Arama

Dünyaya yaralı bir çı:

Dünyaya yaralı bir edebiyatçı: Nilgün Marmara

Şair ve yazar ... Türk ının melankolik prensesi. ’nın “Zelda”sı, ’ın “dünyaya yaralı bir insan”ı. Bu dünyayı başka dünyanın bekleme odası olarak gören, üç adımlık yer kürede uçsuz bucaksız bir sivil şair. 1987 yılında daha otuzuna varmadan, 29 yaşında evinin balkonundan kendini bırakarak yaşamına son veren edebiyatçımız.

"Biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim.
Arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye,
Veda edeceğim."

13 Şubat 1958 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi Nilgün. Plevneli muhasebe müdürü Fikri Marmara ile Vidinlili Perihan Marmara'nın ikinci kızı. Kadıköy'de geçen çocukluk ve gençlik yıllarını, babası ile Bulgaristan'da geçen çocukluk ve gençlik yıllarını hiç unutmayan annesi şekillendirdi.

İlkokul beşinci sınıfta kolej sınavlarından hemen önce sokakta düşerek sol kolunu kıran Marmara, solak olmasına rağmen sınavda sağ elini kullanarak tüm kolejlere giriş hakkı kazandı. Önce kaydını Avusturya Lisesi'ne yaptıran ailesi daha sonra maddi imkânsızlıklardan ötürü kaydı geri çekmek zorunda kaldı. Bunun üzerine Marmara, ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji ve Lisesi'nde bitirdi.

UMUTSUZLAR MERDİVENİ

ve ı bölümüne girmeye hak kazanan Marmara, buradan "'in Şairliğinin Bağlamında Analizi" adlı lisans teziyle mezun oldu.

Boğaziçi Üniversitesi'nde orta kantinin üstündeki, derslere girmediklerinde tünedikleri merdivenlere Umutsuzlar Merdiveni adını takmış ve arkadaşları.

Nilgün Marmara denilince akla ilk gelen isimlerden ve şairin en yakınlarından biri olan 1987'de şöyle yazmış:

"Boğaziçi Üniversitesi'nde (ve daha önce Robert Kolej'de, 'yukarıda' ) okuyanlar iyi bilirler; orada, spor salonu ile kantinin bulunduğu yapıda bahçeye bakan ünlü bir 'umutsuzlar merdiveni' vardır; demirdendir. Kim bilir belki de bırakılmış bir yangın merdiveni! Okul arkadaşları anlatırlar: Nilgün Marmara Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Filolojisi'nde öğrenciyken derslere pek girmez ve garip bir 'kuş' olarak basamaklara tünermiş. Acaba büyük kanatları yüzünden uçamayan 'o' ( ya da 'bir' ) albatros mu? Denizler kuşu. Gözleri denizin derin yerleriyle sığ yerleri arasındaki maviliktedir işte!"

GÜNLERCE SÜREN DİL TARTIŞMALARI

Nilgün Marmara'nın Ece Ayhan ve arkadaş çevresine dâhil olması sayesinde gerçekleşir. Özellikle Anglo-Sakson şiiri konusunda donanımlıdır ve şair arkadaşlarıyla sık sık şiir üzerine tartışmalar yapar. Kendisi de şiir yazdığı halde bunu en yakınlarına bile söylemekten kaçınması dikkat çekicidir. Ünlü yazar ve şair dostları arasında İlhan Berk, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cihat Burak, Turgut Uyar, ve Cemal Süreya gibi isimlerin yanı sıra dönemin genç şairlerinden Seyhan Erözçelik, , Lale Müldür, Günseli İnal, , Turgay Özen ve Mustafa Irgat vardı. Sonraları, yazdığı şiirleri Cemal Süreya'ya göndermeye başlar ve birkaç şiiri Şiir Atı'nda yayınlanır; ancak hayatta olduğu süre boyunca şiirlerinin herhangi bir ses getirdiği söylenemez.

EDEBİYATÇILARIN ZELDA'SI

"ey iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!"

Ece Ayhan'a göre "uç'talık" Marmara'yı temsil eder. "Uç'talık", marjinalliğin Türkçesidir. Nilgün Marmara hem bu "uç'talığın" temsilcisi olduğu, hem de kendisi de Amerikan Caz Çağı'na bayıldığı için Ece Ayhan ve arkadaşları ona, başka bir edebi mitik figürün ismini, Fitzgerald'ın eşinin ismini verip, "Zelda" derler. Süreya'ya göre kendi şiirinden söz etmediği için de gerçek bir marjinaldir o. Gergedan dergisindeki sohbetlerinde Ayhan ve Süreya, Nilgün Marmara, Orhan Alkaya, Küçük İskender gibi gençlerden oluşan bir grubu "Yeni Marjinaller" olarak adlandırır ve onları bir bakıma II. Yeni'nin bir uzantısı olarak görür. Dolayısıyla hem kişiliği hem de şiiriyle herkesten ayrılır Marmara.

NİLGÜN – KAĞAN ÖNAL

"Yabancıların en yakınıydın sen."

Marmara, 1981 yılında Kağan Önal ile tanıştı. Birbirlerine uzun yıllar hayat arkadaşlığı edemediler çünkü Marmara, 1987 yılında hayatla vedalaştı. Ece Ayhan'ın hakkında yazdıklarından bildiğimiz kadarıyla Marmara 23-24 yaşlarında, henüz üniversite öğrencisiyken Kağan Önal'la evlendi.

Ece Ayhan, Marmara ve Önal'ı bu sıralarda, 1982'de, Bodrum'un Gümüşlük köyünde tanıdığını söylüyor. Bu yıllarda Kağan Önal, İstanbul Üniversitesi'nde Endüstri Mühendisliği okumakta, bir yandan yazları Gümüşlük'te arkadaşlarıyla birlikte, Ece Ayhan'ın tabiriyle, "denizi karşınıza alırsanız, soldaki kumsalın en sonundaki Sisyphos adlı bir pansiyonu sabahlara kadar müzik çalarak ve şiirler okuyarak öğrenci havasında işletmektedir."

EDEBİYATIN YANINDA FARKLI İŞLERDE ÇALIŞTI

Nilgün, önce Marmaris'te bir tatil köyünde çalıştı, sonra Ulusoy'da yönetici sekreterliği yaptı. Kısa süren yönetici sekreterliği döneminin ardından bir reklam şirketine metin yazarı olarak girdi, fakat ilk gününde ondan bir cenaze ilanı yazması istenince aynı günün akşamı işten ayrıldı. Daha sonra Bebek'teki Mısır Konsolosluğu'nda çalışmaya başlayan Marmara, ilk haftasının ardından buradan da ayrıldı. Metinlerinden ve günlüklerinden anlaşıldığı üzere, bir süre çok sevdiği Ingeborg Bachmann'ın memleketi Avusturya'da da kaldı.

En sonunda kendisini tamamen şiire veren Marmara, uzun süre kimseye göstermediği şiirlerini Kaan Önal'ın on altı aylığına çalışmak için gittiği Libya'da kalırlarken daktiloya çekmeye başladı.

HAYATIN NERESİNDEN DÖNÜLSE KARDIR

"Bir şeyden kaçıyorum kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer."

Manik depresyon teşhisi konuldu Marmara'ya. O ölümü yaşama evde tercih etti. 1987'de Kızıltoprak'ta beşinci kattaki evlerinin penceresinde atlayarak hayatına son verdi.

Kimileri tarafından bunun bir intihar değil cinayet olduğu iddiaları ortaya atsa da Kağan Önal, Marmara'nın kitaplarının önsüzünde böyle bir şeyin söz konusu olmadığına değindi. Marmara'nın intihar mektubunu da kitabın sonuna iliştirdi.

