Ekrem Demirli
22.04.2026
Ekrem Demirli
Hevâ Gücü veya Var Olma Sevgisi
22.04.2026
Tüm Yazıları

Hevâ Gücü veya Var Olma Sevgisi

'İnsan Allah'a hevâ gücüyle ibadet eder.'

İbnü'l-Arabi

Dini hevâ gücünü engelleyen veya baskılayan bir şey olarak düşünmek, dine dair en yanıltıcı kanaatlerden birisini oluşturur. Buna mukabil dini hatta nefis ve zihin terbiyesini bir mesele olarak deruhte eden tasavvufu -bilhassa metafizik evresinde- hevâ gücünü tahrik eden, onu olabildiğince büyüten, insana büyük ve güçlü gayeler göstermekle hevâyı gerçek sınırlarına taşıyan bir kurallar manzumesi olarak görmek hakkaniyetli ve insaflı bir bakış olarak görülebilir. Bu meyanda bilhassa tasavvufun erken döneminde ortaya çıkan ve genellikle yabancı kaynaklı olabileceğini düşündüğümüz birtakım eleştiriler ile dini metinlerde yer alan ifadelerin 'literal' okunuşu insanda böyle bir vehmin ortaya çıkmasına kaynaklık teşkil eder, burası açıktır. Fakat daha derin bir okumayla meseleye baktığımızda ise dinin yapmak istediği tamamen farklı bir şeydir: Din insandaki gücün parçalanmasına mukabil insanı uyaran, insan gücünü bütün olarak bir gayeye yönlendiren, bu sayede gücün bölünmesini engelleyen birtakım kurallarla hevâyı tahrik eden bir yöntem üzere kuruludur. Bu neden böyledir? Çünkü dini düşünce içerisinde hevâ insan eylemlerini yönlendiren, onu harekete geçiren, insanı dünya hayatında varlığını idame ettirmesini sağlayan bir ilahi güç, daha doğrusu bir ilahi lütuftur. Bu gücün en önemli yansıması ise cinsellik, öteki cinse karşı duyulan arzu, şehvettir. O zaman bu gücün ne olduğunu düşünerek meseleye bakmak gerekir?

Ruzbihan Bakli insandaki arzu gücünün yaratılmış olduğunda insanın varlığına duyduğu büyük arzu ile özdeşleştirir. İnsan var olmakla öyle bir arzu ile dolmuştur ki kendisini tanrı ile yarıştırmış, Tanrı'nın tahtını kendisine layık görmüş, fakat aynı zamanda bir imkansızlıkla karşılaşınca büyük bir korkuyla insanlık makamına dönmüştür. Varlığını kaybetme korkusuyla var olma arzusu ise aynı anda insanın içine kaçarak insan paradoksunu oluşturmuştur: Varlığımıza duyduğumuz korku ile varlığı yitirme korkusu. Bu iki hal, Freud'un söylediği üzere, insandaki iki temel saik gibi görünse bile, gerçekte tek bir şeydir. Çünkü varlığı sevmek ve insanın kendi var oluşuna karşı tutkuyla bağlanması esas olan saik iken varlığı yitirmek ise barizi bir durum olarak ortaya çıkmıştır. Her halükarda insan varlığı sevmek ile yitirme korkusunu aynı anda idrak ederek yeryüzünde yaşamını idame ettirecektir. O zaman burada hayat ve hareket, yaşam sevgisinin güçlendirilmesiyle bereketlenecek, korkunun azalmasıyla sevgi tarafı gerçek boyutlarına ulaşacaktır.

Dinin bilhassa tasavvufun yöntemi o zaman korkunun yenilmesi veya azaltılmasıyla hevânın çoğaltılması amacı üzerine kurulmuş olmalıdır. Bununla birlikte bazı uygulamalar, hevâ gücünün baskılandığı izlenimi oluşturabilir. Nitekim birçok insan öteden beri bu kanaati benimsemiş, dinin insanın arzusunu baskılayan bir şey olduğunu düşünmüştür. Dinde tespit edilen yasaklar, engeller, hevâ gücünü kontrol etme maçı taşır, bunda tereddüt yoktur. Bu meyanda nefs ve nefsin arzularıyla mücadele etmek en azından yöntemin parçası olarak kabul edilebilir. Açlık, uykusuzluk, bilhassa karşı cinsten olmak üzere inziva etmek şeklinde özetlenebilecek tasavvufun yöntemi hevânın baskılanması üzerine tesis edilmiştir denilebilir. Fakat meseleye daha derinden bakan düşünürler için konu hiç de öyle değildir. Onların dile düşüncelerine göre yöntem, hevâ gücünün değil, hevânın parçalanmışlığı ortaya çıkan hevesin kontrol edilmesi, buna mukabil hevânın yüceltilmesi üzerine kuruludur.

Bu meyanda heva ile heves -farazi bir ayrımdır, dilde bir karşılığı yoktur- kavramlarını karşılaştırmak lazımdır. Hevâ insandaki külli arzu, yaşama sevgisi, varlık sevgisi, insan eylemlerini yöneten ana saik iken heves ise insanda gücün bölünmesiyle ortaya çıkan 'aceleci' arzuların ortak ismi olabilir. Tasavvuf teorisyenlerinin insanın dikkatini çektiği şey, heveslere bölünerek yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan hevâ meselesidir. Bir benzetme yapacak olursak, hevâ gücü, bir ırmağın küçük derelere bölünerek etkisini yitirmesi gibi heveslere bölünerek etkinliğini ve varlığını yitirebilir. Böyle bir durumda hevesler, geçici olarak hevânın yerini alırken insanı basit ve sıradan bir hayatın günlük işlerinde tüketme ihtimalini ortaya çıkartırlar. Bunu yaparken de duyular üzerinde kurdukları baskıyla hevesler, güçlü ve kalıcı oldukları vehmine yol açabilirler. Mesela bu hevesler yemek içmek, veya cinsellik gibi alanlarda ortaya çıktığında sanki insan çok ve güçlü istek sahibi olarak kendini görebilir. Gerçekte bu istekler veya hevesler, geçici birtakım isteklerden ibarettir ve sayıca çoğalmış olmalarına rağmen gerçekte zayıflamış isteklerdir.

Tasavvufun insanda gördüğü en ciddi sorun da budur: Hevâ gücünün bölünmesiyle insanda oraya çıkan anlık arzu patlamaları, sanki her şeyi istiyormuş gibi tutkulu yönelimler, insanı yorarken kalıcı bir sonuç ortaya çıkartmazlar. Yöntem ise burada hevâyı korumak üzere harekete geçer: Hevesleri baskılayarak hevâ gücünün büyütülmesi tasavvufun amacıdır. Bu durumda nefs terbiyesi terbiye etmekten daha çok tedbir etmeye dönüşerek gücün korunması ve büyütülmesi anlamına gelir.

Hevâ gücünün büyümesinde en önemli etkenlerden birisi ölüm korkusuna ve yok olma endişesine karşı ölümsüzlük fikrinin ikame edilmesidir. Hevâ gücüne hakkını iade etmek, ölümü yenmekle, ölümü reddetmekle mümkün olacaktır. Bu durumda insan arzularını gerçek anlamaya tanımaya başlarken öteki cins ile karşılaşma bu kez daha gerçek ve daha sahici bir hal alır. Metafizikçiler için Hz.Peygamber'in 'Bana dünyanızdan kadın sevdirildi' anlamındaki hadis-i şerifi hevânın tam anlamıyla yerini ve sınırlarını bulduğu hali anlatır. İnsan ancak hemcinsiyle bu hali idrak eder, ancak kadında (veya kadın için erkekte) bu hali yaşayarak hevâ gücünün selametini temin eder. İbnü'l-Arabi bu bahiste evlilik ilişkisini bile aşka, iki cins arasındaki arzunun sürekliliğine bağlayarak geleneksel çocuk doğurma amacını ikincilleştirmekle klasik dünyada eşine az rastlanır bir bakış açısı ortaya koymuştur. Çünkü hevâ gücünü korumak, karşıt cinsle ilişkide anlamını bulurken, akıl bu sayede gerçek idrake ve zevke kavuşur. Üstelik hevâ gücüyle insan eşyayı olduğu hal üzere idrak edebilecek akıl yetkinliğine ulaşır. Böyle yetkinleşmiş bir hevâyla baktığında insan 'merkebi Yusuf güzelliğinde görebilir.

İbnü'l-Arabi'nin sözüyle bitirelim: 'Hevayı Arş'ta oturur gördüm.'

Ekrem Demirli

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

YAZAR ARŞİVİ

Ekrem Demirli

Ekrem Demirli Diğer Yazıları