Modern Çağda "Apoletlerden Soyunma" Sanatı
Vav TV ekranlarında izleyiciyle buluşan "Düşünce ve Hayat" programı, modern insanın anlam krizine kadim bir pencereden, tasavvufun irfan yüklü lügatinden cevaplar aramaya devam ediyor. Ekrem Demirli, bu hafta hem yeni çıkan eseri "Tasavvufu Düşünmek: Bir Lokma, Bir Hırka, Bir Akıl" ekseninde hem de iman-bilim geriliminden insanın yeryüzündeki "düşüş" serüvenine kadar uzanan geniş bir yelpazede zihin açıcı tespitlerde bulundu.
İnsanlık tarihi, bir bakıma insanın kendini arama tarihidir. Ancak modern zamanlar, bu arayışı "daha çok tüketmek" ve "daha çok görünmek" üzerine kurguladı. İşte tam bu noktada Prof. Dr. Ekrem Demirli, tasavvufun o meşhur, bazen yanlış anlaşılan, bazen de içi boşaltılan "bir lokma, bir hırka" düsturunu, bugünün diliyle yeniden şerh ediyor. Bu şerh, bir fakirlik güzellemesi değil; aksine insanın hakikatine ulaşabilmesi için üzerindeki fazlalıklardan, yani "apoletlerinden" kurtulma çağrısıdır.
🔸Prof. Dr. Demirli, kitabına da ismini veren bu üçlemeyi, İslam'ın temel ibadetlerinin batıni (içsel) manalarıyla irtibatlandırarak şu şekilde formüle ediyor:
"Bir Lokma", oruçtur. Modern dünya, insanı tükettikleriyle tanımlar. "Ne yiyorsan osun" diyen bir çağa inat oruç, "Yemeksiz ben kimim?" sorusunu sorar. Bedeni ayakta tutan gıdayı asgariye indirdiğimizde, geriye kalan "ben"in niteliği nedir? Bir lokma felsefesi, tokların dünyayı yıktığı, açların ise sadece sustuğu bir dünyada, insanın biyolojik ihtiyaçlarının ötesindeki manevi kimliğini hatırlatır.
"Bir Hırka", hacdır. Hırka, burada sembolik bir "libas"tır (elbise). İnsanlar toplum içinde statülerini, makamlarını, zenginliklerini üzerlerindeki kıyafetlerle, yani mecazi anlamda "apoletleriyle" gösterirler. Hac ibadeti ise ihram ile tüm bu sınıfsal farkları ortadan kaldırır. Demirli'nin ifadesiyle; "Hırka giymek marifet değildir; asıl mesele o hırkayı, o ceketi, o apoletleri çıkarabilmektir." İnsan, ancak bu toplumsal kabuklarından soyunduğunda, "kul" olan özüne temas edebilir.
"Bir Akıl" ise namazdır. İnsanın Allah karşısındaki duruşu, tefekkürü ve şuurudur. Namaz, aklın en üst perdeden "Huzur"da olma halidir.
🔸Bu üçleme, sadece dervişlerin değil, modern insanın da çıkmazlarına bir reçete sunar. Çünkü birbirimizle konuşamıyor, anlaşamıyoruz. Demirli'nin verdiği o muazzam örnekteki gibi; "Sen ceketini çıkarırken ben paltomu giyiyorsam, biz karşılaşamayız." İletişim ve hakiki buluşma, eş zamanlı bir "soyunma"yı, yani egolardan ve ön yargılardan arınmayı gerektirir.
🔸Programın en can alıcı bölümlerinden biri, asırlardır süregelen "Bilim Tanrı'yı kanıtlar mı, reddeder mi?" tartışmasına ayrıldı. Ekrem Demirli, bu konuda Kantçı bir perspektifi hatırlatarak, bilimin sınırlarını net bir şekilde çizdi.
Bilim, olgular dünyasıyla ilgilenir. Tanrı'nın varlığı veya yokluğu ise laboratuvarın, teleskobun veya matematiksel denklemlerin konusu değildir. Demirli'ye göre; "Ateizmin de teizmin de bilimsel bir delili yoktur. Pozisyonumuz en fazla agnostisizm (bilinemezcilik) olabilir bilimsel açıdan." Ancak tam burada "iman" devreye girer. İman, bilimin bittiği yerde başlayan bir "sıçrama"dır.
🔸Demirli, "İnanıyorum çünkü saçma (absürt)" sözüne atıf yaparak, buradaki "saçma"nın mantıksızlık değil, "transandantal" (aşkın) bir durum olduğunu vurguladı. Din, insan aklının ürettiği bir kurgu değildir; o, aklı aşan, "müteâl" bir alandan gelir. Eğer Tanrı, matematiksel bir kesinlikle, 2+2=4 eder gibi kanıtlanabilir olsaydı, o zaman imandan değil, sadece "bilmekten" söz ederdik. Oysa din, bir "görülmeyene iman" (gayb) meselesidir.
🔸Bugün "bilim adamları Tanrı yoktur dedi" ya da "bilim Tanrı'yı kanıtladı" şeklindeki popüler söylemlerin, felsefi derinlikten yoksun olduğunu belirten Demirli, "Biz Tanrı'yı doğada bulmadık ki, doğa bilimlerindeki bir teoriyle O'nu kaybedelim" diyerek, inancın varoluşsal köklerine işaret etti.
🔸Modern insanın dine bakışındaki bir diğer yanılgı, ahiret inancını sadece bir "hesaplaşma" ve "rövanş" alanı olarak görmesidir. Yeryüzünde adaleti bulamayan, haksızlığa uğrayan insanın, "Öbür tarafta görüşeceğiz" demesi, insani bir teselli olabilir; ancak dinin vadettiği hakikat bundan çok daha büyüktür.
🔸Ekrem Demirli, ahiretin bir "devamlılık" ve "süreklilik" fikri olduğunu hatırlattı. Din, hayatın ölümle kesintiye uğramadığını, ölümün bir yok oluş değil, bir köprü olduğunu söyler. Bu köprünün sonu ise sadece mahkemeye değil, "Vuslat"a, yani Allah'a kavuşmaya çıkar. Demirli'nin şu tespiti oldukça sarsıcıydı:
"İnsanların inancını, yeryüzündeki hırslarının ve intikam duygularının bir tatmin aracı haline getirmemesi gerekir. Ahiret, Allah'a dönüştür; birbirimizle kavga etmenin devamı değildir."
🔸Sohbetin en özgün teolojik yorumu, insanın yaratılış serüveni üzerineydi. Kur'an-ı Kerim'de geçen "Biz insanı Ahsen-i Takvim (en güzel suret) üzere yarattık, sonra onu Esfel-i Safilin'e (aşağıların aşağısına) indirdik" ayeti, genellikle bir "düşüş" ve "cezalandırma" hikayesi olarak okunur. Hristiyan teolojisindeki "ilk günah" ve "kovulmuş insan" imgesi, ne yazık ki İslam düşüncesini de etkisi altına almıştır.
🔸Ekrem Demirli, bu yerleşik algıyı yerle bir eden bir "ziraat metaforu" sundu: "Allah insanı en güzel kıvamda yarattı ve sonra vazgeçip onu cezalandırdı mı? Haşa. Buradaki indirme, bir düşüş değil, bir ekimdir. İnsan bir tohumdur. Tohum, neşvünema bulsun, filizlensin, ağaç olsun diye toprağın en altına, yani esfel-i safiline gömülür. Toprak (dünya), tohumun (insanın) potansiyelini açığa çıkardığı yerdir."
🔸Bu bakış açısı, insanı "suçlu" ve "kirlenmiş" bir varlık olmaktan çıkarıp, gelişmekte olan, potansiyelini gerçekleştirmeye çalışan "mübarek" bir varlık konumuna yükseltir. Dünya, bir sürgün yeri değil, bir "kemal bulma" tarlasıdır.
🔸Nihayetinde, insanı tohumdan ağaca, hırkadan çıplaklığa, dünyadan ahirete taşıyan güç Demirli'ye göre, "Cemal"dir, yani Güzellik'tir.
🔸Allah "el-Cemil"dir (Mutlak Güzel) ve güzeli sever. İnsanın yeryüzündeki tüm arayışları, aslında o mutlak güzelliği arama çabasıdır. Simurg'un kanadından bir tüy gören kuşların pervasızca ona uçması gibi, insan da İlahi güzelliğin çekimine kapılmıştır.
🔸Ekrem Demirli, Allah'ın "Celal" (Ulaşılmazlık/Azamet) ve "Cemal" (Güzellik/Lütuf) sıfatları arasındaki dengeyi şöyle kurdu:
"Eğer sadece Celal olsaydı, Allah ulaşılmaz olurdu ve biz umutsuzluğa düşerdik. Ama Cemal ismiyle O, yüzünü bize dönmüştür. Bir mıknatıs gibi bizi kendine çeker. Biz güzeli severek aslında kendimizden çıkarız, egomuzun hapishanesinden kurtuluruz."
🔸"Düşünce ve Hayat" programında Prof. Dr. Ekrem Demirli'nin anlattıkları, sadece akademik bir teoloji dersi değil, aynı zamanda bir hal çağrısıydı. İnsanın "üretim ve tüketim" rakamlarına indirgendiği bu çağda; bir lokma ile yetinmenin, bir hırkayı çıkarıp atmanın ve aklı "Büyük Hakikat"e yöneltmenin özgürlüğü üzerine düşünmeye davet ediliyoruz.
🔸Belki de hakikat, masaldaki o yılanın üzerindeki kırk kat deriyi soyup altından o güzel genci çıkarması gibi; bizim de üzerimize yapışan ünvanlardan, ön yargılardan ve dünyevi hırslardan soyunmamızda gizlidir. Zira "Bir ceketim var, alır giderim" diyebilmek için bile, önce o ceketin içini dolduran bir "insan", sonra da o ceketten vazgeçebilecek bir "yürek" gerekir.