Yesevilik’te Manevi Eğitim Esasları - 2: Allah’ı Zikretmek
Hz. Ahmed Yesevî günümüz insanına neler söyler?
Pîr-i Türkistan olarak şöhret bulan Ahmed Yesevî Hazretlerinin, memleketi Yesi'ye dönerek burada bir dergâh kurduğunu ve burada insanları irşada başladığını önceki yazılarımızda ifade etmiştik. Bu yazımızda ise Yesevîlik'te Allah'ı zikretmenin öneminden ve ne şekilde icra edildiğinden, bu anlayışla icra olunan zikir ve tesbihat şekillerinin günümüze etkilerinden bahsetmeye çalışacağız.
Allah'ı zikretmenin önemine dair birkaç söz…
Esasen, ayet ve hadislerde kendisinden en çok bahsedilen konulardan biri de "zikir" kavramıdır. Ayetlerde bu kavram, farklı fiil kalıplarıyla iki yüzü aşkın ayette geçmektedir. Ortak anlam, Allah'ı anmak, O'nu yâd etmek, O'nu hatırlamak ve O'nu hatırlatacak her amel, her fiil ve her iştir. Dolayısıyla zikir, bazen tesbihat cümleleriyle Allah'ı bizzat lisan ile anmak; bazen Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek; bazen bir ayet üzerinde tefekkür ederek düşünmek, bazen Allah'ın zikrine kulak vermek; bazen Allah'ın gönderdiği kutlu elçileri ve Son Nebi'yi salât ve selam ile anarak, onları gönderen Allah'a şükretmek; bazen lisanı bile aradan çıkararak gönül diliyle sessiz-sadâsız, dili damağa yaslayıp kalb ile Allah'ı hamd-ü senalarla anmak ve O'na şükrünü arz etmektir zikir… Hatta bazı hadislerde, gerçekte Allah'ı zikretmek için değil, sadece bir işini görmek maksadıyla oradan geçerken durup aralarında oturan ve Allah'ı zikreden kişilerle, bir süreliğine zaman geçiren kişinin de Allah'ın affına ve bağışlamasına mazhar olduğu ifade edilmektedir.
Zikrin, bir önceki yazımızda ele aldığımız Nefis terbiyesi konusunda önemli bir destek olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü kalbi, kötü arzulardan ve kişiyi günaha götüren düşüncelerden tasfiye edip, niyetleri sahih kılan tek şey zikrullah'tır. Allah'ın nazarına mazhar olan kalbin safiyeti ve temizliği, Allah Teâlâ'nın oraya nazarı ve orada karar kılması adına son derece önemli hususlardır. İşte tam burada yeri gediğine inanıyor ve Şems-i Sivâsî'nin beyitlerini aktarmak istiyoruz sizlere…
Vâsıl olmaz kimse Hakk'a, cümleden dûr olmadan.
Kenz açılmaz şol gönülde, tâ ki pür-nûr olmadan.
Sür çıkar ağyârı dilden, tâ tecellî îde Hakk.
Pâdişâh konmaz sarâya, hâne ma'mûr olmadan.
Yesevilik'te Zikrin önemi…
Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre -ilk zamanlarda- Ahmed Yesevî Hazretleri, kendisinden feyiz aldığı mürşidi Yusuf el-Hemedânî'nin yolu olan Nakşibendiyye'nin zikir usûlünü tatbik ve telkin etmekteydi. Bu usulde, dilin damağa yapıştırılarak kalb ile sessizce yapılan "Hafî Zikir" esastı. Ancak Ahmed Yesevî Hazretlerinin, kendisine bağlanarak irşad ve terbiyesine talip olan kimselere, öncelikle Cehrî Zikri telkin ve tavsiye ettiğini görmekteyiz. Dikkat çekici bu tercihte ise önemli bir gerekçe vardı: Gönlü canlandırmak…
Ahmed Yesevî Hazretleri, İslam ile şereflenen Türk topluluklarını manevî terbiyeye tâbi tutarken, onlara Allah'ı çokça anmak ve zikretmek suretiyle nefis terbiyesi işleminde destek sağlamayı düşünmüştü. Çünkü biraz önce de kısaca değindiğimiz üzere, nefis terbiyesinde, gerek nefsin tezkiyesi gerekse kalbin tasfiyesi için Allah'ı zikretmek kadar tesirli olan bir başka usûlün olmadığı hususunda mutasavvıflar hemfikirdirler. Yesevî Hazretleri de yaşadığı yörenin ve çevrenin şartları, buradaki manevi ortamın gereği, zikrin açıktan (cehrî) olarak yapılmasını tercih etmiş ve talebelerine bunu telkin etmişti. Maksat, gönlü uyandırmaktı… Zira, gafletle uykuya dalmış gönülleri uyandırmak ya da mânen hayatiyetini kaybetmiş kalpleri ihya etmek için ancak yapılan cehrî zikirlerin kişiyi ıslah ve irşad etmede etkili olacağını düşünüyordu Yesevî Hazretleri…
Yesevîlikte, "halvet" de önemli bir esastır. Kendisi de altmış üç yaşına geldiğinde bir çilehane yaptırarak sonraki hayatını, yerin altında geçirmeyi tercih eden Ahmed Yesevî Hazretlerinin müridlerinin de halveti önemsemelerini istediği anlaşılmaktadır.
Ancak uygulamalarından yansıyan odur ki, halvet, sanki her şeyiyle "Allah'ı daha çok anmak" ve "O'nu çokça zikreden biri olmak" için yapılmakta olan bir "itikâf" uygulaması ya da manevi kamp hayatı gibiydi… Aktaracağımız bilgilerin sizi de bu sonuca götüreceği kanaatindeyiz.
Yesevîlikte halvet, gruplar halinde yapılırdı. Halvete girecek müridler mürşidin muvafakatiyle bir gün önceden oruç tutmaya başlar, halvetten bir gün önce sabah namazından sonra zikir ve tekbirlerini çoğaltırlardı. Aynı gün ikindi namazının ardından halvethânenin kapı ve pencereleri kapatılır, müridler güneş batıncaya kadar tövbe ve zikirle meşgul olurlardı. Akşam namazı kılınınca iftar için sıcak su getirilir, müridler bununla oruçlarını açardı. Yemeğin ardından Kur'ân-ı Kerîm'den bir sûre yahut birkaç âyet okunurdu. Ayakta saf tutup üç kere tekbir getirilir, sonra oturulup gece yarısına kadar zikirle meşgul olunurdu. Halvet, bu minval üzere, gece gündüz kırk gün devam ederdi.
Halvete giren sûfîlerin dört önemli vazifesi ve virdi vardı.
1. Kuşluk namazından sonra kefâret niyetiyle iki rek'at namaz kılmak ve her rek'atte Fâtiha'dan sonra Kevser sûresini okumak.
2. Dört rek'at tesbih namazı kılmak ve ardından ne dileği varsa onu Allah'tan isteyip dua etmek.
3. Her gün Kur'an'dan 100 âyet okumak.
4. Daima zikirle meşgul olmaktır. Halvete giren kişi yolun başında ise ve henüz "gönlü canlanmamışsa" o kişi cehrî zikre devam eder. Şayet gönül canlanmış ise artık zikri, hafî olarak yapar.
Yesevîlikte esas haline gelen cehrî zikrin, günümüze kadar uzanan geçmişini takip etmek adına, 1873 yılında Orta Asya'nın önemli şehirlerine seyahatleri esnasında bölgenin dinî kültürü hakkında önemli bilgiler derleyen Eugene Schuyler isimli seyyahın hatıralarından bazı aktarımlarda bulunmak istiyoruz.
Adı geçen seyyah, Taşkent şehrinde Îşân Sâhib Hoca Mescidi'nde izlediği bir Yesevî zikrini anlatırken, bir perşembe akşamı bu mescide gittiğini, genç-yaşlı otuz kadar erkeğin kıbleye doğru diz üstü oturmuş halde, yüksek sesle ve vücutlarını hızlıca hareket ettirerek, "Hasbî Rabbî cellallah. Mâ fî kalbî ğayrullah. Nûr Muhammed sallallah. Lâ ilâhe illallah." cümlelerini okuduklarını, bu esnada başın sol omuza ve kalbe, ardından sağ omuza ve oradan tekrar kalbe doğru hareket ettirildiğini, bu hareketlerin yüzlerce defa tekrarlandığını, sesleri kısılıncaya kadar farklı zikirleri okuyan dervişlerin daha sonra "Hayy, Hayy, Allah Hayy" zikrine başladıklarını, ritim hızlanınca ayağa kalkılıp aynı merkez etrafında birkaç halka oluşturduklarını, bu şekilde sabaha kadar devam ettiklerini söyler. Günümüzde camilerde sabah namazı sonrasında okunan tesbihatta, Kelime-i Tevhid okunurken aralarda zikredilen "Hasbî Rabbi…" cümlelerinin, Yesevîliğin, günümüze kadar uzanan etkisinin manidar bir örneği olduğu söylenebilir.
Divân-ı Hikmet'te, pek çok beyitlerinde hem zikrin, hem de halvetin öneminden bahseden Ahmed Yesevî Hazretlerinin iki beytini aktararak sözlerimizi tamamlıyoruz.
Allah'ı çok zikredin diye ayetler geldi
Zikrin deyip ağlayıp yürüdüm ben.
Cemâlini âşıklara vaad etti
Aşk yolunda canım verip yürüdüm ben.
O Kadir (Mevlâ) kudretiyle nazar eyledi
Mutlu olup yer altına girdim ben.
Garib kulu bu dünyadan göç eyledi
Mahrem olup yer altına girdim ben.
Geride bıraktığı eserleri ve yetiştirdiği halifeleriyle, dervişleriyle Anadolu'da, Balkanlarda ve daha birçok coğrafyada insanların İslam ile müşerref olmalarına vesile olan, medfun olduğu makamında hâlâ manevî duygular hissetmenize vesile olan bir tasarrufun bahşedildiği bu sevgili Allah Dostu'nu; Hâce Ahmed Yesevî Hazretlerini rahmetle anıyoruz. Sağlıcakla kalınız efendim…
Mehmet Emin Ay
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.