Arama

  • Anasayfa
  • İlahiyat
  • Ayetel Kürsi Arapça okunuşu ve meali... Ayetel Kürsi’nin faziletleri

Arapça okunuşu ve meali...

Yayınlanma Tarihi: 21.11.2019 12:47 Güncelleme Tarihi: 21.11.2019 19:15
Ayetel Kürsi Arapça okunuşu ve meali... Ayetel Kürsi’nin faziletleri

, ’nin 255. ayetinde yer alır. İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Ayetü’l-kürsi” adıyla anılan bu ayet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çeker. Hakkında pek çok hadis bulunan bu ayetin birçok fazileti bulunur. Peki, Ayetel Kürsi’nin fazileti nelerdir? Ayetel Kürsi nerelerde okunur? İşte Ayetel Kürsi duasının tefsiri ve açıklaması…

Ayetel Kürsi, Bakara Suresi'nin 255. ayetinde yer alır. İçinde Allah'ın kürsüsü zikredildiği için "Ayetü'l-kürsi" adıyla anılan bu ayet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çeker. Hakkında pek çok hadis bulunan bu ayet, şifa ve korunmaya vesile kılındı. İslâm inancının özünü kapsayan kelime-i şehâdet ve ihlâs sureleri yanında bu surelerden daha geniş ve detaylı olarak bu özelliği taşır.

Bu ayet gerçek mâbudu arayanlar için eşsiz ve başka hiçbir kaynaktan elde edilemez bir açıklamadır, delildir.

Fikriyat'ın Kur'an-ı Kerim uygulamasında yer alan seçkin hafızlardan, Ayetel Kürsi'yi dinlemek ve okumak için tıklayın.

AYETEL KÜRSİ ARAPÇA

AYETEL KÜRSİ ARAPÇA OKUNUŞU

Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te'huzühu sinetün velâ nevm,
lehu mâ fissemâvâti ve ma fil'ard, men zellezi yeşfeu indehu illâ bi'iznih,
ya'lemü mâ beyne eydiyhim vemâ halfehüm,
velâ yü-hîtûne bi'şey'in min ilmihî illâ bima şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel'ard,
velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim.

AYETEL KÜRSİ ANLAMI

Rahmân ve rahîm olan Allah'ın adıyla.

"Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür."

Ayetel Kürsi sesli okunuşu ve Türkçe meali:

AYETEL KÜRSİ'NİN FAZİLETLERİ NELERDİR?

Rabbimizin büyüklüğünü ve yüceliğini anlatan Ayetel Kürsi insanları tüm kötülüklerden ve beladan koruyup muhafaza eder. Peki, Ayetel Kürsi'nin faziletleri nelerdir?

"Bu âyet herhangi bir evde okunduğunda, şeytanlar o evi otuz gün süreyle terk ederler ve hiçbir büyücü (sihirbaz) erkek ve hiçbir (büyücü kadın) kırk gece süreyle o eve giremez."

(Darimî, Fedâilü'l-Kur'ân 14)

Sahabe-i Kiram bir gün Kur'an-ı Kerîm'de hangi ayetin daha faziletli olduğunu müzakere ederlerken, Hz. Ali (ra) onlara: " Ayetel Kürsi'den haberiniz yok mu?" diye sorduktan sonra sözlerini şöyle sürdürür: "Allah Resûlü, bana şöyle dedi: 'Ya Ali! Beşeriyetin efendisi Hazreti Âdem (Aleyhisselâm); Arapların efendisi Muhammed'dir. Bunda övünülecek bir durum yok. Sözlerin efendisi Kur'ân, Kur'ân'ın efendisi Bakara Sûresi, Bakara Suresi'nin efendisi ise 'Âyete'l-Kürsi'dir."

(Tirmizî, Fedailü'l Kur'an, 2)

'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bedir gününde savaşıyordum. Derken Allah'ın Resulü'nün ne yaptığını göreyim diye, O'nun yanına vardım. Yanına vardığımda O, secde hâlinde: 'Ya Hayyü Ya Kayyûm' diyor, başka bir şey demiyordu. Sonra savaşa döndüm. Daha sonra Resûlullâh'ın yanına tekrar geldiğimde O, aynı şeyleri söylüyordu. Ben, gidip gelmeye ve O'na bakmaya devam ettim. O da, Allah Teâlâ kendisine fethi müyesser kılıncaya kadar, aynı şeyi söylemeye devam etti."

(Fahreddin er-Râzî, 5/403-404)

Âyetü'l-Kürsî'nin, yola çıkılmadan önce okunması gereken ve kişinin yolculuğu boyunca manevî koruma altında muhafazasını sağlayacak bir ayet-i kerime olduğu belirtilir: "Eserlerde (rivayetlerde) vârid olmuştur ki, bir kimse yola çıkmazdan önce Âyetü'l-Kürsiyi okursa, evine dönünceye kadar başına hiç bir belâ gelmez."

(Buhârî, "Hac", 1)

"Kim ki sabahladığı zaman 'Hâ Mîm' (el-Mü'min) sûresinin üçüncü (dönüş Allah'ındır) ayetine kadar ve Âyetü'l-Kürsî'yi okursa onların ikisinin yüzü suyu hürmetine akşamlayıncaya kadar korunur. Onların ikisini akşamlandığında okursa, onların yüzü suyu hürmetine sabahlanıncaya kadar korunur."

(Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'ân, 2)

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Kim ki her farz namazının arkasında Âyetü'l-Kürsî'yi okursa, onun cennete gitmesine ancak ölmemesi mani olur. (Yani ölürse hemen Cennet'e gider)."

(Beyhakî, Şuabu'l-Îmân, 2/458, No.2395)

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Allah, İmrân oğlu Musa'ya vahiy gönderdi. Âyetü'l-Kürsî'yi her farz namazın akabinde oku. Çünkü onu her farzın akabinde okuyana şükredenlerin kalbini ihsan edeceğim. Zikredenlerin dilini vereceğim. Peygamberlerin sevabını, sıddîklerin amelini vereceğim. Çünkü buna ancak bir peygamber veya sıddîk ya da kalbi iman için imtihan edilen veya Allah yolunda öldürülmesini isteyen devam eder."

(Nesâî, Amelü'l-Yevm ve'l-Leyle)

Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: "Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdular: "Her şeyin bir şerefi var. Kur'an-ı Kerim'in şerefesi de Bakara suresidir. Bu surede bir ayet vardır ki, Kur'an ayetlerinin efendisidir."

(Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 2, (2881).)

AYETEL KÜRSİ NASIL İNDİRİLDİ?

Kur'an-ı Kerim, Peygamber Efendimize 23 yılda parça parça indirildi. Her inen ayette Peygamber Efendimiz tarafından vahiy kâtiplerine yazdırıldı. Tefsir kitaplarında kaydedildiğine göre bu ayet-i kerime indiğinde Peygamber Efendimiz, vahiy kâtiplerinin başında gelen Zeyd bin Sâbit'i çağırarak bu ayet-i kerimeyi yazdırmıştır.

Hazreti Ali'nin oğlu Muhammed bin Hanefiyye'den aktarıldığına göre bu âyet-i kerîme indiğinde yeryüzünde birtakım olağanüstü hâller yaşanmış, dünyada bulunan putlar yere düşmüş, krallar da dengelerini kaybederek taçlarını düşürmüşlerdir.

AYETEL KÜRSİ TEFSİRİ

İçinde Allah'ın kürsüsü zikredildiği için "Ayetel Kürsi" adıyla anılan bu ayet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekti. Hakkında hadisler de bulunan "Ayetel Kürsi", çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır.

Kelime-i şehadet ve ihlâs sureleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ'yı tanıtıyorsa Ayetel Kürsi de, onlardan daha geniş ve detaylı olarak, bu özelliği taşır.

Bir önceki ayette peygamberlerin getirdiği bunca ayet ve "beyyine"ye (imana götüren işaret ve delil) rağmen insanların ihtilâfa düştükleri, kiminin küfrü kiminin imanı tercih ettiği zikredilmişti.

İnsanı imana götüren deliller, aklını kullanarak üzerinde düşüneceği "kendisinde ve yakından uzağa çevresinde (enfüs ve âfâk)", peygamberleri desteklemek üzere Allah'ın onlara lütfettiği mucizelerde ve vahiy yoluyla yapılan "sağlam delillere dayalı sözlü açıklamalar"da görülmektedir. Bu âyet gerçek mâbudu arayanlar için eşsiz ve başka hiçbir kaynaktan elde edilemez bir açıklamadır, delildir.

Şevkânî'nin Buhârî, Müslim, Nesâî, Ahmed b. Hanbel gibi sahih kaynaklardan derlediği hadislerden birkaçı bile bu ayetin önemi hakkında bir fikir edinmeye yeter:

"Hz. Peygamber, Übey b. Kâ'b'a 'Allah'ın kitabından hangi ayet en büyüğüdür.' diye sorup "Âyetü'l-kürsî'dir" cevabını alınca onu tebrik etmiştir."

(Müslim, "Müsâfirîn", 258)

Übey'in hurmasına şeytana tâbi bir cin musallat olmuş; vermeyi, dağıtmayı seven Übey'i bundan vazgeçirmek üzere, hurmayı aşırmaya başlamıştı. Übey mahlûku takip ederek yakaladı. Garip bir şekli vardı. Onunla konuşunca kimliğini ve maksadını anladı. Kendilerinden nasıl kurtulabileceğini sorunca "Bakara sûresindeki kürsü âyeti ile" dedi ve ekledi: "Onu akşamda okuyan sabaha kadar, sabahta okuyan akşama kadar bizden korunmuş olur." Sabah olunca Übey durumu Hz. Peygamber'e aktardı. Resûlullah, "Habis doğru söylemiş" buyurdu.

Buhârî'de de Ebû Hüreyre'den naklen yukarıdakine yakın bir rivayet vardır. Hz. Peygamber'e hadiseyi anlatınca şeytan olduğunu öğrendiği hırsız Ebû Hüreyre'ye şöyle demiştir: "Yatağına yatınca Âyetü'l-kürsî'yi oku, devamlı olarak Allah'tan bir koruyucun olacak ve sabaha kadar sana şeytan yaklaşamayacaktır."

Allah varlığı ezelî, ebedî, zaruri ve kendinden olan, her şeyi yaratan, her şeyin mâliki ve mukadderatının hâkimi, her şeyi bilen ve her şeye kadir olan... Yüce Mevla'nın öz ismidir. Bu öz isim zikredildikten sonra hem O'nun vahdaniyeti (birliği, tekliği) hem de İslâm'ın getirdiği imanın tevhid (Allah'ı birleme, bir bilme) özelliği açıklanmak üzere "O'ndan başka ilah yoktur" buyurulmuştur.

Müşrikler elleriyle yaptıkları putlara tapmakta idiler. Bunlar cansız eşyadan yapılırdı. Canı bile olmayan varlığın ilâh olamayacağını ifade etmek üzere hemen arkasından "O diridir" buyurulmuştur. Evet Allah diridir, O'nun hayat sıfatı vardır ve tıpkı diğer isimleri ve sıfatları gibi bunun da mahiyetini ancak kendisi bilmektedir.

Gerek Araplardaki gerekse diğer kavimlerdeki müşriklerin çoğu büyük bir Allah'a inanmakla beraber bunun yanında –her birine bir işlev tanıdıkları– sözde tanrılara inanmışlardır. Bu inanç tevhide aykırıdır. Tevhidi açıklayarak başlayan ayet, Allah Teâlâ'nın "kayyûm" sıfatını zikrederek "küçük, aracı, özel görevli... tanrılar"a gerek bulunmadığını ifade etmektedir. Çünkü kayyûm, "bütün varlıkları görüp gözeten, yöneten, bir an bile onları bilgi ve ilgisi dışında tutmayan" demektir.

"Onu ne uyku basar ne uyur" cümlesi, hay ve kayyûm sıfatlarını pekiştirmekte ve biraz daha anlaşılmasını sağlamaktadır. Uyku basan veya fiilen uyuyan birinin gözetim, yönetim, koruma gibi işleri yerine getirmesi mümkün değildir. Allah Teâlâ'nın kayyûmluğu kâmil ve kesintisiz olduğuna, daha doğrusu kayyûm sıfatı bunu ifade ettiğine göre O'nu ne uyku basar ne de uyur.

Yerde ve gökte ne varsa –başka hiçbir kimseye değil– O'na aittir; yaratanı da gerçek sahibi de O'dur. Ayetin bu manayı ifade eden parçası "Yalnız O'na aittir" kısmıyla tevhidi öğretirken "başkasına değil" manasıyla de şirkin çeşitlerini reddetmektedir. Çünkü müşrik toplumlar varlıkları yaratılış, aidiyet ve yetki bakımlarından çeşitli tanrılar arasında paylaştırmışlar; meselâ yıldız, gök, yer... tanrılarından söz etmişlerdir.

"Yerde ve gökte" tabiri Arapçada "bütün varlıklar" manasında kullanılmakta, adına yer ve gök denilmeyen veya maddî manada yere ve göğe dahil bulunmayan mekânlar ve buradaki varlıklar da bu ifadenin içine girmektedir.

Allah'a ortak koşan kâfirlerin bir kısmı, bu ortakların O'na denk olduklarına değil, O'nun nezdinde reddedilemez şefaat, geri çevrilemez aracılık hakkına sahip bulunduklarına inanmakta ve putlara bu anlayış içinde tapınmaktadırlar. "Allah katında, O izin vermedikçe hiçbir kimse şefaat edemez" manasındaki cümle bu inancın asılsızlığını ortaya koymakta; şefaatin de izne bağlı bulunduğunu, O izin vermedikçe ve dilemedikçe kimsenin böyle bir yetki ve imkâna sahip olamayacağını özlü ve etkili bir şekilde zihinlere yerleştirmektedir.

Allah katında kendisine şefaat izni verilenlerin durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağrılan şeref konuklarınınkine benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve belirleyen onlar değildir. Ancak bu merasimi tertipleyenlere göre onlar, şerefli, saygıya lâyık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir imtiyaz verilmiştir. Allah katında şefaatlerine izin verilecek olanlar da Allah'a yakın ve sevgili kullar olacaktır. Allah'tan başka bütün şuur ve bilgi sahiplerinin bilgileri sınırlıdır, doğru da yanlış da olmaya açıktır. Bu genel gerçek şefaat meselesine uygulandığında kimin şefaate lâyık olduğunun da ancak Allah tarafından bilineceği anlaşılır. Çünkü dış görünüşü (mâ beyne eydîhim) itibariyle şefaate lâyık görülenlerin, kullar tarafından görülemeyen ve bilinemeyen iç yüzleri (mâ halfehüm) itibariyle böyle olmamaları mümkündür.

Allah birdir ve yalnızca O ibadete lâyıktır; çünkü O'ndan başka olmuşu, olacağı, gizliyi, açığı, geçmişi, geleceği, görüleni, gaybı bilen yoktur. Kürsî (kürsü), "koltuk, sandalye, taht" anlamlarına gelir. Mecazi olarak saltanat, hükümranlık, mülk manalarında da kullanılmaktadır. Allah Teâlâ'nın üzerine oturulan maddî alet manasında kürsüsü olamayacağından –bu O'nun bizzat açıkladığı yüce sıfatlarına aykırı düştüğünden– burada kürsüden bir başka mananın kastedilmiş olması gerekir. Esasen Kur'an'da Allah'a nispet edilen, "Allah'ın..." denilen her şeyi, O'nun varlığına dahil veya kullandığı bir şey olarak anlamak da doğru değildir. Meselâ "Allah'ın evi, Allah'ın ruhu, Allah'ın emri, Allah'ın kölesi" tamlamalarında Allah'a ait olan şeyler böyledir. Bunlar ne O'nun varlığının bir parçasıdır ne de kullandığı araçlardır; önem ve şereflerinden dolayı "O'nun" diye tanımlanmışlardır.

İbn Abbas'a göre kürsüden maksat ilimdir. O'nun ilmi her şeyi kaplar. Âyetin bu kısmını, "kürsüden maksat O'nun hükümranlığıdır ve buna sınır yoktur, hiçbir şey O'nun dışında kalamaz" veya "Allah semavatı, arzı, arşı Kur'an'da zikretmiş, fakat bunlardan maksadın ne olduğunu açıklamamıştır. Kürsüsü de böyle bir varlıktır, yerleri ve gökleri içine alacak kadar geniştir. Ne ve nasıl olduğunu ise ancak kendisi bilmektedir." şeklinde anlamak mümkündür.

Yüce, kâmil, eşsiz sıfatlarının bir kısmı ayette zikredilen yüce Allah'a, kulların sonsuz gibi gördükleri kâinatı korumak, gözetmek ve yönetmek elbette güç gelmeyecek, O'nu yormayacak, meşgul bile etmeyecektir. Çünkü O yücelerden yücedir, kimse bilmez nicedir.

Fikriyat'ın Kur'an-ı Kerim uygulamasında yer alan seçkin hafızlardan, Ayetel Kürsi'yi dinlemek ve okumak için tıklayın.

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN