Arama

  • Anasayfa
  • Tarih
  • Sultan Abdülhamid 'Birinci Dünya Savaşı'na girer miydi?

''na girer miydi?

Sultan Abdülhamid 'Birinci Dünya Savaşı'na girer miydi?

Tarihçi olmasaydı yine tarihçi olacağını vurgulayan; sadece ülkemizin değil dünyanın da en önemli tarihçilerinden biri olan Prof. Dr. , Tarihin İzinde isimli kitabında okuyucusuyla adeta sohbet ediyor. Tarihin derinliklerindeki cevapsız sorulara yanıt veren Ortaylı, şahsi yorumlarının yanı sıra ’dan başlayarak Osmanlı’nın kuruluşuna; Amerika’dan, Avrupa’ya; tarih bilme bilincinden, İslam, Yahudilik ve Hristiyanlık arasındaki ilişkilere; Abdülaziz’in ölümünden, isminin nereden geldiğine dair çok önemli tarihi bilgileri gün yüzüne çıkarıyor.

Kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlki söyleşiler; bu bölüm soru ve cevap şeklinde ilerliyor. Diğer bölümde ise makaleler yer alıyor. Bu bölümde de sekiz tane makale yer alıyor. Kitabın içinden tarihe ilişkin bilinmesi gereken birkaç konuyu kısa başlıklar altında sıralıyoruz.

"Bazı tarihçilerimiz vardır, diyorlar ki mesela, 'Osmanlılar Arapça kullanmış, Farsça kullanmış.' Hâlbuki Osmanlı'nın Arapça bileni, bugün bizim İngilizce bilenimiz kadardır."

AMERİKA YENİ COĞRAFYALAR ÇİZECEK

"Irak Savaşı, 'nun yeniden tersim edilmesinin yolunu açacak. Amerika, Irak'tan sonra , hatta 'ye el atabilir. 'da herkesin ittifak yapmak istediği bir ülke konumunda olan. Türkiye, bölgenin en iyi tüccarı oldu ancak akıllı davranmazsa sahte mücevher yağmacısı durumuna düşebilir. Türkiye başkası adına değil, kendi adına gerektiği ölçüde bölgenin jandarması olmalı."

Kitabın ilk bölümündeki söyleşiler kısmında Ortadoğu'nun bugünkü tablosunu yorumlayan Ortaylı, Ortadoğu'daki hâkim dilin Arapça olduğunu, sonraki dilin ise Farsça ve Türkçe olarak sıralandığını belirtir ve demokrasi açısından Ortadoğu ülkelerinin şansını şöyle değerlendirir:

"Bu coğrafyada demokrasiyi yaşayan iki-üç ülke vardır. İsrail, Türkiye ve Lübnan. Lübnan'ın geçirdiği iç kargaşayı bırakın. Pür realist olarak yaşama alışkanlığına sahiptir. Kıbrıs'ı artık Ortadoğu'dan saymıyoruz. Filistin, müstakbel demokratik Ortadoğu ülkesidir. Bunların dışındaki ülkelerdeki rejimler tek partili, hatta partisiz grup hâkimiyetlerine meyillidir. Monarşiler Arap dünyasının en istikrarlı, en kanuni, legaliteye dayanan, saygıdeğer rejimleridir. Buralarda kanun, anane hâkimiyeti vardır. İnsanlar nasıl davranıldığında ne olacağını bilirler. Ayrıca belirgin denetim ve koruma mekanizmaları da vardır."

ORTADOĞU'NUN YENİDEN DİZAYNI MÜMKÜN MÜ?

Ortadoğu'yu dışarıdan dizayn edemezler. Bu gibi planlar var. Batı kendine ikinci-üçüncü bir kuvvet çıkaracak. Kürdistan kuracak. Bunları planlamak masa başında çok hoştur, mantıkidir. Ama bilinmeyen iç kuvvetler, dengeler ne şekilde tecelli eder, akan zaman nasıl cilveler yapar belli değil."

"Tarihçinin karşısına çıkan engellerden bir tanesi siyasi fikir hürriyetidir. Siyasi fikir hürriyeti bizde sadece ve sadece devlet ve onun polisi, savcısı tarafından kısıtlanıyor gibi algılanır ve öyle gösterilir. Siyasi fikir hürriyetini baltalayanlar bizde bizzat vatandaşların kendileridir. Hatta hürriyetperver geçinen zümrelerdir."

TARİH NEREDE, BİZ NEREDE DURUYORUZ?

"Tarih doğrudan doğruya meraka bağlı bir şey. Merakı biraz da varlık problemi üzerine düşünme bağlamında kullanıyorum. Böyle düşünme eylemimiz yoksa buna ilişkin merakının yoksa tarih sizin için geçmişte kalan olaylar silsilesidir. Ben yine de merakı hangi faktörlerin tayin ettiğini bilemiyorum, kimsenin de bildiği kanısında değilim. Kısaca tarih realitedir, ondan kaçamayız."

TÜRK KİMDİR? OSMANLI TÜRK MÜYDÜ?

"Türkler L'empire Ottoman denen renkli imparatorluğun esas aktörü olan bir millettir. Bu bir imparatorluktur ve bu imparatorluğun esası Türk'tür, dili Türkçedir. Orduda ve bürokraside Türkçe kullanılır. Bilhassa çok Türk'tür. Çekirdek olan muhafız kıtalarının çocukları 15,16 ve kısmen 17'nci yüzyılda devşirme usulüyle Balkanların ve Kafkasya'nın köylerinden toplansa da bunlar Türkleştirilir ve Müslümanlaştırılırlar. İçlerinden Sokullu Mehmet Paşa, Sırp ruhban ailesinden geldiği halde birinci sınıf Müslüman ve Türk olanlardır. Her halükarda ordunun dili Türkçedir ve Türk toplumunda ordu çok önemli bir müessesedir.

Osmanlı cemiyetinde aristokrasi yoktur. Aristokrasi olmadığı için de her sınıftan ve hatta her etnik gruptan gelen insanlar kolayca üst sınıflara kadar tırmanabilir.

Bize Türkiye ismini on ikinci asırda İtalyanlar koymuştur. Ülkenin çoğunluk halkı Türk olduğu için bize Türkiye, "Turchia veya Turchmenia" gibi isimler koymuşlar. Ama biz kendimize ısrarla Rum, Romalı demeye devam ettik. Çünkü bu Roma İmparatorluğu'nun bir devamıdır. 'u fetheden Fatih de kendisini Kayser-i Rum (Doğu Roma İmparatoru) ilan etmiştir. Ama bununla beraber tabi ki o da Türk'tür. Türkçe şiir yazar, ferman yazar. Anadili Türkçedir.

20'nci yüzyıl Türkiye'si bu yüzden Türklüğü aşırı vurgular. Türk adını, Türk kimliğini herkes için ortak olarak kullanma eğilimindedir. Bunun ne kadar devam edebileceğini göreceğiz. Fakat şurası bir gerçek ki, Türkiye'de Kemalist milliyetçilik modern, kan bağına dikkat etmeyen, doğrudan doğruya kültüre bağlı bir Türkçülüktür ve bunun üzerinde ısrarla durur. Buna uyum sağlamayan bir Türk vatandaşını bu Cumhuriyet kabul etmez. İstisnası yok mudur? Vardır, Lozan'da tespit edilen gayri Müslimler. Bunların kendi din ve kültürlerine devam etmelerine müsaade edilmektedir. İmparatorlukta olduğu gibi."

"OSMANLI KOMPLEKSİ"

"Türkler, Avrupalıların sevmediği bir unsurdur. Bu çok açıktır. Çünkü Türkler militan bir kökene sahiptir, askerdir. Yani İranlılar gibi, Araplar gibi Müslüman, pitoreks, literatürü sevilen, egzotik bir unsur değildir. Burnunun dibine kadar gelmiş askeri bir unsurdur. Bu durumda bu toplumun size karşı bir yakınlık kurması kolay değildir.

Askeri unsur her zaman için korkutucudur. Sovyetler Birliği'nin en korkutucu yanı komünizm değildi. Komünizmi savunma iddiasında olan Kızım Ordu'ydu. Bunu unutmayın. Ve Türkler bugün de militaristtir ve korkarım öyle de olmak zorunda."

OSMANLI'NIN KURULMA AMACI İLE SONRAKİ AMACI DEĞİŞMİŞ MİDİR?

Belki Osmanlı İmparatorluğu başında hayat mücadelesi veren bir siyasi içtima idi, sonra bu iş genişleme, yayılma ve cihan hâkimiyeti mefkûresine dönüşmüş; vakıa Osmanlının ilk dönemine ait, böyle bir cihan hâkimiyeti, üniversal hâkimiyet projeleri var. Mesela menkıbeler var, ama tabii bu menkıbeleri anlatan kitaplar, yazmalar aşağı yukarı 150 sene sonra kaleme alınmış şeyler. İster halk tipi menkıbeler olsun veyahut işte Aşıkpaşazade'ye, Oruç Bey'e, Neşri'ye ait tarihler olsun 150 sene sonra kaleme alınmış. 150 yılda Osmanlılar imparatorluk dönemine girmişler. Onun için kesinlikle net bir şey bilemeyiz. Fakat şöyle bir soru olabilir: Acaba Osmanlı işin başında bu kadar mütevazı mıydı? Yani kendini aşan iddiaları var mıydı bu toplumda? Belki de vardı. O yüzden bu devri çok dikkatlice bilmek gerekiyor.

ABDÜLHAMİD'İN PAN-İSLAM POLİTİKASI

"II. Abdülhamid'in Pan-İslam politikası isabetlidir. Orada yapılmak istenen şu: İslam dünyasında evvela enformasyon topluyor. Kullandığı adamlar doğru bilgi getirecek. Bu çok önemli bir şey… İkincisi oradaki muhtelif kuvvet odaklarını – tarikat olabilir veya modern laik bir eğitim cemiyeti olabilir – etkin bir şekilde etkiliyor ve takip ediyor. Yani biz o kadar kuvvetliyiz ki, diyor ihtiyarın biri, "Padişah, halife ne yapıyor?" diye sormaya başlıyor. Onun kendi sıkıntılı hayatında tutunacağı dal İstanbul'daki halifedir. Çok iyi yetişmiş adamları var. Bu mekteplerden, Mülkiye'den, Galatasaray'dan her yere gidiyorlar. Casusluk, eski politika, bunu yapıyor. Fakat iş meselesi, memleketin sanayileşmesi zayıf. Onun için gerçekten olduğu gibi büyük bir kuvvet olamıyor; çünkü Avrupa convert'i çerçevesinde Osmanlı büyük devletlerden biri, bu çok açık, fakat yaptığı şeylerden biri de oradaki Müslümanlara vatandaşlık vererek cemaatler üzerinde çok etkin bir şekilde kontrol etkisini kullanıyor. Bu çok önemli… İnsanları ve kitleleri yerinde tutmalı; güç vermese bile imaj veriyor."

ABDÜLHAMİD BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NA GİRER MİYDİ?

Hayır, tahtta kalsa kesinlikle böyle bir savaşa girmeyi önlerdi, çünkü kendi çıkarmadığı bir Rus-Osmanlı savaşından dolayı neredeyse Balkanları kaybetti. Böyle bir şeye girmezdi kesinlikle. III. Alexander'la çok iyi anlaşıyorlar. Buna bizde değinilmiyor, çünkü Alexander Rusyası çekiniyor Türklerden. Bunlar Pan-İslamist, okullar açtılar, bizimkiler bile okuyor diyor. Birisi yaklaşırsa, bunları ziyaret etmese bile o makbul geliyor onun için. III. Alexander da anlıyor durumu. 1877 Savaşıyla Edirne'ye, hatta Yeşilköy'e kadar gelen ordu hastalıktan, açlıktan kırılıyor. Bir şey elde edilemedi ve Türk ordusunun tahminin ötesinde savaş gücü olduğunu anladılar.

OSMANLI TARİHİNDE TARTIŞILAN KONU: ABDÜLAZİZ'İN ÖLÜMÜ!

Ben öldürüldüğü kanısındayım. Çünkü Sultan Abdülaziz bir kere çok dindar. Dindar adamlar kolay kolay intihar etmiyorlar. Abdülaziz yaşamayı seven biri... İddialar ikna edici değil.

TARİH BİLİNCİNİ CANLANDIRMAK

"Goethe, "3000 yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan günü birlik yaşayan insandır" diyordu. Biz gerçekten biliyor muyuz tarihimizi? Gelecek için planlar yapıyoruz. İlerlemek için, kendimizi geliştirmek için, ailemizle rahat bir gelecek yaşamak için, çocuklarımıza iyi bir gelecek vermek için, toplumumuz için, ülkemiz için çalışıyoruz. Ama geleceğe yön verebilmek için geçmişi bilmek gerekmez mi? Ağacın köküne su dökmeden meyve almak mümkün değilse, tarihimizi bilmeden geleceğe adım atmak da mümkün değildir."

Tarih bilinci şu: Bir kere doğru dürüst tarih okuyacaksın. Büyük devletler, büyük milletler gibi tarih okuyacaksın. Dünya tarihine eğileceksin. Muhtelif diller öğreneceksin, öğreteceksin. Türkiye'de o yok. Onu açık söyleyeyim. Türkiye'de bu bilinç yok. Böyle bir tarihçilik yok. Bunu kuranlar zamanında yapmamışlar. Fırsatları dahi değerlendirmemişler maalesef. Hemen lafına gidilir işin. "Efendim felsefe bilmiyor, düşünmüyor" derler. Sen bir kere düşünemezsin. Sana yasak düşünmek. Çünkü sen bir defa lisan bilmiyorsun. Tarihçi dediğin adamın bir defa geçmişle irtibat kurması lazım, konuşması lazım. Türkler arkeolojiyi hakikaten cumhuriyet devrinde benimsediler. Hatta bu bizim Türkler, bir zamanlar iyi bildikleri Arapça, Farsça gibi kültürleri de kaybetmişler bugün. Onu da artık eskiler gibi yapamıyorlar. İbranice bilmiyorlar ki, okunan Kur'an-ı Kerim'in anlaşılması, tefsiri bakımından lazım. Bizden evvel klasik çağın büyük âlimleri bunu biliyormuş. İslam âlemleri Aramca falan biliyormuş. Bunları yapmadan, yani zamanlar ve mekânlar üzerinde gidip gelmeden bir millet olunmaz. Büyük millete de o yakışır. Bunları yapamayan adamların tarihte rolü olmaz.

İslam ülkeleriyle kıyasladığımızda: Biz tarihiz, devletiz. Burada ordu var, bürokrasi var. bunlar yok İslam dünyasında. Kral Faysal'ın – yazılmadı ama – şöyle söylediği ifade edilir: "Bir buçuk devlet var İslam dünyasında; biri Türkiye, yarımı İran". Yani öbürlerinde devlet yok, olmadığı görünüyor. Bu çok önemli bir şey. Bunu küçümsemek için söylemiyorum. O bakımdan Türkiye'ye çok da önemli roller düşüyor. Bunu unutmamak gerekiyor.

Kitabın ikinci bölümünde makalelerine yer verilen kitapta, Stefanos Yerasimos'dan İstanbul'un kültür başkentliğine; ve Türkiye'nin tarih içindeki yerinden Yahudilik ve Müslümanlığa; son olarak ise sanayi çağında İstanbul'a değinen Ortaylı, sohbet havasında çok önemli konuların belleğimizde yer edinmesini sağlıyor.

Ortaylı'nın makalelerinden birkaç alıntıyı sizinle paylaşıyoruz.

RUSYA VE TÜRKİYE

Rusya ve Türkiye, tarihte iki eski devlet. Bizim ortak miraslarımız var. Bunlardan bir tanesi Asyalılıktır. Cengizhan devletinden her iki milletin de aldığı şeyler vardır. İkincisi, Rusya'da daha çok durulan bir konu Bizans mirasıdır. Biz tabi ki Müslümanız, fakat Bizans'ın üzerinden zaferle de olsa aldığımız miras vardır. Yani Bizans topraklarını fethettik, imparatorluk kurduk, öbür taraf ise dinini aldı. Kilise medeniyetinin yerini, kanununu aldı. Fakat bunun ötesinde Rusya'yla Türkiye aşağı yukarı 1699 Karlofça Antlaşması'ndan Birinci Cihan Harbine kadar çok uzun süren savaşlar yapmışlardır. Bu savaşların sonunda, Türkiye imparatorluğu erimiştir. Rusya'nın bunda payı vardır. Fakat çok garip bir şey ki, Rusya Osmanlı'dan aldığı bu topraklara bugün pek sahip olamamıştır. Türkler askerdir ve askerlikle Batılılaştılar; yoksa oturup da mesela Voltaire okuyup, bunlar da ne ilginç adamlarmış, biz de batılı olalım diye ya da Rembrandt seyredip bunlar da böyle iyi ressamlarmış, biz de böyle olalım diye kalkıp da Batıyı seçmediler. Biz Batılılaşmak mecburiyetindeydik.

Rusya Türkiye'nin düşmanıydı. Birtakım şeyleri maalesef bunu etkisiyle yapmak zorunda kaldık. Uzun Soğuk Savaş yıllarında Rus etkisi ve tehlikesi Türkiye politikasına yön verdi. O derecede verdi ki, kültürel hayatı bile etkiledi. Bizim uzman gençlerimiz dahi Rusya'ya gelip okuyamadı. Aynı şekilde Rusya'dan da Türkiye'ye öğrenciler gelemedi. Yani bir Rus nesli Türkiye arşivlerine İstanbul'a uğrayamadan Türkoloji yapmak zorunda kaldı.

ÜRETEN TEK İSLAM ÜLKESİYİZ

Görünen o ki, Türkiye'nin AB'ye entegrasyonu mümkün değil yakın zamanda. Hiçbir akıllı Türkün bunu düşüneceğini zannetmiyorum. Bu bazı insanların bir hayalidir. Ve ben bu hayali gerçekçi, tahakkuk edebilir bulanlardan değilim.

Bugünkü Avrupa medeniyetinin temel kurucularından biri Rusya'dır. Rus edebiyatı, Rus müziği, Rus kimyası ve fiziki, matematiği olmadan bir Avrupa medeniyeti düşünmek mümkün değildir. Ama her şeye rağmen Avrupa, Rusya'yı kendinden saymıyor. İşin garibi de Rusların da Avrupalılara karşı pek istekli bakışı yok. Türkiye'yi de Avrupa'nın kendinden sayması mümkün görülmüyor.

Türk kültür merkezi modeli vardır. Cervantes, Goethe Enstitüleri bunlar. Biz İstanbul ve 'da Puşkin Merkezleri istiyoruz. Bunların hiçbiri kurulmadı. Niye kurulmadı? Bunlar lazım. Yani İran İslam Cumhuriyeti'nin bile Farsça merkezleri var. bir sürü insan gidip Farsça öğreniyor. Bunun kurulması lazım. Resmen ve özel fonlarla. İnşallah Moskova'da biz Yunus Emre Kültür Merkezi'ni göreceğiz. Aynı şekilde İstanbul'da Puşkin Merkezleri. Bu hiç tartışılacak bir şey değildir. Hükumet buna niçin fon ayırmıyor ve niçin özel sektörden buna fon yardımları yapılmıyor anlayamıyorum.

Bütün İslam ülkelerinde bize karşı saygı ve gıpta vardır. Çünkü biz üreten tek İslam ülkesiyiz. Birilerinin çıkarttığı petrolü satarak geçinmiyoruz veya sefil değiliz.

TÜRKİYE'DE BEĞENDİĞİ TARİHİ ROMANLAR

Bir ara yakın tarihle ilgili iddia olarak Kemal Tahir, Attila İlhan var. Kendi dönemi olmasına rağmen bence Mithat Cemal'in (Kuntay) "Üç İstanbul"u çok iyidir. Tarihi roman türü bizde fazla olmuyor. Çünkü tarih bilinmiyor. Flaubert "Salambo'yu yazarken 300 cilt kitap karıştırdım, sadece Salambo'nun makyajı için" diyor. Yalnız Flaubert, o 300 cilt kitabı Fransa'da bulmuş müsaadenle! Ernest Renan'ın "Fenikelilerin En Önemli Metinleri" adlı ünlü paleografya el kitabı varmış. Bunların olmadığı bir yerde Flaubert çıkar mı, çok rica ederim?

TARİHİN İZİNDE – İLBER ORTAYLI

Kitabı incelemek ve satın almak için tıklayın.

İLBER ORTAYLI KİMDİR?

, 21 Mayıs 1947 tarihinde Avusturya Bregenz'de bir göçmen kampında Kırım Tatarı bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Annesi Şefika Hanım, babası Kemal Ortaylı'dır. 1949 yılında 2 yaşındayken ailesiyle birlikte İstanbul'a taşındılar. Sonra taşındıkları Ankara'da etlik ilkokulunda okudu. Almanca öğrenmesi için kaydettirildiği İstanbul Avusturya Lisesi'nde hazırlık ve ortaokul birinci sınıfı okuduktan sonra Ankara Atatürk Lisesi'ne geçti. Atatürk Lisesi'nden 1965 yılında mezun oldu. Annesi, Dil ve Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde görev alan İlber Ortaylı, Rusça'yı, Rusya tarihini ve edebiyatını annesinden öğrendi.

Siyasal Bilgiler Fakültesi (1969) ile Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü'nü bitirdi. Viyana Üniversitesi Slavistik ve Orientalistik Bölümü'nde öğrenim gördü. Chicago Üniversitesi'nde master çalışmasını Prof. Halil İnalcık ile yaptı. "Tanzimat Sonrası Mahalli İdareler" adlı tezi ile 1974 yılında doktor, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu" adlı çalışmasıyla 1979 yılında doçent oldu. 1982 yılında devletin akademik politikalarına tepki olarak görevinden istifa etti.

Viyana, Berlin, Paris, Princeton, Moskova'da misafir profesör olarak ders verdi, Roma, Sofya, Cambridge, Oxford ve Tunus üniversitelerinde seminerler ve konferanslar verdi. Yerli ve yabancı bilimsel dergilerde Osmanlı tarihinin 16. ve 19. yüzyılı ve Rusya tarihiye ilgili makaleler yayınladı. 1989'da Türkiye'ye dönerek profesör oldu.

1989-2002 yılları arasında Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde İdare Tarihi Bilim Dalı Başkanı olarak görev yapmış, 2002 yılında Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi anabilim dalı başkanı olmuştur. İki yıl sonra da Bilkent Üniversitesi'ne konuk öğretim üyesi olarak görev yaptı. Galatasaray Üniversitesi Senato üyesidir. Ayrıca İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı Kapadokya Meslek Yüksekokulu Mütevelli Heyeti üyesidir.

2004 yılında TRT 2'de başlayıp TRT Türk'te hafta sonları yayınlanan "İlber Ortaylı ile" adlı belgeseli sundu.

2009 Yılında NTV'de "İlber Ortaylı ile Tarih Dersleri" adlı bir program yaptı. 2011 yılında Bloomberg HT kanalında da "İlber Ortaylı ile Zaman Kaybolmaz" adlı bir program yaptı.

Topkapı Sarayı Müzesi'nin 2005-2012 yılları arasında başkanlığını yaptı. 2012 yılında yaş haddinden emekli oldu. Halen Milli Saraylar Bilim Kurulu Başkanı'dır.

İlber Ortaylı, Uluslararası Osmanlı Etüdleri Komitesi Başkan yardımcısı ve Avrupa İran Tetkikleri Cemiyeti üyesidir.

İlber Ortaylı; Türkçe; ileri seviyede Almanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca ve Rusça; orta seviyede Kırım Tatarca, Slovakça, Romence, Sırpça, Hırvatça, Boşnakça, Arapça, Farsça, Latince, İbranice, Antik Yunanca ve Yunanca bilmektedir.

5 Kasım 2012 - 11 Mart 2013 tarihleri arasında gazeteci-yazar Mehmet Barlas ile beraber "Her Zaman" isimli bir tarih programı yaptı.

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN