Gidenlerin gözünden Kudüs şahitliği
Bir şehri yalnızca taştan, topraktan ve mimari yapılardan ibaret görmek onun ruhuna haksızlık olur; şehirler asıl anlamını o sokaklarda yürüyen insanların kalbinde bıraktığı izlerde bulur. 'Kudüs'e neden gitmeliyiz?' diye yola çıkmıştık, şimdi en gerçekçi kısma geldik. Biz neden gitmemiz gerektiğini kendi penceremizden anlattık ama asıl cevabın oraya gidenlerin gözlerinde saklı olduğunu da biliyoruz. Bu yazıda yola düşenlerin hikayelerine odaklanıyoruz. Gitmeden önceki beklentileri neydi, dönerken heybelerinde hangi duyguları getirdiler? Kudüs'ün taş sokakları, kadim mahalleleri ve canlı tarihi, orayı adımlayanların dünyasında nasıl bir karşılık buldu?
18 Yaşındaki İlahiyat Öğrencisi Nisan'ın Gözünden Kudüs
Kudüs'ün kadim sokaklarında adımlamak, o mukaddes havayı solumak her yürekte bambaşka bir inşirah, derin bir yankı uyandırır. Sözü ilk olarak, gencecik yaşında o bereketli topraklara yüz süren 18 yaşındaki İlahiyat öğrencisi Nisan'a bırakıyoruz. Onun için bu kutlu sefer, zihnine örülen suni duvarların yıkıldığı ve varlık gayesini yeniden idrak ettiği sarsıcı bir uyanış hikayesi:
"Mescid-i Aksa'ya ilk girdiğimde hayatı hissettim. Hayatın yaşanılabilir olduğunu ve benim için en güzel yaşam amacının Mescid-i Aksa olduğunu hissettim. Öncesinde 'gidemem' dediğim yer, şimdi 'defalarca gitmeliyim' dediğim yer oldu. Öncesinde 'yapamam' dediğim ne varsa, şimdi 'hepsini Kudüs için yapmalıyım' diyorum. Kudüs'teki kırılma anlarımdan biri, Mescid'e giremeyince otele dönüş yolunda yaşlı bir Filistinlinin (ki muhtemelen yaşı İsrail devletinden daha büyüktü) beni durdurması oldu. Onca kalabalığın arasında Türk olduğumu anlayıp bana, 'Durma Türk, denemeye devam et, Allah bize yeter!' dedi. O an amcanın gözlerinde umudu gördüm. Yüz yıldır kan ağlayan gözlerde bir umut ışığı olabilmiştik. O zaman Rabbime bir kez daha şükrettim ve 'İyi ki buradayım.' dedim."
İlk kıblemizi uzaktan sevmekle yetinmeyip bizzat o avluya yüz sürenlerin en çok vurguladığı his, şüphesiz "baba evine dönmüş olma" hissiyatıdır. Nisan da o taş sokaklarda, aradaki kilometrelerce mesafeye rağmen İslam'ın sinesinde hiç silinmeyen o köklü kardeşlik bağını şu samimi sözlerle aktarıyor:
"Oradayken en çok kendi evimdeymiş gibi hissettiğim anlardan biri de tanımadığım Filistinli insanların Türk olduğumu anlayınca yaşadıkları sevinçleri, ben kapılardan giremeyince benimle birlikte üzülmeleriydi. Yıllardır görmediğim kardeşlerimle tanışıyordum adeta. Oradaki insanların hepsi, ziyaretini beklediği yakınlarını karşılar gibi karşıladılar bizi. Ve en çok da çocuklar... Dikenli tellerin arasında açan çiçekler gibiydi her biri. İçlerinde bulundukları durum ne kadar zor olsa da acıya meydan okurcasına bir gülüş vardı yüzlerinde. Onların gülüşünü görünce benim de yüzümde bir tebessüm oluşuyordu. Ve onlar neşeleriyle bizi direnişe davet ediyorlardı. 'Konfor alanından çık ve Mescid-i Aksa için, evin için direnişimize katıl.' diyorlardı adeta..."
Bu eşsiz vuslat, Nisan'ın yalnızca bakış açısını değil, kalbinin en derin köşesindeki Kudüs şuurunu da bütünüyle ihya etmiş. Bugün "Acaba gitsem mi, başıma bir iş gelir mi?" diyerek vehimlere kapılanlara, kalbinde filizlenip ulu bir çınara dönüşen o hakikatin gölgesinden şöyle sesleniyor:
"Gitmeden önce her ne kadar Kudüs derdiyle dertlenmiş ve Kudüs'ü kalbinde taşıyan biri olsam da onu tam hissedemiyormuşum. Aslında öncesinde kalbime Mescid-i Aksa sevgisinin tohumunu ekmişim, onu görene kadar sulayıp büyüttüğümü zannetsem de o tohumun yeşermesi için ihtiyaç duyduğum şey, Mescid-i Aksa'yı dünya gözüyle görmekmiş. Mescid-i Aksa'yı görür görmez sanki gözlerimden kalbime doğru yaşlar aktı ve Rabb'im bahşetti o tohumun muhtaç olduğu ab-ı hayatı. Kalbimdeki tohum, köklü bir çınara dönüşmüştü artık. Kalbinde Kudüs'ü taşımak isteyen herkes gidip onu görmeli, vesveselerden sıyrılıp harekete geçmeli. Zaten başımıza gelebilecek en kötü şey, Mescid-i Aksa derdiyle dertlenmemek olur ve bu beladan kurtuluş, Mescid-i Aksa yollarına adım atmaktır."
30 Yaşındaki Bir Psikiyatristin Gözünden Kudüs
Kudüs; zihinlerdeki duvarların yıkıldığı, insanın kendi ruhuyla ve inancıyla en saf hâliyle yüzleştiği bir aynadır. İnsan psikolojisinin, duyguların ve zihnin derinliklerini meslek edinen 30 yaşındaki çocuk ve ergen psikiyatristimiz için de bu yolculuk, Kur'an'ın rehberliğinde şekillenen şuur dolu bir uyanış olmuş. O, kalplerdeki yersiz korkuyu Haşr Suresi'nin ışığında dağıtırken, Filistin halkının o onurlu duruşu karşısında kendi hayatının konforundan nasıl utandığını ve hayat arkadaşıyla orada buluştuğu o eşsiz vuslatı şöyle kaleme alıyor:
"Zihnimde hiçbir zaman 'gidilemez/tehlikeli' algısı yoktu. Niyetimi çok önceden almış fakat Ekim 2023 ile birlikte bir süreliğine kapanan yolların açılmasını beklemiştim. O kadar cahil ve körmüşüm ki… Aslında yollar hep açıkmış, ben kapandığını sanmışım. Sonra nasip olan ilk fırsatta düştüm yollara. Muhtemel odur ki okuduğum peygamber tarihi, bana karşımda muhatap olduğum insanların her zaman korkak olduğunu öğretmişti. Haşr Suresi bize diyordu ki: 'Onlar toplu olarak sizinle savaşamazlar; ancak müstahkem kaleler içinde veya siperlerin/duvarların arkasından korka korka savaşırlar. Kendi aralarındaki çatışmaları ise çok şiddetlidir. Sen onları dışarıdan birlik içinde sanırsın; halbuki kalpleri darmadağınıktır. Çünkü onlar, akıllarını kullanamayan bir güruhtur.' Korku onların kalbindeydi, Müslümanların değil. 'İyi ki gitmişim.' dediğim çok an oldu ama bütün anların tek bir ortak noktası var: Müslüman halkın bizi gördüğünde göğüslerinin kabarışı ve gözlerinden okunan 'Kardeşlerim bizi unutmamış, gelmişler.' bakışı. İlk seferimde nasıl da mahcup olmuştum onlara karşı... Bize göre yokluk içinde olan halk, zaten yok olan ekmeğini paylaşıp onlara destek olduğumuz, Mescid-i Aksa'nın avlusunu boş bırakmadığımız, Kudüs'ün sokaklarında dolandığımız için teşekkür ederlerken içten içe nasıl da özür dilemiştim bu onurlu halktan. 'Ah bir bilseniz bizlerin nasıl konforlu hayatlarda yaşadığını, böyle teşekkür eder miydiniz bize?' diye içim içimi yemişti. İkinci seferimi evlendikten 5 ay sonra kıymetli beyzadem ile gerçekleştirdim. Ne balayı ne deniz tatili istemiştim… Geçen sene 'Benimle Kudüs'e gelecek bir hayat arkadaşı' için dua ettiğim topraklara dava arkadaşım ile geri gelmiştim. Şimdi ikimizin de yemek sofrasında konuştuğu tek bir konu vardı: Kudüs. Hayalim odur ki; ahirette dev ekranlarda hayat hikâyem izlenirken 'Canım Rabb'im, Mescid-i Aksa seferimin olduğu anları yavaş geçebilir miyiz?' diyebilmek. Niyazım odur ki, karınca misali tarafımı belli ettiğim bu Kudüs seferinin hatırına cennete girebilmek."
Bu öyle bir şuur uyanışıdır ki, insanı yalnızca kendi yaşantısını sorgulamaya itmekle kalmaz; aynı zamanda yeni bir dil öğrenmeye, omuzlarındaki ümmet yükünü idrak etmeye ve bambaşka bir hissiyata sürükler:
"Öncelikle kendi hayatım ve Kudüs'teki Müslümanların hayatlarını kıyasladım. Onlarla aynı cennete talip olduğumu idrak etmem biraz zamanımı aldı. Kendi hayatımdan utandım. Arapça öğrenmeye başladım. Döndükten sonra aylarca Kudüs'ün bereketini hayatımda hissettim. Kalbimde ne değişti bilemiyorum ama çok daha duygusal biri oldum. Eskiye nazaran çok sulu gözüm... 'Şu an gitsem başıma bir iş gelir mi?' Neden gelsin? Türkiye'de başımıza bir iş gelmeyeceğinin garantisi var mı? Bu soruyu zihnimde tezahür edemiyorum. Neden gelsin ki? Çünkü orada savaş olduğunu mu düşünüyorsunuz? Eğer öyle düşünüyorsanız o kadar üzülürüm ki... Bir asır önce dedelerimize ait olan topraklardan bihaber oluşumuza yanarım ki, ah nasıl yanarım... Kulunu imtihan eden ama imtihan ederken dahi yanında olan, destek olan, imtihan ettikten sonra gönlünü alan Canım Rabbim; bağışlayan, koruyup kollayan Allah'ım... Beni Mescid'ine kabul ettiğin için sana şükürler olsun."
37 Yaşında Bir Öğretmenin Gözünden Kudüs
Kudüs, misafirlerini bazen sükûnetle, bazen de meşakkatli bir sabır imtihanıyla karşılar. Zira o kutlu beldeye atılan her adım, aynı zamanda görünmez bir manevi nöbetin, bir "ribat"ın parçasıdır. Söz sırası, 37 yaşındaki bir öğretmenimizde. Onun hikâyesi, sınır kapısında yaşanan o zorlu imtihanın ardından, Mescid-i Aksa'ya kavuşurken hissedilen o çocuksu ve tarifsiz coşkuya uzanıyor:
"Kudüs'te benim için ilk kırılma anı sınır noktasında başladı. Sanırım yeteri kadar burada olmanın, ribat tutmanın önemini anlayamamışım ki Rabbim beni sınır kapısında tek başıma üç saat bekletti. Oradaki kapıdan pasaportumla çıkacaklar diye beklerken gözlerimi kapıya dikip yaşadığım tedirginliği unutamam. Ama inanılmaz bir güç ve teslimiyet veriyor Rabbim. Elhamdülillah, sonunda getirip pasaportu verdiler ve elleriyle 'geç' işareti yaptıkları an neyi kazandığımı derinden hissettim. Yüzüme aniden bir mutluluk geldi ve herkese teşekkür ederek koşa koşa taksiye gittim; grubum gitmişti. Gideceğim otelin adını söyledim ve atladım taksiye. Yolda uzaktan Mescid-i Aksa'yı gördüm. Taksici anlatıyordu, ben hep gülüyordum ve 'Ne kadar güzel, muhteşem, inanılmaz!' gibi sözler söyleyerek giriş yaptım, elhamdülillah. Bu hissi Mescid-i Aksa'ya girerken de hissettim, hiç unutamıyorum o neşeyi, o coşkuyu ve çocuklar gibi sevinci. İçeriye girdiğimde hissettiğim şey, uzun zamandır beni bekleyen birine kavuşma hissini andırıyordu."