Mehmet Emin Ay
31 Ağustos 2026
Mehmet Emin Ay
Tasavvuf düşüncesinde zaman ve zamanın kadrini bilmek: “Ân bu ândır; dem bu dem”
Tüm Yazıları

Tasavvuf düşüncesinde zaman ve zamanın kadrini bilmek: “Ân bu ândır; dem bu dem”

Hayatı, sadece bu fani dünya hayatından ibaret gören seküler anlayışa sahip kişilerin ve toplumların yaşantısı, sosyologların ifadesiyle "determine" olmuş, yani her şeyi inceden inceye "tanımlanmış ve planlanmış"tır. Ancak, yüce bir yaratıcının varlığına-birliğine inanmak gibi bir değerden yoksun bu hayatta, sahip olunan maddi varlık ve imkanlar kişiye huzur ve mutluluk vermemekte, yaşamanın anlamı tam da şairin, "imansız olan paslı yürek sinede yüktür" beytinde anlamını bulduğu üzere, kutsal değerlerden yoksunluk, zihinleri meşgul ve vicdanları rahatsız etmektedir.

Doğrusu, zamanı planlı ve bilinçli bir şekilde kullanan gerek doğu gerekse batı ülkeleri, zamanın kadrini bilerek çalışma hususunda gösterdikleri özen ve hassasiyetleri onları yaşadıkları hayatta müreffeh ve varlıklı hale getirmiştir. Ancak bu durum, onların huzurlu ve mutlu oldukları anlamına gelmemektedir. Biri doğudan diğeri batıdan olmak üzere iki örnek verebiliriz: Japonya ve İsviçre, hayat standartlarının yüksekliği ve sahip oldukları bilimsel-teknolojik imkanlar bakımından üst sıralarda yer alan ülkelerdir. Ne var ki, bu iki ülkede de insanların, hayattan artık bir beklentileri kalmadığını ifade ettikleri "yaşamaktan zevk alamama ve tükenmişlik" sendromuyla intiharı tercih ettikleri bilinmektedir. Ancak adı geçen ülkelerin, her yıl intihar ederek hayatına son veren kişilerin sayılarını hiçbir zaman gerçek rakamlar halinde vermedikleri de bilinen hususlardandır. Diyebiliriz ki, ancak kutsal değerlere sahip olmak ve bir "öte dünya hayatı"nın varlığına inanmak, kişiyi hayata bağlamakta ve hayat ancak o zaman anlam kazanmaktadır. Yine diyebiliriz ki, özellikle semavi dinler -ki bununla İslam ile Yahudilik ve Hristiyanlığı kast etmekteyiz- "ahiret hayatı olarak" adlandırılan yeni ve ebedi bir yaşantı imkanı elde etmenin ancak bu dünya hayatıyla mümkün olduğunu, bunun için de yaşadığı dünya hayatının kadir ve kıymetinin bilinmesi gerektiğini telkin etmektedirler. Bu konuda yapılacak kısa bir inceleme, konuya dair bilgi ve söylemlerde İslam dininin, diğer dinlere göre açık ara önde olduğu fark edilecektir. Nitekim birkaç yazıda farklı yönleriyle ele aldığımız üzere, İslam'ın, konuya ne denli önem ve özenle yaklaştığını ortaya koyan zengin bir bilgi birikimine sahip olduğu aşikârdır.

Bugünkü yazımızda, İslam'ın önemli kurumlarından biri olan Tasavvuf düşüncesinde, zamanın kadrini bilmek konusunu ele almak niyetindeyiz. Çünkü İslam düşünce sisteminde çok özgün ve özel bir yeri olan tasavvufun, yaşanılan hayata ve hayatın her alanına dair söyledikleri, son derece dikkat çekicidir… Zaman kavramı da bunlardan biridir ve bu yönüyle de mutlaka ele alınarak incelenmelidir.

Tasavvuf düşüncesi, zamana ve onu değerlendirme konusuna nasıl bakmaktadır?

Zamanın kadrini bilmek ve gereğince değerlendirmek konusu, sonuçları itibariyle insan hayatında önemli bir yer tutar. Zira İslâm inancına göre insana verilen en önemli nimetlerden biri de zamandır ancak insan, bu nimetin yeterince farkında değildir. Halbuki o, kendisine verilmiş olan bu nimeti, yerinde değerlendirip değerlendirmemesine göre ahirette hesaba çekilecektir.

Allah'a kulluğu aşk ile yaşamayı gaye edinen sufilerin, zaman kavramına bakışları da özgün bir nitelik arz eder. Onlar, zaman kavramını "vakit" olarak isimlendirmişler ve vakti, "sınırları tayin edilmiş bir zaman ve mekân aralığı" olarak tanımlamışlardır. Dolayısıyla vaktin hem zamanı hem de mekânı içine alan daha geniş bir kapsama sahip olduğu ortaya çıkmaktadır. Sözgelimi, Hac ibadetinin zamanı da vardır, mekânı da… İkisinin de kadri ve değeri bilinmelidir. Zira bunlar bir daha ele geçmeyebilirler. Sadece hac ibadetinden konuya devam edecek olursak, şunları söylemek mümkün olacaktır. Hac ibadeti, içinde menasik adı verilen birtakım uygulamaların (tavaf, vakfe, kurban…) belirli zamanlarda ve mekanlarda yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Haccın en önemli şartı olan Arafat Vakfesi, her hac mevsiminde sadece bir gün ve o gün içinde belirlenmiş saatlerde ve sınırları belirlenmiş bir mekânda (Arafat bölgesi) yapılabilmektedir. Tıpkı bunun gibi, mutasavvıflar, Hak rızasına talip olan dervişin (mürid) de içinde yaşadığı ânı, bulunmaz bir fırsat ve ganimet olarak görmesi ve o ânı en iyi şekilde değerlendirmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Çünkü ân o ândır; dem o demdir. Bunlar bir daha ele geçmeyecektir. Peki buna muvaffak olabilmek için ne yapılmalıdır?

Kişiye, "ân bu ândır, dem bu dem" anlayışını kazandıracak olan şey farkındalık bilincidir. Bu farkındalık, geçmişe hüzün, geleceğe dair korku taşımadan, asıl unutmaması gereken ile beraber olabilmektir. Yani Allah'ı hatırlamak ve O'nu anmaktır. Buna sufiler "ân-ı dâim" ve "zikr-i dâim" isimleri vermektedirler. Kişinin bunu başarması, kendisini "İbnü'l-Vakt" mertebesine ulaştıracaktır. Dilerseniz konuya bu kavram ile devam edelim.

İbnü'l-Vakt kimdir ve özellikleri nelerdir?

Zaman ve vakit kavramlarıyla yakından alakası bulunan "İbnü'l-Vakt" kavramının, tasavvufa özgü ve tüm zamanlarda orijinal ve manidar bir niteliğe sahip olduğu söylenebilir. Hakkında pek çok şey söylenmiş olması hasebiyle oldukça geniş bir kavram olan İbnü'l-Vakt'i, biz kısa bir makale çerçevesinde ele alacak, meraklıları için üzerine yapılmış birçok inceleme çalışması bulunduğunu ifade ederek ilgili kaynaklara bakılmasını tavsiye edeceğiz.

İbnü'l-Vakt, "vaktin oğlu" anlamı taşımaktadır ve dervişin vakit denilen o büyük nimetle baba-oğul yakınlığını ve bağını ifade etmektedir. Oğulun babaya hürmeti, ilgisi, kadir kıymet bilmesi nasıl değerli ve önemliyse, derviş de vakte böylesi bir hürmet, ilgi ve değer atfetmelidir. Bu psikolojik hali sadece kısıtlı bir zaman diliminde değil hem zamanı hem de mekânı ihtiva eden "vakit" içinde, bir diğer ifadeyle tüm vakitlerinde yaşamaya çalışmalıdır. İşte o zaman, kıldığı namaz, vaktinde ve olması gereken mekânda, ifa etmesi gereken hac, olması gereken zamanda ve bulunması gereken mekânda gerçekleştiği gibi, diğer ibadetleri de tam zamanında ve olması gereken yerde gerçekleşir; ve derviş kendisine bahşedilen zaman nimetini, tüm vakitlerde değerlendirme imkanı bulan kişi olur.

İbnü'l-Vakt olabilmenin en değerli taraflarından biri de kişinin geçmişe hüzün, geleceğe dair korkulardan kurtulmayı başarabilmesidir. Kur'an-ı Kerim'de Yunus suresinin bir ayetinde Allah'ın dostları için şöyle bir müjde vardır.

"Haberiniz olsun. Allah'ın dostları için korku yoktur ve onlar hüzün de duymayacaklardır." (Yunus, 62)

Benzer ifadeler, melekler tarafından ruhunu teslim edeceği sırada mümine yapılan teselli ve müjde niteliğindeki sözlerde de görülmektedir:

"Rabbim Allah'tır diyerek dosdoğru bir hayat yaşayanların, vefatları esnasında melekler inerler ve etraflarını sararak şöyle derler: Korkmayın ve üzülmeyin. Bilakis, biraz sonra Allah'ın size söz verdiği cennete kavuşacağınız için sevinin." (Fussilet, 30)

Yukarıdaki ayetler, dervişin, İbü'l-Vakit olabilmesi için gelecek korkusu yaşamayan ve geçmişe dair hüzün duygusu taşımayan biri olması gerektiğini şart koşmuşlardır. Aynı zamanda her bir mürşid, müride, onun vaktini tamamen dolduracak manevi ders ve vazifeler vermelidir ki, müridin her ânı değerlendirilmiş olsun. Zira insan, nisyân (unutma) ile mâlül bir varlıktır ve bundan kurtulabilmesi için, kendi irâdesiyle gayret ve çaba göstermesi gerekmektedir. Zikir ve tesbihat ile meşguliyet onu zikr-i dâim mertebesine eriştirecek ve artık anlar, demler ve tüm vakitler Allah ile beraber olabilme imkanına kavuşturacaktır… Ne mutlu böyle bir hayat yaşayanlara ve ne mutlu melekler tarafından ahiret yurduna müjdelerle uğurlananlara…

Mehmet Emin Ay

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

YAZAR ARŞİVİ

Mehmet Emin Ay

Mehmet Emin Ay Diğer Yazıları