KİTAPLARININ HİÇBİRİ O HAYATTAYKEN BASILMADI

"… hiç kimse onun şiir yazdığını o sıralarda bilmiyordu. Çevresindeki usta şairlerden ya da yeni nesil şairlerden hiçbiri onun sayfalar dolusu şiir yazdığını, dille uğraştığını bilmiyordu. "Dosyalar dolusu iki yüz elli şiirim var" dediği zaman olduğum yerde donup kalmıştım. Boğaziçi Üniversitesi'nin bahçesindeydik.." (Gülseli İNAL)

Kitaplarının iki tanesi zaten onun izni dışında basıldı: "Defterler" ve "Kağıtlar". Marmara asla yayınlanmayacağını düşünerek duygularını kaleme almıştı fakat öyle olmadı. Kitapları yayınlandı ve binlerce insan tarafından da okundu. Okur daima bir düşünceye izinsiz konuk olduğunu unutmadan okusun diye defalarca ön sözlerde ve arka kapakta bu detay hatırlatılıyor zaten.

ÖLÜMÜNÜN ARDINDAN NELER SÖYLENDİ?

"Yaslı yüreğimin utangaç itirafı: ben sizi sevmekten öldüm bayım."

Edebiyat dünyasından birçok insan tarafından sevgi ve özlemle anılan biri oldu.

Cemal Süreya onun için, "Nilgün ölmüş. Beşinci kattaki evinin penceresinden kendini aşağı atarak canına kıymış. Ece Ayhan söyledi. Çok değişik bir insandı Zelda. Akşamları belli saatten sonra kişilik hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. Yüzü alarır, bakışlarına çok güzel ama ürkütücü bir parıltı eklenirdi. Çok da gençti. Sanırım otuzuna değmemişti daha. Ece ile gergedan için yaptığımız aylık söyleşide ondan şöyle söz ettim: Bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. Dönüp baktığımda bir acı da buluyorum Nilgün'ün yüzünde. O zamanlar görememişim. Bugün ortaya çıkıyor." dedi.

Haydar Ergülen tarafından da şu sözlerle anıldı: "Nilgün, 'dünyayla yaralı' bir insandı ama kaç kuşaktır okuyan, yazan, duyan, hisseden, düşünen hemen herkes dünyayla yaralı sayılır bence. Yıllardır Nilgün'e yakıştırılan kimi şeyleri onu tanıyanlardan, arkadaşlarından, ilk kitabı 'Daktiloya Çekilmiş Şiirler'i Kağan'dan sonra ilk okuyan, bu kitabı ve Metinler'i ilk yayımlayan kişi olarak, dehşetle duyuyorum, okuyorum. Tanımadıkları bir insanın hatırasına hürmetsizlik edenleri okur da yazar da olsalar anlamam ya, onu tanıdıkları halde hürmetsizlik edenleri hiç bağışlayamam. Şakacı, gülen, güldüren, muzip, espriler yapan, ortamı neşelendirmeye çalışan, dostlarını, arkadaşlarını evinde neredeyse günlerce ağırlamaya bayılan, dolu dolu yaşamayı seven biri olarak kaldı aklımda Nilgün. Arkadaşlığa, dostluğa çok kıymet veren bir insan. Ben de Nilgün'ün bir 'arkadaşlık efsanesi' olduğunu düşünürüm. Ve onu böyle daha da çok özlerim."

ŞİİR ANLAYIŞI

"Ölürken kahkahamı ona bırakacağım."

Yaşamı boyunca yalnızca şair dost çevresiyle paylaştığı şiirleri ölümünün ardından Daktiloya Çekilmiş Şiirler adıyla 1988 yılında yayınlandı. 1977'den 1987'ye ölümünden yalnızca 1 ay öncesine dek yazmış olduğu şiirleri kapsayan Daktiloya Çekilmiş Şiirler'de Marmara'nın şiirlerinde üslupsal ve temasal değişimi izlenebiliyor.

Nilgün Marmara'nın şiirleri bir içe dönüş. Ben'i yakalamaya çalışan şiir kişisinin hedefi bilinçli bir Ben'den öte, benliğin özünü, bilinçaltının katmanlarını tutabilmekte. Dolayısıyla Marmara'nın mısraları şiir kişisinin içine sokulan bir el gibi en derine konanı çekip çıkartmayı hedefler. Bu da bir içe kapanışı beraberinde getirir. Marmara'nın dünyayı dışarıda bırakarak dillendirdiği iç dünyasında bu kapanış bir hiçliğe varır. Mısralarında, doğum ölümün başlangıcıdır, varlıksa yokluğa gebedir.

"KUŞ KOYSUNLAR YOLUNA" ONA AİT DEĞİL

Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu.
Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime
yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer.
Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
Aynalarla kaplattım, ölü benliğim kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden!
Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben.
Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.
Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına,
Niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına,
Niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna"
bir çocuk demiş.

Nilgün Marmara ile çok özdeşleşmiş bir dize olan, "Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" dizesinin aslında ona ait olmadığı da bizzat Kağan Önal'dan öğrenilen bir bilgi. Bunun anonim bir tabir olduğunu, Marmara'nın bu tabiri hep tırnak içinde yazarak kendisine ait olmadığını belirttiğini de eklemiştir. Neyse ki, daha güzel ve onunla özdeşleşmeyi hak eden birçok dizesi daha var.

SYLVİA PLATH VE NİLGÜN MARMARA

"Yerle gök arasında
bulutu bile harca kestiğiniz bu yerde
daha fazla kalamam"

Nilgün Marmara'nın ölümü üzerine birçok söz söylendi bu gidişi adlandırma yarışı ile. Kimi "ün" için yapılan bir intihar derken kimi de şımarıklık olarak değerlendirdi. Bu adlandırma yarışına en güzel cevabı Nilgün Marmara'nın ardında bıraktığı şiirleri verdi belki de. Herkes ayrı bir ağızdan yorumlarken ölümünü o sessizce "Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım" diyordu. Yazmış olduğu şiirleriyle kendine özgün bir çizgi oluşturan Nilgün Marmara, Amerikan Edebiyatında tanıdığımız Sylvia Plath'inde ülkemizdeki bir yansımasıydı bir yerde.

Sylvia Plath, 1932 yılında Avusturyalı bir anneyle Alman bir babanın ilk çocuğu olarak Boston'da dünyaya geldi. Babası, Boston Üniversitesi Biyoloji Bölümünde profesör ve ünlü bir bilim adamıydı. Babasını henüz sekiz yaşındayken kaybeden, "Yazıyorum çünkü içimde susturamadığım bir ses var." diyen Plath, ilk şiirini de henüz sekiz yaşındayken babası için yazdı ve bu şiir aynı yıl bir dergide yayımlandı. Babasının ölümünden sonra maddi sıkıntılar içine giren ailede, annesi iki çocuğunu yetiştirmek için öğretmenlik yapmaya başladı. Fedakâr olmanın yanı sıra mükemmeliyetçi bir kadın olan annesi, kızından da hep en iyisini istedi. Ve hep 'en iyisini' yaptı Plath, tüm eğitim hayatını burs kazanarak tamamladı. Smith College'dan ondan başka kimseye verilmemiş özel bir başarı belgesiyle mezun oldu, katıldığı tüm şiir yarışmalarından iyi dereceler kazandı ve yine bursla kazandığı Cambridge Üniversitesi'ni "Dostoyevski'nin Eserlerindeki Çift Kişilikler" üzerine yazdığı tezle bitirdi; bu tez tüm edebiyat eleştirmenlerinden tam not aldı. Ancak annesine asla yetemedi Plath, annesinin mükemmeliyetçilik baskısı altında, kendisini erken yaşta terk ettiği için babasına olan öfkesi içinde hep büyüdü. İçine kapandı, manik depresif hastalığına yakalandı, kusursuzluğa odaklı, hayatındaki olumsuzluklara öfkeli ve intiharı her daim aklında tutan bir kadın haline geldi. Annesine yazdığı üç yüze yakın mektup ve babasına yazdığı onlarca şiirde bu duygularını bize tek tek anlattı. Hayatındaki huzursuzluk, bunalım, ümitsizlik ve karanlıklarda sanatına sığındı. Eserlerinde Franz Kafka ve Jean-Paul Sartre izlerini görebiliriz, Plath tıpkı onlar gibi kendine acıma ve suçluluk duygusunu, yaşamı boyunca omuzlarında taşıdı.

Marmara'nın ailesiyle olan ilişkisini kendi şiirlerinde geçen dizeler anlatmaya yeter sanırım: "Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım", "Ey yüzleri bir babakuş gölgesinde çakılmış olanlar, üzgün adım ileri marş!" Aynı Plath gibi başarılı bir öğrenciydi Marmara, solak olmasına ve kolej sınavlarından bir ay önce oyun oynarken düşmesiyle sol kolunu kırmasına rağmen sağ elini kullanarak kazandı . Lisansını Boğaziçi Üniversitesinin İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Bitirme tezinin konusu "Sylvia Plath'ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi" idi ve bu tez hayatının dönüm noktalarından biri oldu onun için. 19 yaşındayken şiir yazmaya başladı ancak başlarda yazdığı dizeleri kimselere göstermedi. O şiirlerinde, kendi içine kapanıp oluşturduğu anlam dünyasını yine kendi içinde, kendi dizelerinde anlamlandırmaya çalıştı.

PLATH HAKKINDA YAZDIĞI TEZE DAİR

"Yer inanılmaz güvenli gelmişti.
Zaten düştüğüm ve daha fazla düşmeyeceğimi bildiğim için rahattım."

(S. Plath)

Nilgün Marmara, Plath'ın şiirlerine ve yaşamına büyük ilgi duydu ve bu ilgi lisans bitirme tezinde Plath'ın şairliğini intiharı bağlamında analiz etme konusunu tercihiyle aralarında ruhani birlikteliği oluşturdu.

Tezin giriş bölümüne; "Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam." diye not düştü. Yani intiharı başarı olarak görmüştü Marmara, işte tüm büyü bundan sonra başladı.

Marmara tezinin bir bölümünde Plath için şunları söylemiştir: "Çektiği acıyı mısralarıyla yenmeye çalışmışsa da eserleri, doğaçlama yaşanan bu tutkulu hayatın ölüme yenik düşmesinin kanıtıdır. Plath için şiir, dış dünyanın tehdidine katlanma ve izolasyon olasılığını sağlayan bir sığınaktır. Bu izolasyon, gerçeklerden kaçış ama mutlaka fark edilme olarak yorumlanabilir."

Tezin sonuç bölümünde ise: "Kadınlara ikinci sınıflığı dayatan ve sarınmaları için, ıstırapla dokunmuş bir kumaştan başka bir şey sunmayan bir toplumun kurbanı olan Plath, uzlaşmayı reddeder ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçer." der Marmara.

Marmara tez boyunca Plath'ın duygularının ​ve ölüme sürüklenişinin izini sürmüştür onun kaleminden çıkan şiirlerde. Şöyle bir çıkarımda bulunur Plath için: "Şiirlerini köşkünün tamiratı sırasında konan tuğlalar, intiharınıysa tam bir başarısızlık olan bu evin tamamen yıkılması olarak görebiliriz."

İşte iki ayrı coğrafya, iki ayrı kültüre karşı ruhani varlıklarıyla birbirine bu kadar yakın iki kadındır Marmara ve Plath. En büyük ortak paydaları ise kadınlık… Hayatları ayrıntılı olarak incelendiğinde ise görülebilen tek fark, Plath dış dünyaya karşı sitemli ve öfkeliydi, Marmara'nın öfkesi ise kendi içine dönüktü.

2018 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN