Arama

Hürriyetcilik-Sermâyecilik -IV-

Hürriyetcilik-Sermâyecilik -IV-

ÇAĞDAŞ KÜRESELLEŞTİRİLEN İNGİLİZ-YAHUDî MEDENİYETİNİN ANA İDEOLOJİSİ

Manevî İnsana Karşı Maddî Beşerin Mevzilenişi

İşte, insanın, doğaya cephe alışı ve sanayi devrimi doğrultusunda kendini kendine karşı âzât kılmasıyla, Hür sermâyeci anlayış, büyük bir ivme kazanmıştır. Bu eşi menendi görülmemiş gelişmelerin anahtarıysa, Yahudîlik ile İngilizliğin tarihî ittifâkında aranmalıdır.

İnsanın, kendine karşı kendini âzât kılmasının ne anlama geldiğini gözden geçirdik. Bu yüzden aynı konuya burada dönmeyeceğiz. Yalnız, bu yolda onun, dur durak bilmez korkunç ilerileme marazına dûçâr olduğunu belirtelim. Bireyler, tüzel topluluklar, şirketler ile milletler arasında kıyasıya, sonu belirsiz yarış başgöstermiştir. Yarış için yarış! İlk ve biricik hedef, kuvvete, kudrete, şana, şöhrete, servete kavuşmak. Hep daha çok; daha, daha fazla; çok daha fazla! 'Önüme ne çıkarsa, devirir, basar, geçerim; ihtirâslarımın sonu sınırı yok!' 'Dünya benimdir ve sonunda her yanıyla, her şeyiyle bana kalacak!' İmdi, Maddeci-Mekanikci-Akılcı-Deneyci-Laik-İnsancı-Hür Sermâyeci (yahut Toplumcu)-Çağdaşcı insanın vehmi: Bu insan, içsizdir, bencildir, bencidir, benmerkezcidir, çıkarcıdır, ukalâdır, bilgiçtir, zekîdir, arsız hayâsızdır; çıkarına dokunulmadıkca, rahat bırakıldıkca başkasına karışmaz —'bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!'—; kısacası, daha önce belirttiğimiz üzre, tragique varlıktır. Çıkarlarını yürütmek maksadıyla oldum olası kimsenin aklına esmemiş yollara başvurur. Fennî üstünlüğüne dayanarak kendine karşı çıkanları, toptekneleri (İng gunboat), tank, top, uçak, yangın bombası neviinden gelişkin ateş gücü yüksek; kimyevî, biyolojik yahut çekirdeksel (Fr nucleer) bombalar gibi, maşerî yıkıcılığı olan silâhlarla sindirmiştir. Bunların etkisi de, beklenin altında kalınca, başka müdhiş yöntemler denenmiştir: 1900lerin başında Çinlilere revâ görüldüğü gibi, kalabalık kitlelere zorla afyon yutturulmuştur. Ama bundan daha sinsisi dahî var: Felsefî sistemlerin çarpıtılmasından elde edilmiş ideoloji verisi, içi boş, dışıysa rengârenk kâğıtlarla allanıp pullanmış, sarıp sarmalanmış deyimler ve deyişlerle yığınla zihinlerin bulandırılması, uyuşturulup yozlaştırılması! Böylelikle insanın savaşma ile başkaldırma hassasına öldürücü darbe indirilmiştir.

1. HÜR SERMÂYECİLİĞİN YAPMA SEÇENEĞİ: TOPLUMCULUK
Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz-Yahudî Medeniyeti, ana ideolojisi olan Hür Sermâyeciliğe seçenek olarak Ortakmülkcülüğü oluşturmuş yahut oluşmasına el vermiştir. Bu yolla Hür Sermâyeciliğe esâslı bir seçeneğin doğması, vucut bulması önlenmek istenmiştir. Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinin dışından çıkıp geleceği sanılırken, onun içerisinden beklenmedik bir bozuk ses yükselmiştir: Faşism.

Hür Sermayecilik gibi, Toplumculuk ve onun türevi, Ortakmülkcülük de, Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinin temel dünyatasavvuru olan Maddecilik-Mekanikcilikten esinlenerek biçimlenmiştir. Muhâfazakârlığa karşı olup ilerici-hamlecidir. Yine Sermâyecilik gibi, iktisâdı ilahlaştırır. Bu esâslı ortak özelliklerin yanında, Toplumculuğun, özellikle de, onun aslî uzantısı olan Ortakmülkcülüğün, Sermâyecilikten ayrıldığı hususlar elbette var. Aksi tadîrde, nasıl seçenek olurdu? Nitekim, 'birey'in 'bireysel benliğ'ine çakılıp kalmağı derpîş eden Sermâyeciliğin tersine, Ortakmülkcülük, 'toplumsal benliğ'e sıçramağı — üretim ile tüketim ilişkilerinden hız alıp bunların şartlarını değiştirmeği— öngörür: Devrim. Bununla İngiliz-Yahudî medeniyeti, 'Hür Sermâyecilikten memnun değilseniz, buyrun işte, size seçenek ideoloji, Toplumculuk yahut Ortakmülkcülük!', demek istemiştir. Nasıl birinciyi Thomas Hobbes, John Locke (1632 - 1704), David Hume, Adam Smith gibi İngiliz filosofları biçimlemişse, ikinciyi de Almanyada doğup büyümüş olmakla birlikte, asıl zihin olgunluğuna İngilterede ulaşmış Karl Heinrich Marx belirlemiştir. İngiliz tarihini kendine örnek alarak bunun bir bakıma türevi şeklinde görünüme çıkmış Sermâyeciliği irdelemiştir. Çıkardığı sonuçları Avrupa, hattâ dünya çapında yaygınlaştırarak insanlığın geçmişteki aşamalarını değerlendirip bunlardan hareketle geleceğe ilişkin tahminler yürütmeğe çalışmıştır. Karl Marx, klasik mekaniğin öngördüğü bilimsellik incelemelerini yürütüp sonuç çıkarmağa çaba harcamıştır. İleride, tarafdarları ile aleyhdarlarınca kendisine yakıştırılacak heyecân ile duygu dolu nitelemelerden, az önce söylediklerimizden de anlaşılacağı üzre, Karl Marx, vâreste tutulmalıdır. Karl Marx, bilimsel, duru, seçik akılyürütme tutumunun gerektirdiği biçimde araştırmalarını dar çerçeveden genişe doğru yürütmüştür. Sonuçta, ona bakılırsa, Toplumculuk, Sermâyeciliğin rakîbi veya seçeneği olmayıp "Tarihî maddecilik gereği devâmı"dır. İngiltereden Kıta Avrupasına, oradan da yeryüzünün öbür illerine ellerine yayılacağını iddia etmiştir. Böyle bir oluşumun başgöstermesi, ancak o dönem İngilteresinde varolmuş maddî ile zihnî şartlar çerçevesinde mümkündür. Nitekim zamanla Toplumculaşmış Sermâyecilik yahut Sermâyecileşmiş Toplumculuk —: Toplumsal halkidâresi (Fr Democratie sociale) — , İngiltere ile benzeri Kuzey batı Avrupa ülkelerinde yer edinmiştir. Bu ülkelerde siyâsî düzen, toplum devleti (Fr Etat social) şeklinde nitelenmiştir. Gerek Rusyada gerekse onun zoru ve desteğiyle başka memleketlerde zuhur etmiş ve dar anlamda Rus siyâsî ve askerî yayılmacılığının aracı ve âleti olmuş Leninci-Stalinci Ortakmülkcülük, yânî Bolşeviklik, İngiliz-Yahudî medeniyetinin 'mimarbaşları'nca yahut başka bir deyişle 'iyi-saatte-olsunlar'ca öngörülmemiş bir ârızadır, kazadır.

2. ÖNGÖRÜLMEMİŞ TEPKİLER: Beşerî Akıl Temelli Maddecilik-Mekanikcilik Dünyatasavvuruna Karşı Romantiklik - İdealism ve Sermâyecilik ile Milletlerarası Toplumculuk İdeolojilerine Karşı da Faşism ile Millî Toplumculuk

  • Duygu-Heyecân Temelli Organisism-Romantiklikten Çıkan Yol

Faşism ile Millî toplumculuk, kendilerini doğurmuş Romantiklik ile İdealismle birlikte, İngiliz-Yahudî medeniyetince öngörülmemiş bir diğer kaza olup onun dünyatasavvuru durumundaki Maddecilik-Mekanikcilik ve bilâhare ideolojileri olan Sermâyecilik ile Toplumculuğa karşı meydana getirilmiş ve şiddeti gittikce artmış tepkilerdir.

