Arama

Davamız ve dava adamlığımız

Davamız ve dava adamlığımız
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Bizim kuşağın, ortak bir kaderi vardı. Her biri, kendine göre bir "ideal" sahibiydi ve onu gerçekleştirmek için yaşıyorlardı.

Dillerine ve derunlarına, "dava" kavramı yerleşmişti. "Dava adamı" olmak ise, hayatlarının ana gayesi haline gelmişti.

Yollarımız ayrı olsa da hallerimiz birbirine benziyordu. Hemen herkes, kendi kızıl elmasının peşinden gidiyordu.

Sosyal, kültürel, siyasal, ideolojik yapılar; bu eğilimlerin merkezleri yahut karargâhları olmuştu. Gerekirse dünyaya meydan okunmuş, deryaya köprü kurulmuştu.

Adanmışlık duygusu ve düşüncesi içinde; "O kadar büyüktür ki, bu en şerefli dava; / Ezilirsin altında, sanki hamur olursun. / Dökülür ta içine, iman suyu bir kova; / Maharetli bir elle, yeniden yoğrulursun" demiştik. Yakınlarımızın olağan taleplerine yahut tekliflerine, "Gemi tufana tutulmuş, / Yad körükler zelzeleyi; / Pür dert derdi unutturmuş, / Kim hatırlar sevgiliyi?" cevabını verip; özel hayatımıza dair her şeyi, bir başka bahara ertelemiştik.

Gün geldi; iyi niyetlerimizin istismar edildiğini, fedakârlıklarımızın sömürüldüğünü anladık. Büyük bir hayal kırıklığı hali yaşayıp; "Ah güvendiğim dağlar, tutunduğum dallar ah; / Hep başıma yıkıldı, elimde kaldı eyvah!" diyerek ağladık.

Sonra toparlanıp, kaldığımız yerden devam ettik. "Bin kez melül olsak da, bu sevda yolundayız; / Ölmeye hakkımız yok, yaşamak zorundayız" dedik.

Çünkü davamız; Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e kadar, tüm peygamberlerin tebliğ ve temsil ettikleri "iyilik" yahut "insanlık" davasıydı. Akıncıların, alperenlerin; ilim, irfan, mevki, makam sahibi müminlerin ortak sevdasıydı.

Hz. İbrahim gibi, putları kıranlardan; Hz. İsmail gibi, canını verenlerden olmak istiyorduk. Hz. Yusuf'un kuyudan çıkışına ve nefsine hâkim oluşuna; Hz. Davut'un ırmak imtihanını geçişine ve sapan taşını atışına imreniyorduk.

Ya hicret edip, "muhacir" olmalı; ya onlara sahip çıkıp, "ensar" sıfatını almalıydık. Allah'ın rızasını kazanmak dışında bir menfaatin yahut maslahatın peşine düşmeyip; "ganimet beklemeden nöbet tutan askerler" haline gelmeliydik.

Hem mürşit, hem mücahit olan rehberlerimiz, önderlerimiz vardı. Tarihin sayfalarından çıkıp, bizim hayatlarımıza girerek; ışık tutuyor, yön gösteriyorlardı.

Okuyor, anlatıyor, yaşıyorduk. Derdimizin ve davamızın sembolleri yapıp; bayraklar, sancaklar gibi kaleden kaleye, burçtan burca taşıyorduk.

Yolumuza engeller çıkıyor; tezgâhlar, tuzaklar kuruluyordu. Ser verip sır vermeyen sabır ve sadakat içinde; nefislere gem vuruluyor, tehditlere ve tehlikelere karşı konuluyor, kaya gibi sapa sağlam duruluyordu.

Hani, bedevinin biri gelip, Allah Resulüne; "Ya Muhammet, senin davan nedir?" diye sormuştu. Açık ve net bir şekilde; "La ilahe illallah davası" cevabını almıştı.

Anlamını ve açılımını fark edip; "Vallahi bu söz çok tehlikeli bir söz, krallar duyarlarsa sana çok kızarlar" demişti. Kulu kula kul yapan, Allah'tan başka ilahlara tapan kurulu düzenleri reddetmenin; başına büyük belalar açacağını söylemişti.

Nitekim öyle olmuştu. Her türlü baskı, engelleme, tehdit ve tehlike ile karşılaşıp; "Ya Rab! Bizi, iki Ömer'den biri ile destekle" diye dua etmek zorunda kalmıştı.

Sonra, amcası Ebu Talip aracılığıyla; ölüm ile kalım arasında tercih yapmayı gerektiren bir teklif gönderdiler. "Ya bu İslam davasından vaz geçip, atalarımızın dinine tabi olsun; ya da sen himaye etmeyi bırak, biz O'nu öldürelim" dediler.

Onlara; "Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseler; gene de bu davadan vazgeçmem" cevabı geldi. Katliam kararından haberdar olup, bir gece hicret etmek zorunda kaldı.

Mekke'den sökülüp atılan tevhit tohumu, Medine'de toprağa düştü ve yeşerdi. Çölde açan çiçek, büyüdü çınar oldu; insanlar, akın akın gelip gölgesine girdi.

Biz; işte o peygamberin ümmeti ve o davanın varisleriydik. Ne yazık ki; mirasımızı, çocuklarımızın ve torunlarımızın büyük çoğunluğuna intikal ettiremedik.

Yaptıklarımız, yaşadıklarımız; onlara masal, hikâye gibi geliyor. Soylu sevdalar; bu çılgın çağın gerisinde yahut dışında kalıyor.

Para, pul, mal, mülk, mevki, mertebe, şan, şöhret, zevk, şehvet gibi; sınır tanımayan öncelikler var. Bunları elde etmek için, her yolu ve yöntemi mubah görenler; yedikleri ile yere batıyor, içtikleri ile boğuluyorlar.

Ancak, kesinlikle biliyor ve yürekten inanıyoruz ki; sürekli batıya gidenler, sonunda doğuya varacak. Hız ve haz tutkunları, doyumsuzluk sınırını aşarak, hakikat duvarına toslayıp; huzuru ve güveni, bizim kaybettiğimiz kadim değerlerde bulacak.

Kendisi için yaşamamış bir nesil olarak; o günleri görecek kadar ömre sahip olmak istiyoruz. Kavli ve fiili dualarımızla; dava kapısının önünde, nöbeti devralacak dava adamlarını bekliyoruz.

Zekeriya Erdim

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN