Bektaşilikte Kurban
Kurban Bektaşî erkânının vaz geçilmez rükunlarındandır. Hem hakikat hem mecaz anlamı olan kurban doğumdan yani Bektaşiliğe kabul merasiminden muhibbanın göçmesine kadar Bektaşiliğin her anında yer alır. Girişte ve göçüşte kurban tığlamak ise Hacı Bektaş'ın vasiyetidir.
Hacı Bektaş Velayetnamesi'nin sonunda Hacı Bektaş'ın Sarı İsmail'e hitaben söylediği vasiyetinde göçtükten sonra neler olacağı ve Sarı İsmail'in neler yapması gerektiği anlatılır. İlgili kısmı Hamiye Duran neşrinden aktarıyorum:
Bir vasiyet dahi iderüm sana
Tut nasîhat kim ide rahmet Hüdâ
Gidicek dârü'l-fenâdan Hazretüm
Tekye içre Hakkına koy meyyitüm
Bin koyunla yüz sığır kurbân kıl
Cümle halkı da'vet mihmâm kıl
Ol kadar dâne pişür vâfir taâm
Kim pilav et birle toysun hâss u âm
Yidüme helvâ pişür hem kırkıma
Harcı eksilmez erün sen korkma
Hacı Bektaş'ın türbesinin de bulunduğu pîr evinde, on iki imamı temsilen her biri, başta Hz. Muhammed olmak üzere büyük peygamberler ve büyük Bektaşî evliyasına izâfe edilen on iki post yani on iki makam bulunduğu malumdur. Hz. İbrâhim'in kestiği kurbanın dayandırılan postlardan onuncusu kurbancı postudur ve piri Hz. İbrâhim'dir.
On iki post aynı zamanda dergahtaki on iki görevin sembolüdür. İlk post irşad görevinde bulunan mürşide aittir. Kurbancı postu ise kurban kesmek ve sofra hazırlamakla yükümlü dedeye aittir. Bir Bektaşi tekkesinde bu on iki post görevlisi olmak zorundadır. Aksi halde erkan yürütülemez. Bu yüzden on iki post ve on iki görev çok önemlidir ve tarikat içindeki yerleri de mühimdir.
Bektâşî Erkânnâmelerinde kurban genellikle tîğ-bend ile birlikte geçer. Tiğ-bend kılıç bağlayan yani kuşanan savaşçı demektir. Hz. Peygamber'in Tebük Seferi dönüşünde, çöl sıcağında ve zor şartlarda savaştan dönen sahabilere, "Şimdi küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz" derken kastettiği küçük savaş askerlerin yaptığı savaş olup büyük cihat veya savaş kulun nefsiyle yaptığı savaştır. Bu tiğ-bent Bektaşî dervişi olmak isteyen talibi büyük cihada hazırlamak içindir. Tarikate kabul merasiminden önce tığlanan kurbanın yününden örülen üç düğümlü ince iptir ve talibin beline veya boynuna bağlanılır. Üç ilmik atılması talibin elinin, dilinin ve belinin yani nefsinin bağlanmasının sembolüdür. Aynı zamanda bu üç ilmik veya düğüm talibin tarikata ve mürşidine olan vefâsına, teslimiyetine ve bilâ kayd u şart bağlılığına da işaret eder.
Şâhî mahlaslı bir şaire ait olup birçok makamda bestelenerek söylenen şu nefes bir talibin ikrar verip Bektaşi olmasını anlatır. Besim Atalay'ın Bektaşilik ve Edebiyatı'ndan naklediyorum.
Kurbanlar tığlanıp gülbang çekildi
Gaflet uykusundan uyana geldim
Dört kapı sancağı anda dikildi
Üryan püryân olup meydana geldim
Evvel eşiğine koydum başımı
İçeri aldılar, döktüm yaşımı
Erenler yolunda göz savaşımı
Cân u baş koyarak kurbâna geldim
Ol demde uyandı bâtın çerâğı
Rehberim boynuma bend etti bağı
Üç kadem ileri bastım ayağı
Kuru kurban derler inana geldim
Dört kapu selâmın verip aldılar
Pîrin huzûruna çekip geldiler
El ele el Hak'ka olsun dediler
Henüz ma'sûm olub cihâna geldim
Pîrim kulağıma eyledi telkin
Şâh-ı velâyet'e olmuşuz yakin
Mezhebim Ca'fer-i Sâdıkul-mübîn
Allah dost eyvallah peymâna geldim
Özüm dârda yüzüm yerde durmuşam
Muhammed Ali'ye ikrar vermişem
Sekâhüm hamrini anda görmüşem
İçip kana kana mestâne geldim
Yolumuz On iki İmam'a çıkar
Mürşidim Ali'dir sâhib-zülfikâr
Rehberim Muhammed Ahmed-i Muhtar
Kulundur Şâhîyâ dîvâna geldim
Nefesi açıklamaya çalışayım:
Kurbanlar tığlanıp gülbang çekildi
Gaflet uykusundan uyana geldim
Dört kapı sancağı anda dikildi
Üryan püryân olup meydana geldim
Talip için daha önceden hazırlanan küçükbaş bir hayvan kurban edilir. Talibin maddi durumu müsaitse Hz. İsmail'in yerine kurban edilmesine hürmeten ve telmihen koç tercih edilir. Koç kurban edilmeden önce dua okunur. Hem Hakk'ın rızası hem de talibin adı zikredilen bu duaya gülbank adı verilir. Kurbanlar dualar edilerek tığlanır. Bu ilk adım aynı zamanda gaflet uykusu olarak değerlendirilen dervişlik öncesi hâlden çıkıp yeni bir hâle girmektir.
