlı birinin çıktığı görülmedi. (…) Ve hiçbir zaman düzen bozukluğunu mazeret göstermeyeceksin. Başarısızlıklarını bozuk düzenin sırtına yüklemen belki seni rahatlatır, fakat kurtarmaz. Elbette dünyayı tanıyacaksın ve kendi ülkenin durumu üzerinde düşüneceksin. Bir aydından zaten başka türlü bir davranış beklenir mi?"

Bir Bilim Adamının Romanı'nda, kişilik, kültür, zekâ ve dünya görüşü açısından içinde bulunduğu toplumun çok daha üstünde bir birey olan Mustafa İnan'ın yaşamı anlatılır. Mustafa İnan, Oğuz Atay'ın ideal aydın portresidir. Zaten romandaki onaylayıcı anlatımda, hocasına duyduğu saygıyı gösterir.

Bu roman, TÜBİTAK tarafından gençlerin bilime özendirilmesini teşvik etme amacıyla başlatılan bir proje kapsamında yazılır.

Romanda Mustafa İnan'ın doğumundan Avrupa'da da tanınan bir bilim adamı oluşuna ve oradan da ölümüne kadar geçen zaman anlatılır. Onun başarılı ve ünlü bir bilim adamı, örnek bir insan olmasını sağlayan yetişme şartları, prensipleri ve hayat felsefesi üzerinde durulur.

"Ayrıca belki bizler, yani sizlerin tanımadığı bilim takımı, arada bir Macarları 3-1, Rusları 2-0 yeniyoruz da kimsenin haberi bile olmuyordur. Taçtan gelen topun ofsayt olmadığını bilen kalabalıklar biraz böyle şeyleri de öğrenmeli. Türk güreşi durmadan gerilerken, Türk bilimi durmadan ilerliyor, bunu duyurmalıyız herkese; yabancı sahalarda aldığımız göğüs kabartıcı sonuçları herkese iftaharla ilan etmeliyiz."

"... Bununla birlikte Mustafa 'ya savaşın ağırlığını duyurmamaya çalıştılar. Belki de onu zayıf bünyeli gördüklerinden, hiçbir şeyi eksik olmasın diye çırpındılar... " (B.B.A.R., s.26.)

Sonuç olarak baktığımızda Atay' ın özellikle ilk iki romanında insan bilincini ve bilinçaltını çarpıcı bir biçimde sergilediğini söyleyebiliriz. Birey içine düştüğü sosyal çıkmazdan kurtulmaya çalışmadan önce kendi benliğini sorgular; kimliğini tespite çalışır. Çünkü yazar, kendisini bulamamış bireyin toplum problemlerine çözüm bulamayacağını düşünür.

Oyunlarla Yaşayanlar (1975)

Oğuz Atay'ın tüm romanlarında, öykülerinde ana düşünce olan oyun, bu türdeki kitabında terimsel anlamıyla karşımıza çıkıyor. Bu kitap, Oğuz Atay'ın yazdığı tek tiyatro oyunu. Devlet ve Şehir Tiyatroları'nda sahnelenir. Atay'ın 'ının, ilk iki romanı olan Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar'la bir üçleme niteliği taşıdığı söylenir. Atay'ın romanları gibi yazdığı bu oyun, Türk Tiyatrosu için yeni bir nefes olarak karşılanır.

"Coşkun: Ben de büyük meseleler yüzünden harcamış olmak isterdim hayatımı. Küçük dertler yüzünden harcamış olmak istemezdim hayatımı. Küçük dertler yüzünden yıpranıp gitmek istemezdim. Üstelik bazı şeylerin, mesela zavallı milletimin farkına varmaya başlıyordum. Ben de bir eski zaman piyesi olsaydım. Modern oyunların modern kahramanları gibi silik bir hayat yaşamasaydım. Belki de işi başından yanlış tuttum. Bence keman dersleri almaya devam etmeliydim. Başımdan büyük işlere giriştim. Gülünç olma pahasına, kendime göre çok ciddi işlere giriştim.(…) Son kozumu oynuyorum aziz dostum ve bana pahalıya mal olsa da ancak bir kişiyi ağlatabiliyorum. Tabii ben biraz…ucuza…mal oldum…faturamı ödemediler. İnsanlığa…bir şeyler…bırakabil..dim mi dersiniz….görevimi…yapabildim mi?…

"Cemile: Oyun oyun. Biraz da gerçek oyunlarla ilgilensen iyi olur. Mesela benim para kazanmak, evi geçindirmek için sahneye koyduğum şu dikiş dikme oyunlarımla, Ümit'in her sınıfı iki yılda geçme oyununu düzeltsen biraz. Ya da paralarını içkiye yatırma oyununu adam etsen. Erken emekli olma oyununun bize neye mal olduğunu düşünsen!"

Korkuyu Beklerken (1975)

Oğuz Atay'ın tek öykü kitabı. Atay tüm kitaplarında olduğu gibi öykü kitabında da ironiyi oldukça fazla kullanır. Hatta edebi bir tarz olarak benimser. Oğuz Atay'ın Türk öykücülüğüne kazandırdığı en önemli yenilik ironidir.

"Aile içinde yapılan nişan törenindeki kalabalıktan anladığıma göre, bir sürü akrabam olacaktı. Sonra ikimiz baş başa yemekler filan yedik. Bu arada başka çiftlerin de baş başa yemek yediklerini fark ettim ilk defa. Ben de artık, yemekten sonra kızı evinin kapısına kadar götürüp öpenlerden biri olmuştum…"

Kitapi 8 öyküden oluşur. Öyküler: Beyaz Mantolu Adam, Unutulan, , Bir Mektup, Ne Evet, Ne Hayır, Tahta At, Babama Mektup, Demiryolu Hikayecileri – Bir Rüya.

Oğuz Atay, Kafka'yı çokça okumuş ve ondan etkilenmiş bir yazardır. Zaten günlüklerinde, Kafka'nın Yuva adlı öyküsünden etkilendiğini kendisi itiraf eder. Bu etkiyi en iyi yansıtan eserlerinden biri de Korkuyu Beklerken adlı hikâyesidir.

"Yabancıları da sevmezdim ayrıca. Yabancı ülke temsilcilerini hiç. Bunlar bana, vatandaşlarımı kandırmak için gönderilmiş gibi gelirdi. Casus filan demek istemiyorum. Yabancı ülkelerde yaşama hasreti içinde kıvranan vatandaşlarımı azdırmak için gönderilmişlerdi sanki bunlar."

"13 ARALIK 1977: BİR ŞEYLER TERS GİDİYORDU!"

Atay, 1976'nın sonunda önce grip olduğunu düşündü. İlaçlar baş ağrısını geçirmedi, hatta bir süre sonra çift görmeye başladı ve kısa sürede beyninde iki tümör olduğu anlaşıldı. Şikâyetlerinin müsebbibi tümörlerin alınması için 22 Aralık'ta Londra'da Royal Marsden Hospital'daydı. İki tümörden yalnız biri alınabildi.

Bir sene sonra 13 Aralık 1977'de arkadaşı Altay Gündüz'lerin evindeydiler. Sonrası Gündüz'ün anılarından: Oğuz Atay bir ara banyoya gider. Bir süre çıkmaz. Bir sessizlik olur. Seslenirler "Nasılsın Oğuz?" diye. "Sevinmeyin, daha ölmedim" karşılığını verir banyodan. Sonra yine sessizlik olur. Bir şeyler ters gidiyordur. Gündüz kapıyı kırar. Oğuz Atay ölmüştür.

"Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun? Bütün hayatımca bu cam kırıklarını beyin zarımın üzerinde taşımak ve onları oynatmadan son derece hesaplı düşünmek zorundayım."-Tehlikeli Oyunlar

FİKRİYAT
Derlenmiştir.

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN