Beraat ve Merhamet: Tevbe Suresi Işığında Bir Medeniyet Okuması
Kur'an-ı Kerim'in nüzul sürecine aşina olanlar, vahyin sadece uhrevi bir sesleniş değil, aynı zamanda hayatın en sıcak, en çetin anlarına müdahil olan bir inşa süreci olduğunu bilirler. Hicretin dokuzuncu yılı, Medine İslam Devleti'nin rüştünü ispat ettiği, ancak tehlikelerin henüz tamamen bertaraf edilmediği sancılı bir dönemeçti. İşte tam bu "Saatü'l-Usre" denilen, Tebük Seferi'nin tozunun dumanına karıştığı günlerde, semadan inen ayetler, kıyamete kadar sürecek bir hukuk ve ahlak manifestosunun temellerini atıyordu. Tevbe Suresi'nin ilk ayetleri, zahirde bir savaş ilanı ve "bera" bildirisi gibi görünse de, batınında muazzam bir adalet, estetik ve insaniyet dersi barındırmaktadır.
VAV TV ekranlarında, Doç. Dr. Selim Çakıroğlu'nun sunumu Prof. Dr. Kerim Buladı ve Eğitimci - Yazar Ali Rıza Temel'in katkılarıyla yayınlanan "Kur'an Yolu" programında bu hafta Tevbe Suresi'nin ilk ayetleri konuşuldu. Program konukları, İslam'ın savaşta bile düşmana mühlet tanıyan, sığınma hakkı veren ve anlaşmalara sadakati "namus" sayan evrensel hukukunu ayetler ışığında değerlendirdi.
➡ Medine döneminin sonlarına doğru, Hicretin 9. yılında nazil olan Tevbe Suresi, Kur'an tertibinde nev-i şahsına münhasır bir yere sahiptir. 114 sure arasında başında "Bismillahirrahmanirrahim" bulunmayan yegâne sure oluşu, onun muhtevasıyla doğrudan ilişkilidir. Zira besmele bir "eman"dır; rahmet ve emniyetin teminatıdır. Oysa bu sure, anlaşmalarını defalarca bozan, Müslümanların varlığına kasteden müşriklere karşı Allah ve Resulü'nden gelen kesin bir ihtar, bir "ültimatom" ve diplomatik bir "nota" niteliğindedir. Celal ile rahmetin aynı anda zikredilmemesi, surenin bu sert başlangıcının bir gereğidir.
➡ Bu ihtar, savaşın en hararetli anında dahi hukuku, ahde vefayı ve yaşatma idealini önceleyen bir medeniyet tasavvurunun ilanıdır.
➡ Surenin bir diğer adı olan "Berae", bir şeyden beri olmak, uzaklaşmak ve ilişik kesmek manalarına gelir. Burada kastedilen, artık Kabe'nin ve çevresinin şirkten arındırılması, putperestliğin sembollerinin o mukaddes beldeden temizlenmesidir. Hz. Ebu Bekir'in (RA) Hac Emiri, Hz. Ali'nin (RA) ise bu ayetleri tebliğ eden bir elçi olarak gönderildiği o büyük Hac gününde (Hacc-ı Ekber), müşriklere şu mesaj verilmiştir: "Allah ve Resulü, müşriklerden beridir."
➡ Lakin bu keskin ayrışma, derhal kılıçlara sarılmayı emretmez. Kur'an, düşmanına bile düşünme payı bırakan eşsiz bir tolerans sergiler: "Yeryüzünde dört ay daha dolaşın." Bu mühlet, "başınızın çaresine bakın" demek değil; "düşünün, taşının, kararlarınızı gözden geçirin, eşyalarınızı toplayın ve kendinize bir yol çizin" demektir. Güç ve iktidar Müslümanların eline geçmiş olmasına rağmen, ani bir baskınla (gafil avlayarak) değil, açık bir süre tanıyarak düşmanı uyarmak, İslam savaş hukukunun asaletini gösterir. Zira İslam'ın gayesi insanı yok etmek değil, hakikatle arasındaki perdeleri kaldırmaktır.
