Ahmet Ağırakça
01 Kasım 2026
Ahmet Ağırakça
Rasulullah’ın Mariye el-Kıbtiyye ile evliliği: İbrahim'in doğumu ve vefatı
Tüm Yazıları

Rasulullah’ın Mariye el-Kıbtiyye ile evliliği: İbrahim'in doğumu ve vefatı

Rasulullah'ın (sav) aile hayatı içerisinde Mâriye el-Kıbtiyye'nin ayrı bir yeri vardır. Bunun en önemli sebeplerinden biri, Hz. Hatice'den sonra Rasûlullah'tan (sav) çocuk dünyaya getiren tek kadın olmasıdır. Mâriye'den dünyaya gelen İbrâhim, Resûlullah'ın (sav) Medine yıllarında yaşadığı büyük sevinçlerden biri olmuş; henüz küçük yaşta vefatı ise onun hayatındaki en derin aile acılarından birini teşkil etmiştir. Bununla birlikte Mâriye'nin Hz. Peygamber'le hukukî ilişkisinin nasıl isimlendirileceği konusunda kaynakların dili dikkatle değerlendirilmelidir.

Mariye el-Kıbtiyye'nin Medine'ye gelişi

Mâriye, Mısır'ın Kıptî halkındandı. Kaynaklarda babasının adının Şem'ûn olduğu ve Yukarı Mısır bölgesinden geldiği kaydedilir. Rasulullah (sav), hicretin 6. yılının sonları veya 7. yılında yakın bölgelerdeki hükümdarlara İslâm'a davet mektupları gönderirken Mısır yöneticisi Mukavkıs'a da Hâtıb İbn Ebi Belte'a'yı göndermişti. Mukavkıs İslâm'ı kabul etmemekle birlikte Hz. Peygamber'in elçisine iyi davranmış ve Medine'ye çeşitli hediyeler göndermiştir. Bunlar arasında Mâriye ile kız kardeşi Sîrîn de bulunmaktaydı.

İbn Sa'd'ın aktardığı rivayete göre Hâtıb İbn Ebû Belte'a yolculuk sırasında Mâriye ve Sîrîn'e İslâm'ı anlatmış, iki kız kardeş de Müslüman olmuştur. Mâriye Medine'ye geldikten sonra Rasulullah'ın yanında kalmış, Sîrîn ise daha sonra Hassân İbn Sâbit'le evlendirilmiştir. Mâriye bir müddet sonra Âliye bölgesindeki bir eve yerleştirilmiştir. Burası daha sonra "Meşrebetü Ümmi İbrâhîm" adıyla tanınmıştır. İbn Sa'd'ın naklettiği bilgilerde Mâriye açık biçimde "Ümmü İbrâhîm" ve Rasûlullah'ın ümmül'l-veled'i olarak bilinir.

Mâriye ile nikah meselesi

Mâriye hakkında en fazla dikkat edilmesi gereken husus budur. Bazı çağımız araştırmalaında veya halk arasında Mâriye doğrudan Hz. Peygamber'in "hanımı" ve "müminlerin annesi" şeklinde takdim edilmektedir. Ancak klasik Sünnî siyer, tabakat ve fıkıh kaynaklarında hâkim görüş, Hz. Peygamber'in Mâriye'yi nikâhlamadığı; onun milk-i yemîn statüsünde bulunduğu ve İbrâhim'i dünyaya getirdikten sonra "ümmüveled" olduğu yönündedir.

Dolayısıyla diğer hanımlarda söz konusu olan nikâh akdi, velîme, mehir ve düğün merasimi gibi hususlar Mâriye hakkında güvenilir kaynaklarda bulunmamaktadır. "Hz. Peygamber Mâriye'yi azat etti, ardından kendisine mehir vererek nikâhladı" şeklindeki anlatıyı kesin biçimde ispatlayan güçlü bir rivayet mevcut değildir. Bu sebeple Mâriye bölümünde diğer annelerimiz için kullandığımız "mehir" ve "velîme" başlıklarını aynı şekilde doldurmak ilmî açıdan doğru olmayacaktır.

Fakat Mâriye'nin sıradan bir câriye olarak değerlendirilmesi de eksik kalır. O, Resûlullah'ın (sav) oğlunun annesidir ve bu sebeple ümmüveled statüsü kazanmıştır. İbn Sa'd'da, İbrâhim'in doğumuyla ilgili olarak Rasûlullah'ın "çocuğu onu özgürlüğe kavuşturdu" anlamındaki sözünü nakleden rivayetler de bulunmaktadır. Mâriye'nin Rasulullah'ın ahirete intikalinden sonra satılması veya herhangi bir kimsenin mülkiyetine geçmesi söz konusu olmamış; Hz. Ebû Bekir ve daha sonra Hz. Ömer onun geçimini sağlamaya devam etmiştir.

Bu hukukî ayrım sebebiyle Mâriye teknik anlamda Ezvâc-ı Tâhirât içerisinde sayılmaz ve Kur'ân'ın Ahzâb sûresinde Hz. Peygamber'in nikâhlı eşleri için kullandığı "müminlerin anneleri" hukukî statüsünün kapsamına dâhil edilmez. Bununla birlikte Resûlullah'ın oğlunun annesi olması sebebiyle İslâm tarihinde büyük bir hürmetle anılmış ve diğerleri gibi onunla evlenme haram kılınmıştır.

İbrahim'in dünyaya gelişi

Mâriye'nin hayatındaki en önemli hadise hiç şüphesiz İbrâhim'in doğumudur. Kaynakların yaygın kabulüne göre İbrâhim hicretin 8. yılında, Zilhicce ayında Medine'nin Âliye tarafındaki Mâriye'nin evinde dünyaya geldi.

Doğum sırasında Mâriye'nin yanında ashab-ı kiramdan Selmâ adındaki hanımefendi bulunuyordu. Selmâ, Ebû Râfi'in hanımıydı ve doğum haberini kocasına ulaştırdı. Ebû Râfi' de süratle Hz. Peygamber'e giderek bir oğlunun dünyaya geldiğini müjdeledi. Bu haber Rasûlullah'ı (sav) son derece sevindirdi.

Rasûlullah (sav) oğluna büyük atası ve Allah'ın halîli Hz. İbrâhim'in adını verdi. Sahih-i Müslim'de Enes İbn Mâlik'in naklettiği rivayette Resûlullah'ın:

"Bu gece benim bir oğlum dünyaya geldi. Ona atam İbrâhim'in adını verdim." buyurduğu nakledilmektedir. Böylece çocuğun isimlendirilmesi bizzat Hz. Peygamber tarafından yapılmıştır.

Siyer kaynaklarında İbrâhim için yedinci gün akîka kurbanı kesildiği, saçlarının tıraş edildiği ve saçlarının ağırlığınca gümüş fakirlere tasadduk edilmişti. Bu ayrıntılar özellikle tarih ve tabakat kaynaklarında yer almaktadır. Çocuğun yedinci gününde akîka kesilmesi, adının verilmesi ve saçının tıraş edilmesi genel sünnette de açık biçimde yer almaktadır.

Rasulullah'ın oğlu İbrahim'e olan sevgisi

İbrâhim'in doğumu Hz. Peygamber'in Medine dönemindeki aile hayatına büyük bir sevinç getirdi. Rasûlullah'ın diğer erkek çocukları Kāsım ve Abdullah Mekke'de küçük yaşta vefat etmişlerdi. Kızlarından da bir kısmı kendisinden önce vefat etmişti. Dolayısıyla ileri yaşlarında yeniden bir erkek evlâda kavuşması onun açısından ayrı bir anlam taşıyordu.

Medine geleneğine uygun olarak İbrâhim sütanneye verildi. Sahih-i Müslim'de Enes b. Mâlik, İbrâhim'in Medine'nin Âliye taraflarında sütanne yanında bulunduğunu ve Rasûlullah'ın onu sık sık ziyaret ettiğini anlatır. İbrâhim'in sütbabası demircilikle uğraştığı için ev zaman zaman dumanla dolmasına rağmen Rasûlullah (sav) oraya gider, oğlunu kucağına alır ve öperdi.

Enes İbn Mâlik bu manzarayı anlatırken: "Ailesine karşı Resûlullah'tan daha merhametli hiç kimse görmedim." demektedir.

Bu rivayet, Hz. Peygamber'in aile hayatının dikkat çekici bir yönünü göstermektedir. O, devlet başkanı, kumandan, peygamber ve ümmetin öğretmeni olmasının yanısıra küçük çocuğunu görmek için Medine'nin dış taraflarına gidiyor, onu kucağına alıyor, öpüyor ve sevgisini açıkça gösteriyordu.

İbrahim'in hastalanması ve vefatı

Ne var ki bu mutluluk uzun sürmedi. İbrâhim henüz süt emme çağındayken hastalandı. Kaynaklarda yaşının on altı, on yedi veya on sekiz ay olduğuna dair farklı rivayetler bulunmaktadır. Hz. Âişe'den nakledilen rivayetlerde on sekiz ay yaşadığı belirtilirken başka tarihçiler farklı süreler vermektedir.

İbrâhim'in hastalığı ağırlaşınca Rasûlullah (sav) onun yanına gitti. Enes İbn Mâlik'in rivayeti, bu anı bütün insanî derinliğiyle aktarmaktadır. Rasûlullah çocuğunu kucağına aldı. İbrâhim son nefeslerini verirken Allah Rasûlü'nün gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

Fakat bu ağlayış, kadere itiraz eden bir feryat değil; babalık merhametinin tabiî tezahürüydü. Resûlullah (sav) tarihe geçen şu sözleri söyledi:

"Göz yaşarır, kalp hüzünlenir. Fakat biz Rabbimizin razı olacağından başka bir söz söylemeyiz. Ey İbrâhim! Senin ayrılığın sebebiyle gerçekten mahzunuz."

Bu sözler İslâm'ın ölüm ve yas anlayışını özetleyen temel ifadelerden biri hâline gelmiştir. Sabır, insanın hiç üzülmemesi veya ağlamaması değildir. Rasûlullah bizzat ağlamış; fakat kalbin hüznü ile Allah'ın hükmüne itiraz arasında kesin bir sınır çizmiştir.

Başka bir sahih rivayette de İbrâhim'in süt emme çağında vefat ettiği ve Rasûlullah'ın:

"İbrâhim benim oğlumdur. O süt emme çağında vefat etti. Cennette onun süt emmesini tamamlayacak iki sütannesi vardır."

buyurduğu nakledilmektedir.

İbrâhim'in vefatının tam tarihi konusunda tarih kaynaklarında farklı tarihler bulunmaktadır. Bazı klasik eserlerde Rebîülevvel 10 tarihi zikredilir. Ancak sahih hadislerde ölüm günü güneş tutulmasının meydana geldiğinin belirtilmesi sebebiyle astronomik hesaplamalar da tartışmaya dâhil edilmiştir. Medine'den gözlenebilen ilgili güneş tutulmasının 10/632 yılında Şevval ayının sonlarında gerçekleştiğini kabul eden araştırmacılar bulunmaktadır. Bu nedenle burada "hicretin 10. yılında vefat etti" demek en ihtiyatlı ifade olacaktır; ay ve gün konusundaki ihtilâf ayrıca belirtilmelidir.

İbrâhim daha sonra Medine'de Bakī' Mezarlığı'na defnedildi.

Bir anne ve babanın büyük imtihanı

İbrâhim'in ölümü yalnızca Hz. Peygamber açısından değil, Mâriye açısından da ağır bir imtihandı. Mısır'dan ayrılmış, Medine'ye gelmiş, Rasûlullah'ın oğlunu dünyaya getirerek hayatında yeni bir mevki kazanmış ve ardından henüz süt çağındaki evlâdını kaybetmişti. İbrâhim'in vefatından sonra Mâriye'nin başka çocuğu olmadı.

Hz. Peygamber'in vefatından sonra Mâriye'ye gösterilen saygı devam etti. Hz. Ebû Bekir onun geçimini üstlendi; ardından Hz. Ömer aynı uygulamayı sürdürdü. Mâriye hicretin 16. yılında Hz. Ömer'in hilâfeti sırasında vefat etti. Rivayete göre Hz. Ömer halkı cenazesine katılmaya çağırmış, cenaze namazını bizzat kıldırmış ve Mâriye Baki' Mezarlığı'na defnedilmiştir.

Mâriye el-Kıbtiyye ve oğlu İbrâhim'in hikâyesi, Hz. Peygamber'in aile hayatının en hüzünlü fakat aynı zamanda en öğretici bölümlerinden biridir. Bu hadisede bir tarafta uzak bir ülkeden Medine'ye gelen Mâriye'nin Rasûlullah'ın oğlunun annesi olması, diğer tarafta Hz. Peygamber'in ileri yaşlarında evlât sevincini yeniden yaşaması vardır. Ardından aynı evlâdın henüz küçük yaşta ölümüyle gelen büyük imtihan görülür. Rasûlullah'ın İbrâhim'in başında döktüğü gözyaşları, onun beşerî ve babalık yönünü; "Rabbimizi razı etmeyecek hiçbir şey söylemeyiz" sözü ise peygamberlik teslimiyetini göstermektedir.

Ahmet Ağırakça

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

YAZAR ARŞİVİ

Ahmet Ağırakça

Ahmet Ağırakça Diğer Yazıları