Doğanın, matematik tekanlamlılığını, heyecânsızlığı ile tarafsızlığını temel almış Galilei-Descartes-Newton bilim anlayışından hareket eden dünyatasavvuruna karşı Giambattista Vıco (1668 - 1744), özellikle "Milletlerin Doğal Hukukunun Tekrar İkâme olunacağı bir Başka Sistemin İlkelerinin Yardımıyla Milletlerin Doğası hakkında Yeni bir Bilimin İlkeleri"[1] başlıklı eserinde insanı ve tarih çerçevesinde biçimlenmiş değerlerini esas almıştır. Bunlar, ilk bahsolunan Maddeci-Mekanikci ve Akılcı olanların tersine, düpedüz akılla izâhı mümkün olmayan manevî değerlerdir.

"Latin Dili esâs alınmak sûretiyle İtalyanların en eski Bilgeliklerinin Sergilenmesi"[2] başlıklı kitabındaysa, bu çeşit değerleri paylaşan toplumların tarihte milletleşebildiklerini öne sürmüştür. Vico, Rene Descartes" ın "cogito ergo sum" ("düşünüyorum öyleyse varım") vargısının, çözümlemeci tarzda elde edilemeyeceğini; bunun, bilinçte, giderek, toplum benliğinde bitip serpildiğini, neşvünemâ bulduğunu savunmuştur. Doğaya da, kişinin, tarafsız, ilgisiz bakışla yönelemeyeceğini; tersine, toplumun etkisiyle kazanmış olduğu bilinçle yol alabileceğini ileri sürmüştür. Böylelikle çağdan çağa, toplumdan topluma farklılık gösteren doğa görüşleri tarih sahnesini doldurmaktadır. Mutlak kesin Bilgi —Hakkelyakîn— yalnızca Allahtadır. Ona yakınlaşıldığı ölçüde bilgilerdeki görelilikler giderilebilinir. Şu hâlde bilgilenme bir akılyürütme ile gözlem sürecine tâbîyken, irfânî nurlanma ânlık sezgi verisidir. Tanrının evrensel düzeni, insanlık âleminde devlet nizâmıyla görünüme çıkar.

Aydınlanmacı-İnsancı-Laik zihniyetin, merkeze çektiği birey kavrayışına karşı, başta, Vico'da tanık olduğumuz üzre, Tanrı - Devlet esaslarına dayanan bir anlayışın geliştiğini görüyoruz. Bu anlayış, "Fırtına ve Hamle" diye Türkceleştirebileceğimiz (Almanca) "Sturm und Drang" hareketi altında tanınan ve 'Organisism'[3] dünyatasavvurunda esâslanan Romantik akım çerçevesinde 1770den itibâren Almanyada yer edinip yayılmağa başlamıştır. Maddeci-Mekanikcilerin biçimsel aklın verisi kabul ettikleri değerlerin reddolunup bakîr doğaya geri dönüşü taleb eden, bu cümleden olmak üzre, sanayileşmeğe tepki gösteren hareketin, duyguyu, sezgi ile gönlü dikkatlerinin odağına çeken Romantiklerin gözetiminde geliştiğine tanık oluyoruz..

  • Romantiklikten Faşisme

Geleneksel yaşama biçimlerinden köylülük, toprağı işlemek arzusu ve bunlardan neşet etmiş —doğayı sevip özlemek, dostluk, dayanışma, maddiyâta sırt çevirmek, savaşcılık, mertlik türünden— kadîm değerleri yüceltmek eğilimi, benden ziyâde biz için mücâdele etme irâdesi ağır basar olmuştur. İktisâttaysa, tüketim ihtiyâçları yelpâzesini —fabrikalaşma— habire rekâbeti alabildiğine kamçılayan Sermâyeciliğe karşı usta - çırak ilişkisi çerçevesinde gelişen küçük üretim birimleri —zanaate dayalı imâlathâne— arasında oluşturulmuş dayanışma teşkilâtlanmasını esâs almış 'Korporatism'[4] ikâme edilmeğe çalışılmıştır. Kısacası söz konusu akım, Onsekizinci yüzyılın ikinci yarısından itibâren Kuzey batı Avrupada başgösteren ve 1789 Devrimiyle artık elle tutulur, gözle görülür duruma giren yeniliklere, 'Yenilikciliğ'e karşı tepki hareketidir. Bundan dolayı da Tepkici yahut geçmiş ve 'altın çağ' diye anılan bir devire geri dönülmek istendiğinden, Gerici şeklinde adlandırılmıştır. Bahse konu hareketin ideoloji hâlini alması İtalyada olur: Faşism. Bu ideoloji, Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Giuseppe Garibaldi (1807 - 1882) gibi Milliyetci ihtilâlciler ile Gabriele D'Annunzio (1863 - 1938) neviinden şair-düşünürlerin İtalyayı ecnebîlerin işğâlinden kurtarma ile birleştirme savaşlarında biçimlenmiş; Yirminci yüzyılın ilk yarısında da, öncelikle Vilfredo Pareto'nun (1868 - 1913) Fransızca kaleme almış olduğu "Cours d'Economie Politique" ("Siyâsî İktisât Dersleri") ve anadilinde yazdığı "Manuale dEconomia Politica" ("Siyâsî İktisât Elkitabı") ile "Trattato di Sociologia Generale" ("Genel Sosyoloji İncelemesi") kitaplarında bellibaşlı siyâsî ile iktisâdî özelliklerini kazanmış; nihâyet, Fransız Devrimci sendikacısı Georges-Eugene Sorel den (1847 - 1922) hatırı sayılır raddede etkilenmiş olan Önder (İ il Duce) Benito Mussolini' nin (1883 - 1945) siyâsî mücâdele düzleminde kemâle ermiştir.

'İtalyan Faşismi', kendisini Romanın devlet ile savaş düzeninin vârisi olarak ilân etmiştir. Ne var ki, M.Ö. Birinci yüzyıl Romasından M.S. Yirminci yüzyılın İtalyasına köprülerin altından pek çok su akmış olduğundan, İtalyan milleti, asla Romalının savaşcı ciddîliği ile tertibine ayak uyduramamış; bu ülkünün fikir babalığı ile önderliğini üstlenmiş Benito Mussolini dahî, bir başbuğdan beklenecek gözüpek yalınkılınç yiğitlik ile kişilik tutarlılığını gösterememiştir. Faşism, Eflâtun'un devlet- toplum-asker tıkızlığı ülküsünü gerçekleştirme gâyesine takılmıştır. Ancak, her millet, toplumsal kişiliği bakımından, böyle zorlu bir gâyeye erişecek güçte olmadığı vakıasını Eflâtun, kendi tecrübelerinden öğrendi. Tarihte hiçbir filosofun beceremediği zor bir maceraya atıldı. Görüşlerinin —bilim felsefesinin terimiyle söylersek, 'varsayımı'nın— geçerlilik derecesini öğrenmek amacıyla üç kere silâhlı mücâdelenin başını çekti. Bozgunla sonuçlanan denemelerinden hareketle Eflâtun, "Devletlinde dile getirdiği düşüncelerini son eseri "Kanunlar"da değiştirdi. Mussolini de, milletinin ruh hâletini esâslıca tanıyıp Eflâtun' u bir filosof irfânıyla, ağırbaşlılığı ve dikkatiyle inceleseydi, ne kendini ne de toplumunu bildiğimiz o korkunç sona sürüklemiş olurdu. Sonun korkunçluğu, maddî olmaktan ziyâde, manevîdir.

Ortalık günlük güneşlikken başlarının tâcı kıldıkları önderlerini, talih rüzgârları ters dönünce, uzatmalı sevgilisiyle birlikte, ayaklarından asıp balgam yağmuruna boğdular.

Kendine has ayırdedici manevî, dolayısıyla da davranış özellikleri taşıyan bireye nasıl, 'kişi' diyorsak, benzer bir oluşuma tâbî olmuş toplumu da 'millet' diye anıyoruz. Kişiler gibi, milletlerin dahî 'seciye'si (Fr caractere) vardır. İşte, burada kısaca tasvîr ettiğimiz bir Akdeniz milleti ile onun, daha ziyâde opera sahnelerine çıkmağa uygun önderinin seciyesiydi. Öte yandaysa, Ducenin müttefiki ve kendisi ile önderliğine soyunduğu İtalyan milletini sırtlamaktan bîtâp düşmüş Führerin sonu, ilkine, maddeten benzer, fakat manen bambaşka olmuştur. Führerle uzun, meşakatlı bir yola düzülen Alman milleti, sonunda, onunla birlikte gözünü kırpmadan ateşe atlamıştır. Kaçınılmaz sona yaklaştığını anlayan Führer ise, tabancasıyla kendisini vurmadan önce, ölümünü sağlama bağlamak amacıyla, ne olur ne olmaz bâbından, bir de, çok güçlü bir zehir yutmuştur. Bu da bir başka seciye örneği.

Sonuçta, halkidâresinin, demokrasinin dağıtıcılığından, savrukluğundan kaçınayım derken, milletler, kendilerini istibdâdın kucağına, mutlak iktidarın bozucu etkilerini unutarak, bırakıverirler. Buyrunuz: Ölümlerden ölüm beğeniniz!

Faşism ile Millî toplumculuk, kendisinden hareket ettikleri zemîn itibârıyla, birbirlerine ters düşerler. Roma-Latin devlet anlayışının bağlandığı dil-kültür birliği kıstasını kendisine esâs ihdâs eden Faşism için saf ırk mülâhazasının önemi yoktur. Hangi soydan gelirse gelsin, kim Latinceyi anadil olarak kullanıyorsa, Roma[5] yaşama uslubuna uygun yaşıyor, irâdesini benimsiyorsa, ve canla başla Roma devlet fikriyâtını içine sindiriyorsa, o, Romalıdır[6] düstûrundan hareket eden Faşism için devlet (L civitas) ülküsünü kişiliğinde canlandıran önderin çevresinde derlenip toparlanmış, dayanışma hâlinde bulunan, gözünü de budaktan sakınmayan esâsen gençlerden kurulu bir toplumun inşâası, ulaşılması arzulanan amaçtır. Geçmiş nesillerin elinden çıkma ulvî değerlerin muhâfazası nice ağırlık taşıyorsa, Faşism için, gerek doğanın gerekse onun içerisinde gelişen insanın hâlisliğinin korunmasının da onca önemi vardır. Şu hâlde her çeşit doğadışı, doğal olmayan tasarruf, bozgunculuk yahut sapıklık suçlamasıyla reddedilir. İktisâdî ve fennî, özellikle de sınaî gelişmeler, demekki doğanın bütünlüğü ile hâlisliğine, insanınsa nefs - beden saflığı ile sağlığına halel getirmemecesine gerçekleştirilmelidir. Buna bağlı olarak, insanın nefs - beden saflığı ile sağlığı, onun cinsiyeti ile zihin ve bünye durumu göz önüne alınarak geliştirilmeli düşüncesi eğitime esâs alınmak istenmiştir. Burada kız çocuğunun, ileride ailenin temel dayanağı olacak sâdık, iffetli ev kadını ve anne; erkeğin ise, ailesi ile topluluğunu geçindirip koruyacak faziletli, sözünün eri birey olması hedefi gözetilmiştir.

Aynı devlet ülküsüne sâdık bireyler birbirlerinin vatandaşıdır (L civis). Roma devletinin bu ülküsü, Roma medeniyetinin, yavrularından Fransız kültürü yoluyla 1789 İhtilâlikebîrinin çarpıtılmış ruhuna sızabilmiş tek tük unsurlardan biridir: 'Vatandaşlık' (L civiles, cives; Fr citoyennete).

Ş. Teoman Duralı'nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Çağdaş Küresel Medeniyet – Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz Yahudi Medeniyeti – Anlamı, Gelişimi ve Konumu' isimli kitabından alıntılanmıştır.


[1] İ: "Principi di una Scienza Nuova intorno alla Natura delle Nazioni, per la quale si ritruovano i prin- cipi di altro Sistema del Diritto Naturale delle Genti"; E.A., Napoli, 1725 —bkz: Volpie &...: A.g.e, 385.-857. syflr.

[2] L: "De Antiquissima Italorum Sapientia ex Linguae Latinae Originibus Eruenda"; E.A., Napoli, 1710

bkz: Volpie &...: A.g.e, 91.&92. syflr.

[3] Maddeciliğe karşı Maneviyâtcılığın; Mekanikciliğeyse, Organisismin geliştirildiğini görüyoruz. Akılcı -Deneyci felsefenin aleyhine İdealist olan ortaya çıkar olmuştur.

Maneviyâtcı-İdealist-Organisist anlayışın, hayat ile dünyaya bakış açısı ve tavrı olarak yansımış biçimiyse, Romantikliktir. Maddeci-Mekanikci-Seküler-Sermâyeci öncesi günleri özleyen Romantiklik, bu biçimi ve yapısıyla Tepkici ve Gerici (Fr Reactionnaire) şeklinde nitelenmiştir.

[4] Nasıl Faşism, İtalyada doğup gelişmiş ve oradan değişik uygulama biçimlerinde birçok toplumun siyâsî düzeni hâline gelmişse, aynı durum, onun iktisâdı vechesini temsil eden Korporatism (L corporare: Bütünleşmek, yekvucut olmak) için de söz konusudur. Büyük çapta artıürüne, rekâbete ve özel teşebbüs hamlelerine cevâz vermemesiyle Toplumculukla akrabâlık kurarken; sınırlı dahî olsa, özel mala, mülk ile teşebbüse imkân tanımasıyla da hür iktisâda yahut Sermâyeciliğe yaklaşır. İktisâdî hayat, sanayi dalları ile işkollarına göre 'birlikler' hâlinde (İ categorie) teşkilâtlanmıştır. İşciler ile işverenler, mahallî ortamda ayrı birlikler hâlinde teşkilâtlanmış olmakla birlikte, ülke çapında aynı işkoluna ait birlikler, 'üst kurullar' (İ corporazione) hâlinde 'demetlenmişler'dir (İ fasciare: Demetlenmek). Benzer birliklerin 'demetlendiği' bu üst kurullar, işciler ile işverenlerin karmasıdırlar. Bunlar, çatıları altında derlenmiş oldukları birliklerin kendi yönetim kurullarına danışarak işci ile işveren, yanaşma - yamak - çırak - kalfa - usta ilişkilerini, ücretleri ile terfî şartlarını tayîn edip karar ile kurallara bağlarlar. Özerk teşkilâtlar olan birlikler, mensuplarının iş ve özel hayatlarıyla yakından ilgilenip ihtiyâçlarına cevap verecek şekilde düzenlenmişlerdir. Sonuçta, bütün üst kurulları, daha yüksek bir birlik çatısı altında

korporasyonların konfederasyonu— düzenlenip Faşist partisince denetlenmişlerdir. Herkesin bağlı bulunduğu işyeri ve mensubu olduğu meslek öbeği yoluyla ilgili birliğin üyesidir. Bu birlikler, Yeniçağdaki sendikalardan ziyâde, Ortaçağdaki loncaları andırmışlardır. Bunlara üye olup olamamak kişinin isteğine kalmazdı. Birlik yöneticileri, parti tarafından tasdîk olunanlar arasından üyelerce seçilirlerdi. Bahsi geçen teşkilâtlanma modelini Alman düşünürü Adam Heinrich Müller (1779 - 1829) tasarlamış¬tır. İtalyan korporatisminin etkisiyle Ispanyada General Francisco Franco (1892 - 1975), Portekizde Profesör Dr Antonio Oliveira Salazar (1889 - 1970), Brezilyada Getulio Vargas (1883 - 1954), Arjan- tinde General Juan Domingo Peron (1895 - 1974) benzeri teşkilâtları vucuda getirmişlerdir

bkz: Julius Gould&William Kolb: "A Dictionary of the Social Sciences", 141.&142. syflr; ayrıca bkz: "AnaBritannica", 13. cilt, 537. s.

[5] Romantik, nitekim, Romaya mahsus değerlerin, yeniden hayata döndürülmesi isteğiyle yanıp tutuşan kişi/ler demektir.

[6] Haddizâtında Osmanlı ile Roma devlet ülküleri çakışırlar. Nitekim, Istanbulun —Romanın ikinci başşehrinin— fethiyle birlikte, Fatih Sultan Mehmet Han'ın, Kaysar (Ceasar) ünvânını da üstlenmiş olması, özenti sonucu yahut tesâdüf eseriymiş gibi algılanmamalıdır. Osmanlının salt devlet-olma ülküsünün berrak ifâdesini, filhakîka, Nâmık Kemâl'in (1840 - 1888) "Vatan Şarkısı"ndan aldığımız şu mısralarda buluyoruz: ".../ Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz/ Osmanlılarız cân veririz nâm alırız biz... "

Ş. Teoman Duralı

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN