Cahiliye devrinde himaye
Himaye, İslam öncesi Arap toplumunda güvenliği sağlayan en önemli sosyal kurumlardan biriydi. Merkezi bir otoritenin bulunmadığı kabile düzeninde bireylerin can ve mal emniyeti büyük ölçüde himaye ilişkilerine dayanıyordu. Ticaret kervanlarının korunmasından mazlumların haklarının savunulmasına kadar geniş bir işlev üstlenen bu gelenek, İslam'ın gelişiyle birlikte hukuki bir çerçeve kazanarak eman ve zimmet gibi kurumlarla yeniden şekillendi. İşte Cahiliye devrini şekillendiren en güçlü anlayışlardan biri...
▶ Himaye, sözlük anlamı olarak bir kimseyi korumak, muhtemel tehlikelere mani olmak anlamlarına gelir. Terim anlamı ise bilhassa eski Arap toplumunda asabiye bağlarıyla ilişki içerisinde olan insanların birbirlerini koruması geleneği ifade edilir. Cahiliye devrinde bir kimse, bağlı bulunduğu kabile tarafından diğer kabilelerden gelebilecek zararlara karşı korunur.
▶ Bu gelenek, Araplar arasında güvenlik ve dayanışmayı temsil eden önemli bir sosyal kurum niteliğindeydi. Himaye eden kimseye 'hami' veya 'hafir' denmekteydi.
▶ İslam'ın ortaya çıkışıyla birlikte himayecilik daha sistematik bir şekle büründü. Himayecilik eman ve ahid anlayışıyla yer değiştirdi; asabiye bağlarının önemi ümmet kardeşliğine dönüştü. İslam ülkesine gelen yabancı bir kimseye geçici süreyle verilen teminat için eman veya ahid kavramları kullanılmaya başlandı. Böylece kişi, belirli bir süre boyunca can ve mal güvenliği altında bulunabiliyordu.
▶ Bunun yanında gayrimüslimler de cizye ödeyerek İslam toplumunun sürekli koruması altına girebiliyor ve devletin vatandaşı olarak yaşamlarını sürdürebiliyordu. Bu hukuki statü "zimmet", bu korumadan yararlanan kişiler ise "zimmi" olarak adlandırılmıştı. Böylece himaye, sadece kabileler arasındaki geleneksel bir uygulama olmaktan çıkarak devlet eliyle yürütülen hukuki bir güvence sistemine dönüştü.
▶ İslamiyet öncesi Arap Yarımadasında merkezi bir otorite bulunmadığı için güvenliği sağlayacak ortak bir birimden de söz etmek mümkün değildi. Her kabile kendi güvenliğinden sorumluydu. Bu durum, kabileler arasında sürekli bir güvensizlik ortamının oluşmasına neden olmuştu.
▶ Özellikle ticaretle uğraşan insanlar için güvenlik hayati önem taşıyordu. Çünkü Arap Yarımadasının ekonomik hayatı büyük ölçüde ticaret kervanlarına dayanıyordu.
▶ Kervanlar farklı kabilelerin topraklarından geçerken saldırıya uğrama ihtimali oldukça yüksekti. Bu sebeple tüccarlar, geçecekleri bölgelerde kabile reislerinden veya kabilenin ileri gelenlerinden himaye talep ederdi. Koruma karşılığında geçiş hakkı anlamına gelen "hakku'l-murur" isimli bir ücret ödenir ve böylece yolculuk güven içinde tamamlanırdı.
▶ Himaye ilişkisi yalnızca maddi bir anlaşma değildi. Hami ile korunan kişi arasında sosyal statü bakımından da bir denklik gözetilirdi. Himaye veren kişinin şerefli ve itibarlı olması beklenirken, himaye isteyen kişinin de toplum içinde belirli bir saygınlığa sahip olması önemsenirdi. Büyük ticaret kervanlarının korunması ise çoğu zaman kabileler arasında rekabete dönüşen bir prestij meselesi haline gelirdi.
▶ Güçlü bir kervanı himaye etmek hem ekonomik kazanç sağlıyor hem de kabileye itibar kazandırıyordu. Bu nedenle zaman zaman himaye hakkı yüzünden kabileler arasında çatışmalar çıkabiliyordu. Hatta bazı tarihi olayların temelinde bu mücadele yer almaktadır.
▶ Mekke'nin önde gelen tüccarları da ticaret güzergahında yaşayan kabilelerle önceden çeşitli anlaşmalar yaparak kervanlarının güvenliğini garanti altına almaya çalışıyorlardı. Böylece ticaret daha düzenli yürütülebiliyor, saldırı riski önemli ölçüde azaltılıyordu.
▶ Sadece büyük kervanlar değil, tek başına yolculuk yapanların güvenliklerini sağlayabilmek için bir kabile reisinin himayesine ihtiyaç duyuluyordu. Himaye olmadan yabancı bir kişinin güven içinde seyahat etmesi neredeyse mümkün değildi.