➡ Surenin belki de en çarpıcı noktalarından biri, toptancı bir yaklaşımdan uzak durmasıdır. "Müşrikler" denilip geçilmemiş, anlaşmalarına sadık kalanlar ile hainler birbirinden titizlikle ayrılmıştır. Ayet-i kerime, Müslümanlara karşı yükümlülüklerini yerine getiren ve düşmanla işbirliği yapmayan müşriklere dokunulmasını yasaklar. Onlara verilen söz, süresi bitene kadar "namus" kabul edilir.
➡ "Söz namustur. Dürüstlükte hata etmek, yanlışlıkta hata etmekten evladır." Karşı taraf müşrik dahi olsa, Müslüman, imzasının ve sözünün arkasında durmakla mükelleftir. Çünkü ayetin ifadesiyle; "Allah müttakileri (sorumluluk bilinciyle hareket edenleri) sever." Buradaki takva, sadece ibadetlerdeki hassasiyet değil, uluslararası ilişkilerde ve diplomasi de dahi sözüne sadık kalma erdemidir.
➡ Çokça tartışılan ve bağlamından koparılan "Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün" emri, aslında bu dört aylık mühlete ve tüm uyarılara rağmen düşmanlıkta, ihanette ve savaşta ısrar eden azılı müşriklere yöneliktir. Bu, meşru müdafaa hakkının en keskin ifadesidir.
➡ Fakat bu "kılıç ayeti"nin hemen ardında, yine rahmet kapısı aralanır: "Eğer tövbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın." Burada İslam, düşmanını yok etmeyi değil, onu kazanmayı hedefler. Şirkten vazgeçip hakikate yönelen herkes, geçmişine bakılmaksızın "din kardeşi" kabul edilir ve dokunulmazlık kazanır.
➡ Tevbe Suresi'nin 6. ayeti ise, insan hakları evrensel beyannamelerinin çok ötesinde bir ufuk çizer: "Eğer müşriklerden biri senden eman (sığınma) dilerse, Allah'ın kelamını işitip dinleyene kadar onu koruma altına al."
➡ Müslüman, kendisine sığınan düşmanını sadece öldürmemekle değil, ona hakikati anlatmakla, sonra da onu "güven içinde olacağı yere kadar ulaştırmakla" yükümlüdür. Sadece kapıyı açmak yetmez; o kişi ikna olmasa, Müslüman olmasa bile, can güvenliğinin sağlandığı bölgeye kadar ona refakat etmek bir emirdir.
➡ Bugün Gazze'de ve dünyanın pek çok yerinde savaş ahlakının ayaklar altına alındığı, beyaz bayrak kaldıranların dahi katledildiği, ambulansların vurulduğu bir çağda; 1400 yıl öncesinden gelen bu ses, insanlığın yitirdiği vicdanın ta kendisidir.
➡ Tevbe Suresi, besmelesiz başlayan celalli yapısına rağmen, satır aralarında muazzam bir merhamet örgüsü barındırır. Bu sure bize öğretir ki; İslam'da güç, zorbalığın değil, adaletin aracıdır. Müslüman, savaşta bile hukuku olan, düşmanına "eman" verebilen, sözünü namus bilen ve insanı yaşatmayı gaye edinen kimsedir.
➡ Bugün dünyaya hakim olan kaosun ilacı, ne salt askeri güç ne de kuru diplomasidir. İhtiyaç duyulan şey, Tevbe Suresi'nde kodları verilen o yüksek ahlakın, Müslümanlar tarafından yeniden ve hakkıyla temsil edilmesidir. Zira dünya İslam'a, İslam ise onu doğru temsil edecek "müttaki" şahsiyetlere muhtaçtır.