Anneler ve Çocuklar
Geçen hafta Anneler Günü idi. Bu vesile ile Sezai Karakoç'un Anneler ve Çocuklar isimli şiirini bir kez daha okudum. Samimi, yalın ve derinlikli bu şiiri okuyunca üstada hayranlığım bir kat daha arttı.
Anne ve çocuk arasındaki ilişki ve sevgi dünyanın en kuvvetli bağı. Karşılıksız sevginin timsali olan bu bağı anlatan yüzlerce şiir arasından Sezai Karakoç'un bu müstesna şiirini sizinle paylaşmak istedim.
Anne öldü mü çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde siyah bir çubuk
Ağzında bir küçük leke.
Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne.
Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk,
Çocuk ölünce anne.
Şiir, anne sütü gibi saf, sade ve yalın bir Türkçe ile söylenen bir türkü gibi. Dörtlüklerin başında ve son iki mısrada tekrarlan dizeler bize bir ninni veya ağıt ritmini hatırlatır. Nakaratı ilk mısralara taşıması ve son iki mısrada tekrar etmesi (redd-i mısra) halk ve klasik şiirin yeniden biçimlendirilmesidir.
Şiirde duyguların samimiyeti şiirin kelime hazinesine de yansımış. Bir çocuk dili ne kadar basit, yalın ve anlaşılır ise şiir de o derece yalın, samimi, basit ve anlaşılır. Hemen söyleyebileceğimi düşündürüyor ancak herkesin söyleyemeceği sadelikte (Sehl-i mümteni). Anlamını bilmediğimiz bir kelimenin bile olmadığı şiirin ihtişamı da bu sadeliğinde. İfadeleri sade, anlaşılır ama yüzeysel, yapay ve uydurma değil. Derinlikli ve gerçek. Anne sütü ne kadar temiz, saf ve besleyici ise bu şiir de sade, yalın ve besleyici. Şiiri okuyan, annesinin sütüyle karnını doyuran bir çocuğun ruh haline bürünüyor. Güvenli, emin, mutlu ve huzurlu. Bir o kadar da mahzun. Birbirine zıt duyguları aynı anda yaşatabilmek de şairin başarısı.
Süslü imgelerden, gereksiz tekrarlardan, tasannuya kaçan söyleyişten ve okuru boğan duygu yoğunluğundan uzak bu şiir aynı zamanda imgeleri kuvvetli, tekrarları incelikli, gösterişten uzak derin bir sanatla örülü ve okuru okuduktan sonra tesiri altına alan ve gittikçe hafifleten bir ağırlıkla saran duygu yoğunluğuna sahip bir şiir. İhtişam parıltılı ve gösterişli bir şeydir, hemen görülür ve fark edilir. Ben buradayım diye bağırır. Ancak Sezai Karakoç bu şiirinde ihtişamı âdetâ yeniden tarif etmiş ve ne olduğunu hatta nasıl olması gerektiğini bize göstermiş. İhtişamda örtük biçimde saklı olan korkuyu sevgi, gösterişi sadelikle örtmüş, kapatmış, yok etmiş, kısaca dönüştürmüş. Sanatını ve sanatkarlığını gösterme gayretine düşmeden bize ne kadar büyük bir şair olduğunu göstermiş.
Ölümden bahseden bir şiiri ninni edasında söyleyebilmek, ölüm gibi hüzünlü bir konuyu hüznü sevgi ile birleştirerek belki de dünyanın en güzel duygusunu yaşatabilmek ancak Sezai Karakoç'un yapabileceği bir şey. Ağıtın hüznünü, ninninin samimiyeti ve sıcaklığı ile birleştirmek her şairin yapabileceği bir şey değil.
Şiir çocuğu ölen bir anne ve annesi ölen bir çocuğun ruh halini tasvir ediyor. Şair bu kısa şiirinde anne ve çocuk üzerinde derin bir yalnızlığın ve hüznün resmini çizer. Üç dörtlükten ilkinde çocuk, ikincisinde anne ve üçüncüsünde ikisi birden anlatılır.
Şiire Anne öldü mü çocuk diye kuvvetli bir giriş yapan şair okuru merak ettiriyor. Şiirin ne şekilde devam edeceğini hisseden okur (irsad) bir çırpıda şiirin geri kalanını okuma arzusuyla doluyor.
Şiirin ilk dörtlüğünde annesi ölen bir çocuk resmedilir. Kalbi hüzün ile dolan herkesin yaptığı gibi çocuk bahçenin en yalnız köşesine çekilmiştir. Bahçenin herhangi bir köşesi değil, en yalnız köşesi, belki eve en uzak köşesi, belki kimsenin göremediği köşesi. En yalnız aynı zamanda en uzak ve kimsesizliği sezdiren bir ifade. Bahçeyi dünya kabul edersek en yalnız köşe bu sefer hayatın dışı olmakta. Çocuk arkadaşlarından, oyundan, okuldan hâsılı her şeyden kaçmış, hüznünü yudum yudum içebileceği bir köşe bulmuş kendine.
Canlı varlıklara özellikle insana mahsus olan yalnızlığı bahçeye yükleyen (kapalı istiare) şair çocuğun yalnızlığı arkadaş olarak seçtiğini düşündürterek okura yaşatmak istediği duygunun şiddetini de artırmaktadır.
Çocuğun elindeki siyah çubuk bize hüznü ve anlamsızlığı gösteriyor. Çubuk çocuk için bir oyuncağı, çocuk olmaklığı temsil, siyah ise çubuğun önemsizliği ve değersizliğinin yanında matemi ve üzüntüyü ediyor (tevriye). Artık çocuk için tüm eşyaları siyah olmuştur, en sevdiği oyuncakları bile. Anne olmadıktan sonra hiçbir şeyin değeri ve güzelliği kalmamıştır. Oyuncakları, oynamayı, kısaca yaşamayı değerli ve zevkli kılan annenin varlığıdır.
Bir diğer güçlü imge ağızdaki küçük lekedir. Dile getirilemeyen hüzün, konuşmak için bulunamayan şevkin, içe çekilen havanın, yürekteki haykırışın izidir. Artık anne diyemeyecek olmanın verdiği acıdır. Leke, konuşmak isteyip de konuşamamamın verdiği halin dudaklardaki yansımasıdır. Söze gelemeyen duyguların mücessem halidir. Çocuğun annesine duyduğu sevginin eksikliğinin ifadesidir.
İkinci dörtlükte resmi çizilen kişi annedir. Şair bu sefer çocuğunu kaybeden bir annenin hâlini tasvir eder. Tasvir eder derken uzun uzun anlatmaz. Kısa iki dizeye birkaç sayfayı sığdırır (icaz). Bir şeyi anlatmak için çok sayıda kelimeye ihtiyacımız olmadığını gösterir. Gevezelik yapmaz, işaret diliyle konuşur.
Annesi ölen çocuğun oyuncağı kararırken çocuğunu kaybeden annesinin gökyüzü kararır, hayatı zindan olur. Ümidini, neşesini, kendisini hayatta tutan duygularını kaybeder. En yalnız köşe anne için dünyanın her tarafıdır. Siyahlaşan oyuncağın yerini simsiyah güneş alır. Dünyayı aydınlatan güneş anne için simsiyahtır (tezat). Ayrıca simsiyahın siyahtan daha güçlü bir ifade olması annenin hüznünün çocuğun hüznünden çok daha kuvvetli olduğuna işaret eder. Çocuk hüznünü bahçenin bir köşesine sığdırırken annenin hüznü dünyaya sığmaz. Annenin güneşi tutulmuş, dünyası kararmıştır.
Güneşin kapkaranlık olması mübalağalı bir ifade olarak değerlendirilebilir. Ancak bir annenin duygularını anlatırken kullanması, mübalağalı bir ifadeyi okura normalmiş gibi hissettiren şairin kudreti karşısında bir kez daha hayran oluyoruz.
Elindeki ipi nereye bağlayacağını bilmemesi ne yapacağını bilememesine işaret eder (mecaz). Bilememek ile birlikte ipi bir yere bağlamaya ihtiyacı olmadığı da söylenmiş olur. Anne bir iş yapmak istememektedir, kollarını kaldıramamaktadır. Çocuğu olsaydı ipini bağlayacağı yeri bilirdi, yani yapacağı işlerin bir anlamı olacaktı ve her şeyi çocuğu için yapacaktı.
İp rastgele bir kelime değildir. İp bir bağı, bağlanmayı, bir ilişkiyi imler. İpi nereye bağlayacağını bilememek artık bir bağının ve kendisini hayata bağlayacak bir sebebin kalmadığını da ifade etmiş olmaktadır. Biten bir anne-çocuk ilişkisini anlatır. Hayat ona ipini bağlayacağı bir yer bırakmamış, tutunacağı dalını elinden almıştır.
Klasik şairlerin bir beyitte yaptıklarını Karakoç iki dörtlükte yapmış. Anne-çocuk, dünyası kararmak-yalnızlığı seçmek arasındaki paralellik (Leffüneşr) bize duyguların müşterek olduğunu gösteriyor.
Üçüncü kıta durumu özetler. Anneyi de çocuğu da bir hükümde birleştirir (cem). Anne de çocuk da birbirlerini kaybettiklerinde yerlerinde duramaz ve insanlardan kaçarlar. Çocuğu öldüğünde annenin, annesi öldüğünde çocuğun da biraz öldüğünü bize anlatır. Birinin bedeni diğerinin ruhu ölür, yaşam sevinci kaybolur. Uzaklaşmak ve kaçmak aynı zamanda kavuşmak arzusunu da taşır.
Şiirde tekrar eden (tekrir) üç kelime var: Ölüm, anne ve çocuk. Bu üç kelimeyi gören şiirin bir ağıt olduğunu düşünür. Bir yönüyle ağıttır ancak söyleyişi, üslubu ve biçimiyle ağıtın dışına taşar, ninni kadar saflaşır, türkü gibi söylenir ve ne olduğunu bilemediğimiz bir türe dönüşür. Bildiğimiz ancak tam olarak bir şeye benzetemediğimiz bir tat gibidir.
Karakoç'un bu şiirini güzelleştiren unsurlardan biri de klasik şiirde lafza dayalı söz sanatlarını dönüştürerek kullanmasıdır. Dörtlük başlarında geçen Anne öldü mü çocuk ve Çocuk öldü mü anne son iki dizede tekrar edilerek redd-i mısra başarılı bir şekilde yorumlanmış. Birinci ve ikinci dörtlüğün ilk mısralarının son iki mısrada tekrar edilmesi şiirin söyleyiş güzelliğine ve musikisine ayrı bir zevk ve tat katmış. Ninniyi ve ağıtı andıran şiire klasik şiir havası da katmış. Son iki mısranın aynı zamanda akis olması klasik şiir rengini koyulaştıran bir unsur olmuş.
Annesini ölen bir çocuğun ve çocuğu ölen bir annenin hissettikleri bu kadar kısa ve açık başka türlü nasıl anlatılır, bilemiyorum. Siyah çubuk, simsiyah güneş, leke sıradan bir kelime olmaktan çıkıp acıların taşıyıcısı nesnelere dönüşür.
Şiir Sezai Karakoç şiirinin özelliklerinin sergilendiği bir ziyafet sofrasıdır. Klasik ve halk şiirini andıran söyleyişler, Batı şiirini hissettiren imgeler, saf duygu ve yalın Türkçe. En önemlisi de dünyanın en kutsal duygusu anne ve çocuk sevgisi. O sevgiyi insanî ve ilahî bir hâl ile yaşatmak.
Üstada hayran olmakta haksız mıyım? Büyük şairimizi rahmetle ve minnetle yâd ediyorum.
İsmail Güleç
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.