Dört kapıdan maksat şeriat, tarikat, hakikat ve marifettir ve tarikatın kapısında sancakları dikili olması her birinin tarikat için önemli olduğu ve sırayla geçilmesi gerektiğine işaret eder. Dolayısıyla bu dört kapı yan yana olmayıp iç içedir ve birinden geçilmeden diğeri açılmaz. Bu dört kapıyı temsilen de dergahların dış kapısından meydana dört kapıdan geçilerek girilir. Kimi dergahların fiziki yapısından dolayı bu hassasiyete riayet edilememiştir. Bu durumda en azında meydanı geçilen kapının önünün dört basamaklı bir merdiven olmasına dikkat edilir.
Üryan soyunmak, büryan yanmak anlamında olup talip huzura kabul edilmeden önce rehber onun elbiselerini çıkartır ve ona tarikata mahsus libası giydirir. Üryan her türlü dünyevî duygu ve düşüncelerden arınmış ve soyunmuş olmayı, büryan ise bu duyguları can ü gönülden aşk ve şevk istemeye işaret eder. Bektaşilik veya herhangi bir tarikata girmek isteyen bir talibin niyetinin heves mi yoksa gerçek mi olduğundan emin olmak istenir. Bunun için de tâlip tarikata girmeden önce sınanır. Bu sınamadan geçebilmek ise gerçekten istemek ile mümkün olur. Üryan ve püryan olmak sınavı geçip kabul edilebilecek durumda olduğunu beyan etmektir.
Evvel eşiğine koydum başımı
İçeri aldılar, döktüm yaşımı
Erenler yolunda gör savaşımı
Cân u baş koyarak kurbâna geldim
Kurbanı tığlanmış, tarikata mahsus kıyafetler giydirilip kurbanın yünden eğrilen iplik beline bağlandıktan sonra kapının önüne gelinir ve eşikte bekletilir. İçeride âyin-i cem erenleri toplanmıştır. Mürşid dedenin desturu ile kapı açılır, talip kapı eşiğine başını kor, öper. Baş koymak başım yolunuza feda olsun demek olup aynı zamanda dergâhın hizmetine de talip olmayı temsil eder. Canla başla hizmet etmeye talip olduğunu gösterir. Kendisini kurbanın teslim olması gibi teslim olduğunu da sembolik olarak göstermiştir.
Mürşid dedenin desturuyla rehberin eşliğinde içeri alınan tâlip sevincinden ve yeni bir hayata doğmanın verdiği heyecandan gözleri dolar, yaş akar. Bundan sonra erenler yani Bektaşî geleneğinin ulularının gittiği yolda, onların uğruna canla başla mücadele edeceğini beyan eder. Kurbana gelmek kurban olmaya gelmek demek olup erenlere layık bir derviş olmak hususundaki gayretini ve samimiyetini gösterir.
Ol demde uyandı bâtın çerâğı
Rehberim boynuma bend etti bağı
Üç kadem ileri bastım ayağı
Kuru kurban derler imâna geldim
Dervişlerin dilinde mum yakılmaz uyandırılır, söndürülmez sırlanır. Mürşid dede "Bu yeni gelen can nasıl biridir?" diye sorar. Posta oturan diğer dedeler eyvallah derlerse mürşid, meydancıdan çerağları uyandırmasını ister. Uyandırılan sadece meydandaki çerağlar, mumlar değildir. Aynı zamanda bir mum olan talibin de fitili ateşlenmiş, yanmaya başlamıştır, uyanmıştır. Gafletten uyandıktan sonra yeni bir merhale geçmiş, aydınlanmaya başlamıştır. Rehber tığbendi boynuna bağlamış, kurbanlık koyun gibi talibi çekmektedir. Boyna bağlanması teslimiyeti ifade eder. Daha sonra usule göre rehberle birlikte üç adım atar. Ancak yürüyüş adımı gibi değildir. Önce sağ ayağını uzatır, sonra sol ayağını yanına çeker. Sağ ayağı ile üç adım atmış olur.
Kuru kurban kansız kurban anlamında söylenir. Koçun kanı dergahın avlusunda akıtılmış iken bir diğer kurban olan talibin nefsi meydanda kurban edilmektedir. İmana gelmek ise tarikata intisap etmek olup imana gelmek meydana neden geldiğini izah etmek için söylenmiştir. İman ise teslimiyetin en üst mertebesidir.
Dört kapı selâmın verip aldılar
Pîrin huzûruna çekip geldiler
El ele el Hak'ka olsun dediler
Henüz ma'sûm olub cihâna geldim
Daha sonra talip dört adım atar ve her adımda "Selamün aleyküm şeriat erenleri, selamün aleyküm tarikat pirleri, selamün aleyküm hakikat şahları, selamün aleyküm marifet kamilleri" der. Boynundaki iple çekilen talip mürşid huzuruna yani karşısına getirilir. Pirin karşısına getirilen talip mürşid ile diz dize gelecek şekilde oturturlur. Ellerini dizlerinin üstüne koyar ve mürşid ellerini talibin ellerinin üzerine koyar. El ele olması budur. Elin Hakk'a olması ise mürşidin elinin Hz. Muhammed'e kadar uzanan silsilenin bir parçası olmasına işaret etmek içindir. Hz. Muhammed de miraçta Hak'la birlikte olmasına telmihtir. Talibin üzerindeki elin sıradan bir el olmadığına işaret eder.
Sözün ikinci anlamı ise talip ile mürşit arasındaki ahitleşmedir. Bu ahitleşme de "İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh yedullahi fevka eydihîm" (Her halde sana biy'at edenler mahzâ Allaha biy'at ederler, Allahın eli onların elinin üstündedir. Fetih 10) ayetinde işaret edilen olaya telmihtir. Mürşide verilen biat Hz. Peygamber'e verilen biat gibidir. Hz. Peygamber'e verilen biat ise Allah'a verilmiş gibidir. Mürşide bağlanmakla Allah'a ve onun emirlerine bağlılık bildirilmiş olmaktadır.
Biat tamamlanınca talip anasından yeni doğmuş gibi masum ve günahsız olur. Çünkü biat vermek aynı zamanda tövbe etmektir. Geçmiş yaşantısını terk edip yeni bir hayata başlamaktır. Yeni bir dünyaya doğan talip de hiç günah işlememiş gibi kabul edilir ve bu hayatında bir daha günah işlememeye gayret edeceğine söz vermiş olur.
Pîrim kulağıma eyledi telkin
Şâh-ı velâyet'e olmuşuz yakin
Mezhebim Ca'fer-i Sâdıkul-mübîn
Allah dost eyvallah peymâna geldim
Biat eden yani tarikatın adabına ve erkanına riayet edeceğine söz veren talibin kulağına mürşid bundan sonra ne yapacaklarını söylemesine telkin diyoruz. Telkin ölen bir Müslümana defnedildikten sonra verilir. Artık ölmeden önce ölen talibin kulağına da mürşidi telkinde bulunur. Telkin mürşitlerin o anki hâline ve bilgisine bağlı olarak şifahen söylenir.
Mürşidin talibin kulağına ettiği bir telkin örneğini Miratü'l-Mekâsid'den aktarıyorum:
Bismillahirrahmanirrahim. Estağfirullah min külli zenbi eznebtühü amden ev hatâen ev sırran ev sehren ev sehven ev alâniyeten ve etûbu ileyh min zenbi'l-lezî lâ a'lemu ve ente allâmü'l-uyûb [ve settâru'l-guyûb]
Ey tâlib! Yalan söyleme, gıybet eyleme, şehvet-perest olma, kibir ve kin tutma, kimseye hased eyleme, gördüğünü ört, görmediğini söyleme, elin ile koymadığın şeye el sunma, elin ermediği yere el uzatma, sözün geçmediği söz söyleme, ibret ile bak, hilm ile söyle, küçüğe izzet, büyüğe hürmet eyle. İkrârını sakla, Hakk'ı özünde mevcûd bil. Özünü tarîkatde sâbit-kadem eyle. Mürşidin Muhammed, rehberin Ali, mezhebim İmam Ca'fer-i Sâdık mezhebi, gürûhun nâcîdir. Pîrin kutb-i cihân Hacı Bektaş Velî sırr-ı alîdir.
İkinci mısra mürşidin talibe ne söylediğini açıklar. İlk verilen telkinin şâh-ı velâyet olan Hz. Ali'ye bende olduğunu, onun yolunun hizmetkarı olduğunu anlıyoruz. İkinci önemli husus Cafer-i Sadık mezhebinden olduğunu unutmamasıdır. Mezhep burada tevriyeli kullanılmıştır. İslamiyetin belirli görüş ve anlayış farklılıklarından doğan kollarından biri olan Caferilik kastedildiği gibi sözlük anlamı gidilen yol anlamı düşünüldüğünde Cafer-i Sadık yolundan gitmek yani ehl-i beyti takip etmek anlaşılır. Son mısrada ise Bektaşi dervişi olmakla mürşidinin telkinine ömrünün sonuna kadar uyacağına söz verdiğini, yemin ettiğini ifade ederek kendini bağlamaktadır.
Özüm dârda yüzüm yerde durmuşam
Muhammed Ali'ye ikrar vermişem
Sekâhüm hamrini anda görmüşem
İçip kana kana mestâne geldim
Özüm derken hakiki varlığını kasteden şair dâra çekilmiştir. Dâr hem meydan hem de meydanda olan şeylerdir. Dâra çekilerek ikrâr da başlamış olur. Burası talibin yükseleceği yerdir. Muradına ve dualarına burada erer. Kendisini tanıması, bilmesidir. İnsan olduğunun farkına varmasıdır. Dâra çıkarak başlayan dervişlik her yıl dâra çekilerek devam eder. Dâra durmak hesaba çekilmektir. İkrar olduğu için masum kabul edilir. Yüzünün yerde olması ise dâra çekilenlerin aldığı vaziyettir. Peymançe de denilen bu duruş mütevazi olmanın tecessüm etmiş halidir. Dâra duran talip Hz. Muhammed ve Hz. Ali'ye bağlılığını idrak eder, bilir. Sorumluluğunun ne kadar yüce ve ağır olduğunu düşünür.
Sâkâhüm hamri İnsan suresinde geçen "Sekâhum rabbuhum şerâben tahûrâ" (Onlara Rableri de gâyet temiz bir şurup içirmiştir.) ayetinden iktibastır. Sekâhüm sırrı olarak da geçen bu ayet Bektaşiler tarafından Hz. Hüseyin'in susuz bırakılmasını hatırlatacak şekilde anlaşılır. Her ne kadar Yezid'in adamları Hz. Hüseyin ve arkadaşlarına su vermemiş olsa da Allah onlara tertemiz içecekler içirmiş olduğu inancı hatırlanarak içilir. Tâlip dâra çekildikten sonra saki dede cemde bulunanlara şerbet dağıtır. Dağıtılan şerbet içilirken akla Hz. Hüseyin de getirilir ve Yezid'e lanet okunur.
Saki dedenin sunduğu şerbetlerden içmek, kana kana içmek Bektaşi yoluna bağlılığın derecesini ifade etmek için söylenir.
Yolumuz On iki İmam'a çıkar
Mürşidim Ali'dir sâhib-zülfikâr
Rehberim Muhammed Ahmed-i Muhtar
Kulundur Şâhîyâ dîvâna geldim
Son dörtlükte artık talip tarikata kabul edilmiş ve can olmuştur. Son dörtlük Bektaşiliği tarif eder. Daha önce söylendiği gibi Bektaşilik, Hz. Ali ile başlayan ve oğulları Hz. Hasan ve Hüseyin ile devam 12 imam yolundan gitmektir. Bu yolun mürşidi zülfikar kılıcının sahibi olan Hz. Ali'dir. Yolun rehberi ise seçilmiş olan Hz. Muhammed a.s.'dır.
Son mısrada mahlasını kullanan şair Allah'ın kulu olduğunu ifade ederek Hak Muhammed Ali üçlemesini tamamlar. Şâhî mahlasını seçmesi Hz. Ali'ye bende olmasına işaret etmek için olmalıdır. Divâne gelmek ise tevriyeli kullanılmış olup hem cem ayinine katılmak hem de kendinden geçmiş olmaya işaret eder.
Bektaşilikte kurban kesmek kurban olmaktır. Kendini kurban eylemektir. Hz. İbrahim'in oğlu İsmail ile arasında geçen vakayı tekrar tekrar yaşamaktır. Allah'ın gönderdiği koç ile İsmail kurtulduğu gibi, talibin kurtuluşu da kurban edilen bir koç ile başlar ve ayin-i cem ile İsmail mertebesine erişilir.
Kurbanları ile kurban olabilenlerden olmak niyazıyla….
İsmail Güleç
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.