Prof. Dr. Sadettin Ökten: “Akıl Bizi Bir Yere Kadar Götürür, Ondan Sonrası İçin Değere İhtiyacımız Var”
Vav TV'de Mustafa Akgül'ün sunduğu programa konuk olan Prof. Dr. Sadettin Ökten, İslam medeniyetinde sohbetin ve adabın önemine dair kıymetli ifadelerde bulundu. Sohbet meclislerinin usulünden modernite krizine, yapay zekaya bakışımızdan zekatın bereketine kadar birçok konuya değinen Ökten'in konuşması adeta bir ders notu niteliğindeydi.
İslam dininde sohbet, kökleri Asr-ı Saadet'e uzanan manevi bir aktarım aracıdır. Bu meclisler, müminlerin kalplerini birbirine bağlayan ve günün ilk ışıklarıyla başlayan bir arınma vesilesi olarak görülür.
İslam medeniyetinde sohbetin yerinin çok mühim olduğunu belirterek sözlerine başlayan Prof. Dr. Sadettin Ökten, şeref-i sohbetle teşerrüf etmenin Hz. Muhammed (S.A.V) ve ashabı ile başladığını ifade etti. Her sabah namazından sonra Mescid-i Nebevi'de ihvanıyla bir muhabbet halkası oluştuğunu hatırlatan Ökten, "Cenabı Resulullah efendimiz onlara soruyor, zaman zaman kendi şerh buyuruyor, her meseleyi orada konuşuyorlar. O insanlar sabah namazının ardından güne bir başka halavetle (tatlılıkla) başlıyorlar. Bizim büyüklerimizden görüp işittiğimiz temel anlayışımız oradan gelir" şeklinde konuştu.
"Sohbet Eden Muhtereme Doğrudan Soru Sormak Ayıp Sayılırdı"
Sohbet adabının inceliklerine değinen Ökten, Allah'ın Peygambere, O'nun da ashabına tebliğ ettiği usulde dinlemenin birinci kural olduğunu belirtti. Sohbet mahallinde halka şeklinde oturulduğunu ve iskemle olmadığını söyleyen Ökten, soru sorma usulünü anlatmak isteyerek şöyle devam etti:
"Tabii oturmada da bir adap, bir *silsile-i meratip var. Anlamadığını doğrudan muhataba değil, kendine yakın gördüğün bir kimseye sormak esastır. Her şeyi anında anlamak mümkün değildir; üzerinde tefekkür edeceksiniz. Doğrudan sohbet eden muhtereme soru sormak eskiden ayıp sayılırdı. Çünkü onun zihni her an bir murakabe ve tefekkür halindedir. Eğer sorduğunuz kişi cevap veremezse, 'Ben efendiye münasip bir zamanda sorayım, sana söylerim' derdi. Genç bir insan meclise dahil olduğunda önce nasıl susacağını ve kalbini nasıl temiz tutacağını öğrenirdi."
Silsile-i meratip, kelime anlamı olarak "rütbeler zinciri" veya "makamlar sırası" demektir.
Günümüz Türkçesinde en yaygın karşılığı hiyerarşi veya emir-komuta zinciridir.
Oturmanın adabından da bahseden Ökten, bu konunun günümüzde insanları rencide etmeden zarafetle hatırlatılması gerektiğini dile getirdi. "Edep üzere oturmak başka, rahat edip oturmak başka bir şeydir. Büyüklerimiz, 'Biz her zaman huzurdayız, rahat edip oturmak diye bir şey söz konusu olamaz' derlerdi" diyen Ökten, bu halin insanı içgüdülerinin esiri olmaktan arındırıp temizlediğini kaydetti. İnsan olmanın içgüdüleri reddetmek değil; aklı, duyguyu ve kalbi İslam medeniyetinin öngördüğü, Kur'an ve sünnet istikametinde terbiye etmek olduğunu belirten Ökten, bu sürecin ömür boyu sürdüğünü vurguladı.
"İki Silahımız Var: Dua ve İltica"
Günümüzde kullanılan "dini pratikler" ifadesini eleştirerek bunun yerine "ibadet ve taat" demeyi tercih ettiğini vurgulayan Ökten, bu taatlerin esbab-ı mucibesinin (gerekçelerinin) sohbetlerde talim edildiğini belirtti. İşin temelinin Sünnet-i Seniyye ve Siyer-i Nebi olduğunu hatırlatan Ökten, büyüklerinden aciz kullar olarak "dua" ve "iltica" (sığınma) adında iki silaha sahip olduklarını öğrendiklerini söyledi. Merhum babasının duasını anımsatan Ökten, "Pederim 'Ya Rabbi beni bana bırakma, bizi bize bırakma' derdi. **Tevfikat-ı ilahiyeyi isteyip 'Bize refik eyle' diye iltica edeceğiz" dedi.
**"Tevfikat-ı ilahiye", kelime anlamı olarak "Allah'ın yardımları, ilahi destekler ve başarı ihsan etmesi" demektir.
Sohbetlerde anlatılan kıssa ve latifelerin önemini anlatmak isteyen Ökten, şu örneği verdi: "Mücerret (soyut) olan zihnimizde kalmaz. Bilgiyi daima zaman, mekan ve şahıs üzerinden ediniriz. Hususi bir mekanda, belli bir şahsa dair bir hadise anlatıldığında insan 'Peki ben ne yaşadım?' diye düşünür. Eğer kalbinize 'Keşke ben de yapabilseydim' diye bir hasret düşüyorsa bilin ki yolun kapısına yürüyorsunuz demektir." Ayrıca Ökten, dinlenen bir sohbetin fi zamanında tam anlaşılamayabileceğini, ancak benzer bir hadise yaşandığında o hikmetin cevabının bulunduğunu sözlerine ekledi.
"Şekil Kendi Değerini Üretir, Aksi Halde Kimlik Bunalımı Başlar"
Şekil ve değer ilişkisini değerlendiren Ökten, zamana ve mekana tabi varlıklar olarak mutlaka bir biçimimiz olması gerektiğini belirterek şunları kaydetti: "Mensup olduğunuz değerler sisteminin şekline bürünmeniz mühimdir. Önce şekle gireriz, değer arkadan gelir ve bize kendini sevdirir. İş taklitle başlar; tıpkı bir çocuğun dili taklitle öğrenip manasını sonra anlaması gibi. Aksi takdirde kimlik bunalımına gireriz."
Her neslin tebliğ vazifesi olduğunu ve hitap tarzının kitlenin irfanına göre düzenlenebileceğini belirten Ökten, iletişim kurmak adına ana fikirden ve özden asla taviz verilmemesi gerektiğinin altını çizdi. Ökten, "Aksi halde aramıza fitne girer, gölge girer, şeytan girer. Birilerinin hoşuna gidecek diye Kitabullah'tan ve Sünnetten vazgeçemeyiz" uyarısında bulundu.
İslami ıstılahların kullanımının da bir kimlik inşası olduğuna değinen Ökten, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Allahu Azimüşşan, Halik-ı Zülcelal, Resul-i Zişan gibi tabirleri ailemize, talebelerimize alıştırmalıyız. Bu kelimeleri kullandıkça kalbi ve zihni bir tatmin, itminan oluşur. Eskiler bu hali öyle giyinmişlerdi ki, cuma çıkışında veya bir cenazedeki sükutları bile çok şey ifade ederdi. Bu kelimeleri seçmemek de bir tercihtir ve kimliğimizi oluşturur."
"Sadıkların Hali Sorgulamamaktır"
Tövbe Suresi 119. ayetteki "Sadıklarla beraber olun" emrini hatırlatan Ökten, Hz. Ebubekir'in sadakatine dikkat çekerek şunları anlattı: "Miraç hadisesi olduğunda Hz. Sıddık 'O dediyse gitmiştir, bitti' diyor. Biz hep pazarlık yaparız, sadıkların hali ise budur. Sadıklarla rahatsız etmeden hemhal olmak lazımdır, çünkü onlar uzleti tercih ederler. Onları bulamıyorsanız kitaplarını okuyun. Rabbil Alemin onlara ilim verir ve 'Yaz' der; o yazdıkları da kaybolmaz. 70 sene evvel lisede okurken Mevlid-i Nebi metnini sahaflarda arayıp Ahmet Aymutlu hocanın taş baskısından çalışmıştım. O kitabı çoğaltan herkeste hayır vardır, biz hala istifade ediyoruz."
Akıl ve modernite arasındaki ilişkiye değinen Ökten, aklın sadece bilimle değil, lisan, felsefe ve değerlerle eğitildiğini belirtti. Türkiye'nin bugün yaşadığı kimlik krizini şu sözlerle açıkladı:
"Modernite kendi edebini ve ahlakını öğretir. Sizin aklınız modernist sisteme göre eğitildiyse, modernitenin yap dedikleri size makul, İslam'ın önerileri ise absürt gelir. Doğa kanunları bize sadece formülü, mesela 'Suyun 100 derecede kaynadığını' söyler. Kanun koyucu Allah'tır. Ama o suyu nasıl kullanacağımızı kanun söylemez, değer söyler; onu da peygamberler veya filozoflar söyler."
1971 yılındaki Londra hatırasını paylaşan Ökten, Batı'nın düştüğü boşluğu şöyle aktardı: "Aydınlanma filozofları akılla yeryüzünde cennet kuracaklarını sandılar ama dünya savaşları yaşandı. Londra'ya ilk gittiğimde Budist rahipleri, Hint fakirlerini gördüm. İnsanlar moderniteden sıkılmış, ferahlık ve bir sığınak (melaz) arıyordu. Daha sonra İslam'a girip rahat edenleri görünce, iç dünyamız itibariyle ne kadar mesut olduğumuzu anladım. O yüzden gençlere diyorum ki; aklınıza çok güvenmeyin, akıl sizi bir yere kadar götürür, ondan sonrası için değere ihtiyacınız vardır."
"Yapay Zeka Bizim Emrimizde Olmalı"
Sohbette yapay zeka konusuna da değinen ve merhum dostu Şakir Kocabaş'ı rahmetle anan Ökten, teknolojiye İslami bakış açısını şu sözlerle özetledi: "Buhar makinesi çıktığında insanlık şok geçirdi ve sanayi toplumu mutlu etmedi. İletişim devrimi geldi, şimdi de yapay zeka. Bu teknolojileri değerler sistemi içinde sınırlamazsanız o size hakim olur. Ben müslümanca baktığımda derim ki; yapay zeka 'Ol' emriyle olmuştur. İlahi kanunlarla çalışır. Biz eşref-i mahlukat isek, onun bizim emrimizde olması gerekir. Yapay zekayı çok yüceltmemek lazım. Hz. Musa kıssasında sihirbazların mucizeyle sihir arasındaki farkı anladığı gibi, mahiyeti bilmeli ve sınırlarını çizerek mutlaka Allah'tan yardım istemeliyiz."
"Zekatın Asgarisi 40'ta Birdir, Cömert Olun"
Programın son bölümünde nafile ibadetlerin (nevafil) önemini anlatmak isteyen Ökten, sözlerini şöyle sürdürdü: "Nevafil kulu Rabbine yaklaştıran anahtardır. Farzlar elbette yapılacak ama nevafille meşgul oldukça hafiflersiniz. Dert sandığınız şeyler ufalır, 'adam sende' dersiniz." Yeraltı Camii'nde Hafız Ali Üsküdarlı, Abdurrahman Gürses ve Hasan Akkuş gibi büyük ustalardan tecvit üzere Kur'an dinlemenin ayrı bir lezzet olduğunu belirten Ökten, gözü ve kulağı kötü hazlardan muhafaza etmenin gerekliliğini vurguladı; aksi halde kalbin kararacağını ve ilahi ışığın o kalbe yansıyamayacağını söyledi.
Son olarak zekatın bereketi konusuna değinen Ökten, merhum hocalardan örnekler vererek sözlerini şöyle noktaladı: "Mahir Hoca, memur olduğu ve devlet geçimini garanti ettiği için maaşını alır almaz bir sene beklemeden en az 40'ta birini zekat verirdi. Rahmetli Emin Hoca ise 'Zekatın 40'ta biri minimumdur, cömert ol, daha çoğunu ver' derdi. Bir azizden dinlemiştim; günübirlik çalışan ve çocuğunu hastaneye götüremeyecek kadar sıkışan bir adama, şeyhi her gün kazancından 5 kuruşu bir zarfa koyarak zekat ayırmasını söylemiş. Adam biriktirip fakire verdikten sonra işleri öyle bir açılmış ki... Şeriat size haddi asgariyi (minimumu) söyler, siz biraz ileri doğru yürüyün, bakın ne olacak."
Programı buradan izleyebilirsiniz.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.