Arama

yeni dalgası ustasını kaybetti

Yayınlanma Tarihi: 14.04.2018 00:00 Güncelleme Tarihi: 14.04.2018 17:16
Çek yeni dalgası ustasını kaybetti

“Guguk Kuşu”, “Amadeus” ve “Hair” gibi birçok unutulmaz filmin yönetmenliğini yapan Milos Forman 86 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Çekoslovak göçmeni ABD'li yönetmeni Milos Forman'a 1975'te çektiği Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo's Nest) ve 1984'te yönettiği Amadeus filmleri ona En İyi Yönetmen Akademi Ödülü'nü getirmiş; Skandalın Adı Larry Flynt (The People vs. Larry Flynt) filmiyle de bu ödüle aday gösterilmişti.

MILOS FORMAN KİMDİR?

18 Şubat 1932'de Caslav'da doğdu. Babası Yahudi, annesi Protestan'dı. Her ikisinin de bir Nazi toplama kampında öldürülmesi üzerine yakın akrabaları tarafından büyütüldü.
1951-1956 yılları arasında Prag'daki Müzik ve Dramatik Sanatlar Akademisi ile Film Akademisinde (FAMU) eğitim gördü. 1960'lı yılların başındaki Çekoslovak sineması bağlamında, Milos Forman'ın ilk filmleri olan Černý Petr (Maça Ası) ve Konkurs bir devrim olarak nitelendi. Forman bu ilk filmlerinde sosyalist sanat kavramının ifadeleri olarak benimsendi. Mevcut şartlar Forman'ı Çek Yeni Dalgası'nın tartışmasız yıldızı haline getirdi.



Bu özellikler Bir Sarışının Aşkları ile Koşun İtfaiyeciler adlı filmlerinde daha da belirgindir. 1968 sonrasında Koşun İtfaiyeciler yasaklanmış ve Forman Batı'da kalmaya karar vermişti. Burada, kendi özgün fikrinden kaynaklanarak yapmış olduğu tek Amerikan filminin senaryosu üzerinde çalışmaktaydı. Diğerleri ise edebiyat uyarlamasıydı. Amerika öncesi Forman'ın izleri, en başarılı filmi olan ve Ken Casey'in öyküsünü kökten değiştirerek kendi objektif ve komik vizyonuna getirdiği Guguk Kuşu filminde kolaylıkla gözlemlenebilir. Bu film 1975 yılında Oscar kazandı. Aynı yıl Forman, Amerikan vatandaşlığına geçti.

AMADEUS (1984)

Sıra dışı olanın deli doluluğu…

Filmiyle bir dâhinin ('ın) deliliğine izleyiciyi şahit tutan Milos Forman, sıra dışı olanın deli doluluğuna vurgu yapar. Öte yandan bu deli dolu hâli küçümseyen, dâhiye ve yaratıcıya düşman kesilen bir adamın (Salieri'nin) takıntısıyla deliliğe varışını gözler önüne serer. Filmin 'den dinlemeye başladığımız hikâyesi, yine onun dilinde başladığı yerde biter: akıl hastanesinde. Forman, on sekizinci yüzyılda 'da akıl yitiminin nasıl tahkir edildiğini, "deli görülen" insanların (el ve ayaklarından zincire vurulmak, üzerinde bir giysi olmaksızın yaşamak gibi) nasıl insanlık dışı muamelelere maruz bırakıldıklarını da filmin başlangıç ve bitiş sahnelerinde betimler.

Wolfgang Amadeus Mozart'ın yaşamının en üretken dönemlerinden bir kesit izlediğimiz filmde Âdem'den bu yana insanoğlunun başına belâ olan ve Hıristiyan öğretide yedi büyük günahtan sayılan kibir (superbia), öfke (ira) ve kıskançlık (invidia) gibi duyguların betimlemesini, inanç sistemi üzerinden bir sorgulama eşliğinde izleriz.

Şüphesiz bu Forman'ın bu yolu akıl hastanesinden ilk defa geçirişi değildir. 1974 yapımı Guguk Kuşu (One Flew over the Cuckoo's Nest) filminde de Forman, fazlasıyla akıllı sayılabilecek bir adamın/mahkûmun, akıl hastanesinde delilerle zaruri olarak geçirdiği bir zaman dilimini anlatır; hastaların, otorite tarafından nasıl pasifleştirildiğini ve iyileşmeleri yönünde değil de uysallaşmaları, sorgusuz sualsiz itaat etmeleri yönünde nasıl çaba sarf edildiğini gösterir.

1999 yapımı Aydaki Adam (Man on the Moon) ve 2006 yapımı Goya'nın Hayaletleri (Goya's Ghosts) filmlerinde de sırasıyla ironi ve anomali üzerinden deliliği anlatır Forman. Bu bağlamda delilik türevlerinin Forman için bir çıkış noktası olduğu ve bunu çeşitli şekillerde kurgulamaktan keyif aldığı söylenebilir. Belki Erasmus'un Deliliğe Övgü eserinde değindiği gibi Forman da "Bütün insan ömrü, deliliğin yarattığı bir hayalden ibarettir." ifadesi üzerinden filmografisine biçim vermeyi yeğler.

GUGUK KUŞU (ONE FLEW OVER THE CUCKOO'S NEST)

Tam 12 sene vizyonda kalarak bir dünya rekoruna imza atıyor...

Toplumun ahlaki kurallarının yıprattığı demokratik yapıyı sorguluyor…

Deliliğin ilk tedavi denemeleri taş devrine dayanır. O dönemlerde; topluma ayak uyduramayan, şiddete eğilimli insanların bedenlerine kötü ruhların hükmettiğine inanılmış ve bedeni kötü ruhlardan arındırmak için bir şaman yöntemi olarak; kafatasları delinmiştir.

Modern bilimin ilk kez ortaya çıktığı Rönesans'ta; birçok bilim adamı kendini bu hastalığın (deliliğin) tedavisini bulmaya adamış ancak başarılı olamamıştır. Aynı dönemde bazı yazar ve ressamlar deliliğin bir ceza değil, bir hastalık olduğuna inanmış ve toplumun geri kalanına karşı onları savunmuşlardır ancak Rönesans dönemindeki delilerin yaşamlarını incelediğimizde; büyük bir kısmının panayırlarda para karşılığı, halka gösterilerek "akıllı" insanlara gelir kaynağı olduğunu görüyoruz. 17. yüzyılda Descartes'ın ortaya koyduğu "Sensorium Commune" teorisiyle; deliliğin bir akıl hastalığı olduğu düşüncesi yaygınlaşmıştır ancak bu dönemde de halka zarar gelmesi korkusuyla deliler ıssız adalara terk edilmiştir.

Psikiyatri dalı ilk kez 18.yüzyılda ortaya çıkmıştır. O yıllardan günümüze kadarki dönemde; çok sayıda psikiyatrist yetişmiş, çeşitli tedavi yöntemleri üretilmiştir ancak deliler bugün hala, toplumda olmaları gereken yerde değillerdir.

Guguk Kuşu (One Flew Over The Cuckoo's Nest); 50'lerin sonunda bir akıl hastanesinde geçiyor. Çeşitli suçlardan hapse giren McMurphy; oradan kaçmayı başaramayınca deli taklidi yaparak, kendini daha az güvenlik önlemi bulunan bir akıl hastanesine aldırıyor. Başta amacı, güvenlik açığından faydalanarak özgürlüğüne kavuşmakken; bir süre sonra kurduğu dostluklar, onu bulunduğu yere bağlıyor ve ona deli olmayı sevdiriyor. Kaçıp gitmek yerine; acımasız tedavi yöntemlerine maruz kalan arkadaşlarıyla birlik olmayı tercih ediyor. İçinde bulundukları tutsaklıktan bihaber olan bir ton delinin hayatlarında farkındalık yaratıyor.

Filmde gerçek akıl hastalarının yanı sıra; dışarıdaki ortama uyum sağlayamayacakları düşüncesiyle, sağlıklı oldukları halde orada kalmayı tercih edenler de var. Esaret, özgürlük tutkusu, sınıf ayrılıkları ve hümanizm çevresinde gelişen film; otoriteyi ve totaliter sistemi eleştiriyor. Louise Fletcher'ın canlandırdığı hemşire karakteri üzerinden, baskıcı devlet sistemine gönderme yapıyor. Toplumun ahlaki kurallarının yıprattığı demokratik yapıyı sorguluyor.

Stanley Kubrick'in Otomatik Portakal (A Clockwork Orange, 1971) filmiyle hemen hemen aynı tema işleniyor olmasına rağmen; farklı bir yönetmenin dokunuşuyla delilik konusu, Otomatik Portakal'daki tüyleri diken diken eden o sinir bozucu havasından kurtulup, sempatik bir filme dönüşüyor.

Ken Kesey'in 1962 yılında yayınlanan, aynı adlı eserinden uyarlanan senaryo Milos Forman tarafından beyazperdeye aktarılmış. Başrollerde Jack Nicholson ve Louise Fletcher var. Jack Nicholson; canlandırdığı McMurphy rolüyle, oyunculuk kariyerini bir başka boyuta sürüklüyor ve 1980 yılında çekilecek The Shining filminde göstereceği başarıyı müjdeliyor. Performanslarıyla Akademi Ödülü'ne layık görülen bu iki oyuncuya; Danny DeVito ve Christopher Lloyd eşlik ediyor. 1976 yılında 9 dalda Akademi Ödülleri'ne aday gösterilen film; "En İyi Film" dahil 5 dalda ödül kazanıyor ve İsveç'te tam 12 sene vizyonda kalarak bir dünya rekoruna imza atıyor.

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN