Arama

Türklerin çiçekleri

Yayınlanma Tarihi: 12.04.2018 00:00 Güncelleme Tarihi: 12.04.2018 15:46
Türklerin çiçekleri

Güzellikleri genellikle “İrem bağı gibi” diye tasvir edilen Hasbahçeleri’nin, yani ’a ait olan bahçelerin başında sarayların bahçeleri gelir. Osmanlı pâdişahının bahçeleri ne İslâm ve ne de Avrupa bahçelerine benzerdi. Osmanlı bahçeleri son derece özgür bir şekilde gelişim imkânına sahip olan mekânlardı.

Kale içinde, bol suyu olan şehrindeki saray bahçesi, nehirler arasındaki özel bir alanda yaratılmış olan bahçesi, üç taraftan denizle çevrili bir tepeden aşağı doğru yayılan bahçeleri, Marmara Denizi'ne biraz yüksekten bakan Üsküdar Sarayı bahçeleri veya Haliç kıyılarıyla Boğaziçi kıyılarındaki, sırtlarını tepelere dayamış olan ya da Küçüksu, Kâğıthane gibi dere kenarlarında suyun keyfini çıkaran Hasbahçeler bu özgür şekillenişin en güzel örnekleridir.

Avrupa'yı da etkisi altına alan çiçek kültürü, önemli askeri başarıları ve kanunlarıyla Osmanlıya en ihtişamlı zamanını yaşatan döneminde gelişti; bu dönem, Osmanlıların, çiçek ve bahçe kültürü açısından çok parlak bir dönemi oldu. Nitekim bu dönemde gelen tüm yabancı elçilik mensupları 'un bahçeleriyle çiçeklerinden çok etkilendi; Türk topraklarından çiçek ve bitki tohumları Avrupa'ya akın etmeye başlamış, bunun sonucu Avrupa'da çiçek merakı arttı ve birçok bahçe çiçeklerle donandı.


İstanbul bahçeleri ve buralarda yetiştirilen çiçekler den hayranlıkla söz eden İstanbul ressamlarından İngiliz Thomas Allom da XIX. yüzyılda İstanbul'da hemen her evin, içinde çeşitli ağaç ve çiçeklerin yetiştirildiği bahçelerin ortasında kurulduğunu anlatır.

Sanatçı, Türklerin çiçeğe, özellikle güle çok değer verdiğini, ayrıca Türkler arasında bir çiçek dili bulunduğunu ve her çiçeğin bir anlam ifade ettiğini örneklerle açıklar. Allom'a göre portakal çiçeği umudu, kadife çiçeği umutsuzluğu, horozibiği değişmezliği, lâle sadakatsizliği simgeler ve "selâm" adı verilen çiçek demetleri mektupların yerini doldurur, âşıkların sevgililerine karşı duygularını anlatır.

TÜRKLERDE ÇİÇEK TUTKUSU

Kanunî Sultan Süleyman'ın pek bilinmeyen bir yanı; çiçeğe ve bahçeye olan düşkünlüğü, Pâdişahın bunu gösteren uygulamalarını yansıtan belgelerde görülür. Bahçeler için yapılan harcamaları içeren 933/1526-27 tarihli defterde Saray-ı Âmire, yani Topkapı Sarayı hasbahçeleri için Kefe'den Kefe lâlesi ile cinsleri belirtilmeyen çeşitli çiçeklerin satın alındığı yazılıdır. Bu satırlar, Kanunî Sultan Süleyman'ın saltanatının ilk yıllarından başlayarak çiçek ve bahçelere duyduğu ilgi ve sevgiyi sergilemesinin yanı sıra, Topkapı Sarayı'nda çiçek bahçeleri yapıldığını, lâlenin bu tarihlerden başlayarak bahçelerde itibarlı bir çiçek olarak yer aldığını da gösterir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesindeki bir murakkada yer alan Abdullah Buharî imzalı lâle tasviri, olasılıkla bu sözü edilenlerden olmalıdır.


Türklerin çiçek sevgisi yabancıların da dikkatini çekmiş ve gözlemciler anılarında buna sıkça yer vermiştir. XVI. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul'a gelmiş olan Philippe du Fresne-Canaye'ın içten sözleri bu konuya yöneliktir:

"... İbrahim Paşa'nın Boğaziçi'ndeki evinin bahçelerinde yetişen mavi, sarı, kırmızı çiçeklerin ihtişamı görülmeye değer. Türkler çiçekleri çok sever, ellerinde ya da sarıklarında daima çiçek vardır. Pâdişahın sarayında ağaçların altında her çeşit ve kokuda çiçek bulunur. Ağaç olarak selvi ağırlıktadır. Pâdişah bahçesinde yalnız gezer."

SULTAN ÇEYİZİ ÇİÇEK

Saray törenlerinin çoğunda çiçek eksik değil. Çiçek düğünlerde, özellikle de sultan düğünlerinde önemli bir yer tutar. Düğün hazırlıklarının en başında, düğün şenliklerine sahne olacak bahçenin ve meydanların çiçeklerle süslenmesi gelir. Ayrıca damadı tarafından geline gönderilecek ağırlığın, değerli mücevher ve giyim eş yasının yanında, çiçekleri de içermesi gerekiyordu. Nitekim Sultan 'in kızı Ümmü Gülsüm Sultan ile nişanlanan Vezir Abdurrahman Paşa'nın nişan takımında ve Sultan III. Ahmed'in kardeşi ve Sultan II. Mustafa'nın kızı olan Safiye Sultan ile evlenen Ali Paşa'nın gönderdiği değerli ağırlık ve hediyeler arasında bol miktarda çiçek bulunduğu arşiv belgelerinde yer alır. İstanbul halkı tarafından büyük merak ve zevkle izlenen nişan, çeyiz, gelin ve beşik alaylarında da tabla tabla çiçekler geçirilmesi gelenektendi. Sultan III. Ahmed'in 1720 yılında oğulları için yaptırdığı sünnet düğününde de şeker bahçeleriyle nahılların yanı sıra esnaf alayında böyle çiçek ve meyve tablaları geçirirdi.

161766-68 tarihinde saraya damat olacak Nişancı Paşa tarafından Harem'e gönderilen mücevher ve benzer değerli armağanların arasında yirmi sepet meyve, kırk tabla şükûfe ve dört sepet Frengî şükûfe de vardır. "...Ve Sultan Selim ve Sultan Mehmed hazretlerine ve saadetlû Mihrişah Sultan ve Beyhan Sultan hazretlerine ve iffetlû saadetlû vâlide-i muhtereme Şah Sultan hazretlerine dahi birer şekerleme bahçeleri ve on beşer adet şekerleme ve on beşer adet meyve..., onar tabla şükûfe..." gönderilmişti.

Kral XVI. Louis'nin elçisi sıfatıyla 1784 yılında İstanbul'a gelen, Türk tipleri ve kıyafetlerinin resimlerini yaptıran Kont Choiseul-Gouffier'nin eserinde ve Sultan III. Selim zamanında İstanbul'da çalışan Meiling'in eserinde yer alan gelin alaylarındaki tablalar, şükûfe tablalarının görüntülerini geçmişten günümüze taşır.


TÖRENLERDE AÇAN ÇİÇEKLER

Törensel geçişlerde yer alan çiçek, edebî eserlere de girmiştir; Firdevsî'nin Şehnâme'sinin 1600 yıllarında Bağdat'ta minyatürlenmiş nüshasında, Osmanlı çiçek kültürünün eyaletlere kadar yansıyan etkisini görünür. Fakat Firdevsî'nin metninde çiçek taşınmasından söz edilirse de Safevî devri şehnâmelerinde çiçek görülmez. Eserin kahramanlarından Hüsrev, yanına aldığı vahşi hayvanlar, altın koşumlu atlar, müzisyenler ve esirlerle ava giderken, görevlilerden bir kısmı da ellerinde çiçek demetleri taşır.


Törenlerde sepetlerle meyve ve tablalarla, yani tepsilerle çiçek hediye edilmesi geleneği geniş bir uygulama alanı bulur. Pâdişahın şehir çevresindeki bahçeleri ziyaretlerinde en yakın elçiliklerin kendisine çiçek ve meyve göndermesi âdettendi. Çiçek, Osmanlı donanması ile ilgili törenlerde; donanmanın Akdeniz'e çıkışı ve dönüşünde, ayrıca denize kalyon indirilişinde verilen hediyeler arasında da yer alır.

1763 yılında Sefine-i Sultanî'nin denize indirilişinde ise Sultan III. Mustafa (1757-1774) tarafından 'de bir ziyâfet verilmiştir. Bu ziyâfetin masraf defterlerinden birinde seksen sepet meyve ve on beş tabla şükûfe alındığı yazılıdır. Bu hediyelerin miktarı hiyerarşik bir düzen içindedir.

Sultan III. Ahmed'in oğullarının sünnet düğünündeki esnaf alayında görülen meyve ve çiçek dolu tablaların benzeri, bugün 'nun çeşitli yerlerinde halk arasında hâlâ yaşatılmaya devam eder. XIX. yüzyılda İstanbul'a gelen ve anılarını yazan Julia Pardoe'nun anlattıklarına göre, çiçekli törenler halk arasında da çok yaygındı. Pardoe, Kâğıthane'de tanık olduğu yağmur duasını şöyle anlatır:

"...Akşam olunca köy çocukları ikişer ikişer, ellerinde çiçek demetleriyle yürüyerek yaklaştılar ve insanın tüylerini ürpertecek şekilde Allah'a yalvaran bir ilâhî söylediler ve her beytin sonunda da dervişlerin dereye attıkları demetlerin kırılan parçalarının üzerine, ellerindeki çiçeklerden attılar."


HEDİYE OLARAK ÇİÇEK

Çiçek ve meyvenin, törenlerin gözde hediyesi olmalarının yanı sıra, Kanunî Sultan Süleyman döneminden Celâlzâde'nin eserinde geçen şu satırlar çiçekle nasıl gönül alındığını yansıtır: "Halep'te halka eziyet eden Beylerbeyi Sinancık'ın Sadrazam İbrahim Paşa'ya çok değerli hediyeler getirmesi üzerine, İbrahim Paşa bunların helâlinden toplanmayıp haramından toplanmış olabileceğin den bahsedip, bütün bu hediyeler yerine karşısında dürüst biri olup bir demet menekşe getirse daha mutlu olacağını söyler.

Celalzâde, Kanunî Sultan Süleyman'ın avcılığa merakını ve 1523 yılında Beykoz Yaylası'na avlanmaya gidişini anlatırken, güz mevsimi olmasına rağmen orada lâlelerin eksik olmadığına, bir yandan da hediye olarak çiçek verildiğine işaret eder.


'in saltanatı sırasında, 1672-73 yıllarında İstanbul'da kalan Fransız Kralı XIV. Louis'nin elçisi Marquis de Nointel'in hizmetinde kütüphaneci ve kâtip olarak çalışan Antoine Galland da günlük anılarında Fransız elçisine, ona refâkat eden Türkler tarafından bir çeşit inci çiçeği verildiğini anlatmaktadır ki, bu da çiçeğin Türklerde dostluk ve sevgi ifadesi oluşunun bir göstergesiydi.

Geç dönemdeki geleneklerimizi konu alan Ali Seydi Bey ise bir doğum törenini şöyle anlatır: "...Beşik böylece teslim edildikten sonra incesaz takımı ile bir ellerinde şekerlemeler ve türlü meyveler veya bağları altın ve gümüş sırma telli nadide envai çiçek demetleri ile donanmış tepsiler olduğu halde, bir sürü carîye odaya girip taşıdıkları şeyleri davetlilere takdim ederlerdi..."

ÇİÇEKLERİN İSİM BABASI EFŞANCI MEHMED

'nin babasının arkadaşı olan ve 'in son zamanlarından başlayarak Sultan II. Bayezid ile Sultan I. Selim dönemlerini de yaşayan ve Kanunî Sultan Süleyman'ın sadrazamı İbrahim Paşa tarafından beğenilip desteklenen Efşancı, Kanunî zamanında Osmanlı sanatının en seçkin eserlerinden birini verdi. Bu eser, çevresinde ilkbahara adanmış şiirler bulunan, boyanmış renkli kâğıtlar kesilip, birbiri üzerine yapıştırarak yapılan katı' bahçedir. Efşancı Mehmed, nefis hatlar ve birbirinden güzel çiçekler kesip eşsiz eserler verirken gut hastalığına yakalandığı için artık kâğıt kesme işini yapamaz hale gelir. Böylece çiçeklere duyduğu özlemle gerçek bir bahçe düzenler; buraya öyle çok fidan ve çiçek diker ki, bahçesi "Efşancı Bahçesi" adıyla büyük üne kavuşur. Çiçeklere, insana verildiği gibi isim vermeyi de Efşancı Mehmed başlatır.

Âşık Çelebi'nin anlattığı Efşancı Mehmed hikâyesi, Fatih döneminin çiçek sevgisini, Sultan II. Bayezid üzerinden Kanunî Sultan Süleyman'a ve daha sonrasına kadar kesintisiz olarak sürdürüp götürür.


HASTA TEDAVİSİNDE ÇİÇEK

Avrupa'da uygulananın aksine, Türkler'de çiçeğin bir tedavi aracı olarak da görülür. Evliya Çelebi, Edirne Bayezid Han Bîmarhânesi'nin bahçesinde bahar gelince açan deveboynu, müşk-i rumî, gülnesrin, şebboy, karanfil, reyhan, lâle, sümbül gibi çiçeklerin akıl hastalarına tedavi amacıyla verildiğini; bunların kokularıyla hastaları tedavi etmeye çalıştıklarını ama hastaların bunları ya ayakları altında ezdiklerini yahut yediklerini anlatır.

Minyatürlerden yansıyan kahvehane sahnelerinde, figürlerin sarıklarının arasına çiçek, özellikle de karanfil koydukları görülür.

Çiçek sevgisi ve geleneği, mezar taşlarına da geniş çapta yansır. Hayatta iken çiçeğini sarığından eksik etmeyenlerin mezar taşlarındaki sarıklarında da çiçek bulunur. Moltke kadın mezarları hakkında şunları söyler: "Kadınların mezar taşları çiçeklerle süslenmiştir. Evlenmemiş olanların taşları bir gül goncası ile belli edilmiştir..." Bazı kadın mezar taşlarının baş kısmı, gerdanında altınlar dizili kolye bulunan bir boyundan çıkan bir gül gibi işlenir.

Osmanlı hükümdarları, halktan adamlar gibi sarıklarının kıvrımları arasına çiçek sokmamışlar, ancak başlarına çiçek biçiminde sorguçlar taktılar.

Almanya'da başarılı askerî hizmetlerde bulunmuş olan Mareşal Moltke, Osmanlı ordusunu ıslah etmek isteyen Sultan 'un (1808-1839) daveti üzerine 1835 yılında Bükreş, Rusçuk ve Edirne üzerinden İstanbul'a askeri öğretmen olarak gelmiş ve nizamiye erlerini yetiştirmek ve harita yapmak için iki yıl çalıştı. İki yılda Anadolu'yu baştan başa gezerek çeşitli hizmetlerde, özellikle haritacılık alanında hizmette bulundu, toplam dört yıl Türkiye'de kaldı. Moltke, yazdığı mektuplardaki anılarının çeşitli yerlerinde bahçelerdeki sayısız çiçek saksılarından, bol bol açmış güllerden, türbelerin etrafının gül tarhlarıyla çevrili olduğundan; nadide güllerin bulunduğu muhteşem bahçeli köşklerden, karanfil ve şebboylardan, zakkumlardan, yaseminlerden, hanımelinden söz edip, daha nice yabancı yazar gibi Türklerin çiçeklere olan coşkulu düşkünlükleri ve sevgilerini anlatır.

(Z Dergi'den derlenmiştir.)

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN