Mekke’nin Fethi’ne giden yolda yaşananlar
Bundan 1396 yıl önce, işte bu günlerde gerçekleşmişti Mekke'nin Fethi... Medine'den çıkıp Mekke'ye doğru yol alınan günlerin yıl dönümü, bugünler…
Kendi adımıza, yaşananları hatırlayıp, üzerinde tefekkür ve dersler çıkarma çabası içinde olma günleri…
Hatırlayacağınız üzere, önceki yazımızda Peygamber Efendimizin (sav) Mekke seferini büyük bir gizlilik için gerçekleştirmek arzusunda olduğunu ve bunun için bütün tedbirleri aldığını fakat sahabilerden birinin; Bedir gazisi Hâtib b. Ebî Beltaa'nın, böyle bir seferin olacağını Mekke'ye bildiren bir mektup yazdığını, ancak Allah Teâlâ'nın, Kutlu Elçisini bu hususta haberdar ettiğini ve mektubun Mekke'ye ulaşmadan ele geçirildiğini aktarmıştık.
Mektubu gönderen Hâtib isimli sahabi Peygamberimizin huzuruna çağrılarak neden böyle bir şey yaptığı sorulduğunda şunları söyledi:
"Yâ Resûlallah! Buradaki Muhâcirlerin neredeyse hepsinin Mekke'de âilelerini ve mallarını koruyacak kimseleri var. Ama benim hiç kimsem yok. Ben de bu mektupla Mekkeliler arasında bana minnet duyulmasını sağlamak ve âilemi koruma altına almak istedim. Yoksa vallâhi ben onların câsusu değilim. Ben bu işi dinimden dönmüş biri olarak da işlemedim. Çünkü ben Müslüman olduktan sonra aslâ küfre râzı olmam. Vallâhi ben, Allah'a ve Resûlü'ne olan îmânım sonsuzdur. Aslâ bu dinden dönmüş değilim..."
Bu sözleriyle pişmanlığını ve kötü bir niyetinin olmadığını ifade eden Hâtib için "Şefkat Peygamberi" Resul-i Ekrem (sav) "Hâtib kendisini doğru müdâfaa etti." buyurdu ve onu affetti. Bu sırada Hz. Ömer, böylesine bir önemli konuda gereken hassasiyetin zıddına davranışta bulunan Hâtib'in bir cezaya müstahak olduğunu düşünmekteydi. Peygamber Efendimiz Hz. Ömer'e, Allah Teâlâ'nın, Bedir Harbi'ne katılanların hatâlarını affettiğini hatırlatarak şunları söyledi:
"O, Bedir Harbi'ne katıldı. Ne bileceksin, belki de Allah Teâlâ, Bedir ehlinin, sonradan başlarına geleceklere muttalî olarak «Dilediğinizi yapın, ben sizleri affettim!» buyurdu."
Bu sözleriyle Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz, Bedir Harbi'nin İslam tarihinde ne denli önemi haiz ve bu savaşa katılan sahabilerin Allah katında nasıl bir değere sahip olduğunu, bu vesileyle yeniden dile getirmişti.
Yaşanan bu hatıranın asırlar sonra bize telkin ettiği birtakım hususların varlığından söz edebiliriz. Şöyle ki, Bedir Harbi, Ashab-ı Kiram'ın en zor şartlarda imanlarının sınandığı, 300 kişilik bir insan topluluğunun, 1000 kişilik, sayıca ve silah gücüyle üstün bir müşrik ordusuna galip geldiği bir savaştı. Bedir Harbi, Allah Teâlâ'nın meleklerini, müminlere yardım için semadan yeryüzüne indirdiği ve Müslümanlara "silah arkadaşı" oldukları bir savaştı… Böyle bir savaşta şehid olanları da gazi olarak yaşayanları da Peygamberimiz hayatı boyunca hep vefâ duygularıyla andı; onları hep vefakâr olarak karşıladı ve değer verdi onlara… Onu gösterdiği bu vefânın ümmetinde de yansımaları oldu nitekim… İnsanlar Bedir ve Uhud Ashabı olarak isimlerini yazıp evlerine bir levha olarak astılar, dualarında isimlerini zikrederek Allah'a kabul niyazlarında bulundular. Ve gün geldi, İstiklâl şairimiz, meşhur şiirinde Çanakkale şehitlerini onlara benzeterek, "Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid'i / Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi" beytini inşad etmişti. Hülâsâ, Bedir'de canını Allah yolunda fedâ etmeyi göze alan her bir sahabi, artık kaybetmeyeceği bir değere ve kıymete sahip olmuştu. Peygamberimiz de işte bu şan ve şerefi daima göz önünde tutuyordu. Mektup hadisesinde de yaşananlar bundan ibaretti…
Hâtib b. Ebî Beltaa, Peygamberimizin engin şefkat ve merhametiyle bu hatasından dolayı herhangi bir cezaya çarptırılmamış ve affedilmişti. Ancak Allah Teâlâ, başta Hâtib olmak üzere, bütün müminleri, o sırada nâzil olan âyetlerle şöyle uyarmıştı:
"Ey îmân edenler! Eğer Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek ve gizli bir muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin! Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. (Onlar) Rabbiniz Allâh'a inandığınızdan dolayı Peygamber'i de sizi de yurdunuzdan çıkardılar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse), doğru yoldan sapmış olur
(Biliniz ki) şâyet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zâten (onlar, hiç şüphesiz sizin îmandan vazgeçip de) inkâr etmenizi istemektedirler. (Yine biliniz ki) kıyâmet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermez. Çünkü Allah, aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı görendir." (Mümtehine, 1-3)
Böylece bu âyetlerle Müslümanlara, çoluk-çocuk, mal-mülk gibi sebeplerle kâfirlerle dostluk kurmaları açık bir şekilde yasaklanmıştı.
Mekke yolunda yaşananlar…
Hicretin sekizinci yılında Ramazan ayının onuncu günü başlayan bu yolculukta, "seferdeyken oruç tutulmayıp ertelenmesi ve sonradan kaza edilmesi" hususunda Allah Teâlâ'nın tanıdığı ruhsat ve kolaylıktan (bkz. Bakara, 185) istifade edildi. Bütün Ashâb-ı Kiram, Peygamberimizin bu husustaki emrine uyarak sefer günlerinde oruca niyetlenmediler… Bu yılın seferdeyken tutulamayan oruçları sonradan kaza edilerek tutulmuştu. Yine bu yıl ifa edemediği "itikâf" ibadetini Peygamberimiz ertesi yıl 20 gün itikâfa girmek suretiyle kazasını gerçekleştirdi. Geride bıraktığı bu uygulamalar, Hz. Peygamber (sav) Efendimizi, Allah'a güzel kullukta da "en güzel örnek" olarak yâd etmemizi icab ettiren hatıralardır aynı zamanda…
Mekke'ye 187 kilometre mesafede bulunan Cuhfe mevkîine vardıklarında, Peygamberimizin hayatta kalan tek amcası Hz. Abbâs (ra) ile karşılaştılar… Aslında o daha önceden Müslüman olmuş ama bir süre daha Mekke'de kalmayı tercih etmişti. Çünkü o, hacılara su dağıtma (Sikâye) işini üstlenmiş ve öteden beri bu görevi bizzat yerine getirmişti. Bu ulvi vazifeyi bırakmak istemeyişi ve zaman zaman Mekke'de olup bitenleri Resûl-i Ekrem'e aktarması sebebiyle hicretini erteleyen Hz. Abbas (ra) artık vaktin geldiğini düşünerek, ailesiyle birlikte Medine'ye hicret için yola çıkmışlardı. Karşılaşma esnasında Peygamberimiz onu görünce sevincini şu cümlelerle ifade etmişti:
"Ben peygamberlerin sonuncusu olduğum gibi, sen de Muhâcirlerin sonuncusu oldun!.."
Cuhfe köyü hem Peygamberimizin amcasına kavuştuğu hem de Mekkelilerin kendilerinden hala haberdar olmadıklarını öğrendiği yer olmuştu… Artık bu seferin menzilinin Mekke-i Mükerreme olduğu anlaşılmış, Hz. Abbas ve ailesi de Peygamberimizin ordusuna katılarak yola devam etmişlerdi…
Fetih yürüyüşündeki günleri izlemeye, yaşananları aktarmaya ve tahlil ederek incelemeye devam edeceğiz. Sağlıcakla kalınız…
Mehmet Emin Ay
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.