Arama

Hakikâtin nefesi:

Hakikâtin nefesi: Buğday

Son dönemde filmi ile gündemde olan ve Türkiye sinemasının en iddialı yönetmenlerinden biri olarak görülen , film gösterimlerine, söyleşilere ve filmine dair kafalarda yer alacak tüm olası soruları yönetmenliği gibi usta titizliği ile yanıtlamaya devam ediyor. Son olarak Genç Müsiad tarafından düzenlenen Buğday film gösterimi ve söyleşisine katılan Kaplanoğlu, burada insanlığın hakikati nasıl görmek istediğini; fakat bunun birtakım tekelci yaklaşımların eliyle nasıl engellendiğini ve devamında Buğday’a dair birkaç noktanın arka planını anlattı.

Kaplanoğlu'nun filmleri uluslararası alanda da çok ses getirdi, "Yusuf Üçlemesi"nin son filmi "Bal" ile Berlin Uluslararası Film Festivali'nde "Altın Ayı" ödülünü kazandı. Son filmi "" ise hem prodüksiyon büyüklüğü hem de konusu itibarıyla çok dikkat çekti. Tokyo ve Saraybosna film festivallerinde "En İyi Film" seçildi.

Kısaca Buğday filminin özeti;

Yakın bir gelecekte dünyada beklenmedik bir iklim değişikliği yaşanınca büyük bir kıtlık baş göstermiştir. Manyetik kalkanlarla korunan şehirlerde ayrıcalıklı zenginler yaşarken, zor durumdaki göçmen halk, buralara kabul edilmek için Ölü Topraklar adı verilen kurak bölgelerde, kamplarda açlık ve salgın hastalıklarla mücadele etmeye başlamıştır. Böyle bir ortamda şehirdeki rahat hayatını terk eden Cemil'le, tohum genetiği uzmanı Profesör Erol Erin Ölü Topraklar'da karşılaşırlar.

MEDENİYETLER GELİP GEÇER, İNSANLIK SERÜVENİ İLELEBET YAŞAR

Kaplanoğlu, filmi izleyenlerin ve Erol gibi hakikati aramaya çalışan insanların akıllarına takılan önemli soruları yanıtlamaya ciddi bir titizlikle devam ediyor. Filmin senaryosunu 2012'de yazdığını ancak 2017 sonlarında çekebildiğini ifade eden Kaplanoğlu, filmin ilk bölümünü ABD'de çektiğini belirterek şöyle devam ediyor:

"O gördüğünüz yıkılmış dünyayı inandırıcı bir şekilde ortaya çıkarabilmem için, modern ve helak olmuş bir şehre ihtiyacım vardı. Bunu da ancak burada yapabilirdim. Filmde gördüğünüz Antik Tiyatro örneği mesela bize, anlatmak istediğimiz meselenin özetini sunuyor. Nedir bu? Bütün medeniyetler gelip geçer, kalan insan, insanın ne yaptığı ve nasıl yaşadığıdır ve tabi ki insan olmanın serüvenidir. Filmin ikinci kısmı ise Türkiye'de Sivas, Kayseri, Konya, Aksaray bölgesinde çekildi."

FİLMİN ÇIKIŞ NOKTASI

Kaplanoğlu, bilimsel bilgide insanın hakikati keşfetme noktasında önemli bir eksiklikten bahsediyor. Eşyanın hakikatini görme eksikliği… Bilimsel bilgide bu eksik. Bu eksiklik ise 'de olarak geçer. Bu kıssa bugünün dünyasında yaşadığımız çalkalanış ve insanın gittiği yön açısından bence en dikkate değer kıssalardan bir tanesi, diyerek filme dair görüşlerini şöyle ifade ediyor:

"Bu nedenden dolayı, filmin çıkış noktası olarak Kur'an-ı alabilir miyiz, diye uzun uzun düşündüm. Filmin çıkış noktası olabilir miydi? Daha sonra bunu dış dünya çerçevesinde görüp, yavaş yavaş meselenin ne olduğunu idrak etmeye başladım. Böylece insanın bugünkü yaşamına nasıl, neresinden etki edebilir, bunu düşünerek filmi geliştirmeye başladım. Çünkü biliyorsunuz vahiy sadece geçmişe veya şimdiye ait değil; bütün zamanlara ait bir mesajdır."

"GELECEKTE GEÇEN BİR HİKÂYE ANLATTIM"

Filmin İngilizce olmasının nedenine değinen Kaplanoğlu, bu durumu şöyle açıklıyor:

"Gördüğünüz o harap ve yıkık dünyada tek bir dil konuşuluyor. O da İngilizce. Yani o dili yaygınlaştıran medeniyetin, dünyayı ne hale getirdiği meselesini anlatmak istedim. Şimdi siz bu filmi Türkçe yaptığınız zaman ya da başka bir dilde yaptığınız zaman o dili kullananların sorumluluğu da, o dünyanın oluşmasına katkı sağlamış şeklinde algılanır. O dünyayı üretenler Türkler değildir."

Oyuncuların neden yabancı ve tanınmayan insanlar olmasını da açıklayan Kaplanoğlu, konuyu şöyle açıklığa kavuşturuyor:

"Kur'an-ı Kerim'deki Kehf suresi üzerinden düşünürseniz, burada bir temsiliyet var. O temsiliyeti daha önce bilinen tanınmış insanlarla yapmanın çok iyi bir karşılık yaratmayacağını düşündüm. Çünkü biz bilindik bir oyuncuyu gördüğümüz zaman onu hemen diğer filmleriyle kıyas ediyoruz. Karşılaştırıyoruz. Hâlbuki burada böyle bir algının oluşmasını istemedim. Yoksa Uluslararası film yapalım, dünyaya açılalım vs. gibi bir derdim yok."

TARA KARAKTERİ VE DERGÂH İLİŞKİSİ

Erol'un Cemil'le temasa girdiği ilk kapı

Filmde Cemil'in kızı , Erol için ne anlama geliyordu?

Bazı dikkatli izleyiciler aslında buna dikkat eder ama karakterlerin dergâha girdikleri kapı ile Cemil'in evine açılan kemerli kapı birbirine çok yakın görüntüdeydi. Orası aslında Erol'un Cemil'le temasa girdiği ilk kapı ( Tara ile konuşma sırasındaki yer). Tara da aslında Erol'a; Yunus Emre'ye Hacı Bektaşi Veli dergâhına gittiğinde "Nefes mi Buğday mı?" diye sorulan ilk soruyu soruyor. Ona ulaşma biçimi diyebiliriz yani. Yaşadığımız hayata odaklarsak hiçbir zaman sizi doğrudan esas kişiyle görüştürmezler. Kademeler vardır, o kademelerin karşılığı da aslında Tara. Orada uğraştığı şey de kaybolmuş diller. O dillerin alfabeleriyle bir oyun oynuyor.

FİLMİN ULUSLARARASI MESAJI

Filmi, Türk izleyici ile diğer ulustan izleyiciler izlediğinde anladıkları anlam bakımından birbirine yakınlık derecesi ne ölçüdeydi?

Onlar da meseleyi çok net bir şekilde anlıyorlar, bazıları anlayışla karşılamıyor; çünkü gördüğü şey kendi yaşantılarının, üretim biçimlerinin birebir aynısı. Ama bir kısmı da bunun sorumluluğunu taşıyorlar, doğru bir şekilde anlıyorlar. Filmi Alman seyircisiyle de izledim, Japonya'da da izledim. Aldığı reaksiyonların hepsi olumlu. Sorun sadece Batı dünyası eleştirildiğinde bu konudan rahatsız olanlarda çıkıyor. Bir de şu sonucu çıkarmak mümkün: insana dair bir şey anlattığınızda mutlaka bir bağ kuruyorsunuz. Japon izleyiciyle izlediğimde çok iyi geri dönüşler aldım. Çok fazla üzerinde konuştuk, sorular sordular, program bitti dışarılarda hala konuşamaya devam ediyorduk. Çok net anladım ki gerçekten insana dair bir şeyler anlattığınızda mutlaka bir bağ kuruyorsunuz…

TÜRKİYE'DEKİ SİNEMA SİSTEMİNİN GİDİŞATI

Türkiye'deki sinema sistemine biraz değinen Kaplanoğlu, oluşan tekelciliği şöyle anlatıyor:

"Türkiye'de şöyle bir sistem var: yapımcı, dağıtımcı ve sinemacı bir tekelde… Türkiye'de iki bin tane sinema salonu varsa, bin 800 tanesi bir grubun elinde. O grup Türkiye'de sadece kendi ürettikleri filmleri izletiyor ve kendileri dağıtıyorlar. Mesela ben geçen günlerde Maraş'taydım. Maraş'ta 4, 5 ya da 6 salon var. Üç salonda Deliha diye bir film, iki salonda Enes Batur, bir salonda da Cem Yılmaz gösteriliyor. Orada başka salon yok. Öğrenciler gitmek istediklerinde sadece önlerine bu filmler geliyor. Şimdi bu filmlerin nitelikleri ayrı bir konu, rekabet ayrı bir konu. Başka bir konu da, ben geçen sene Kültür Bakanlığı Sinema Değerlendirme kurulunda görev yaptım. Gelen filmlerin içinde çok iyi senaryolar vardı, bunların hiçbiri sinemaya gelemiyor, devlet para veriyor, bu insanlar emek sarf ediyor; ama bunlar hiçbir yerde görünmüyor. Sadece ortada görünen şey, bloke edilmiş sinema salonları! Devletin bu konuya mutlaka el atması gerekiyor. Bu çok ciddi bir mesele.

FİLMİN SON SAHNESİNDEKİ SEMBOL

Anadolu'nun kadim bilgisi

Filmin son sahnesinde Erol'un bulduğu karınca yuvasının etrafına çizdiği şekillerle ilgili bilgi veren Kaplanoğlu, hikâyeyi şöyle anlatıyor:

"Bir vakit köylerde kıtlık olduğunda insanlar tohumları bile yemek yapıp yemişler. Ekecek tohum kalmamış, ne yapacağız diye düşünürken, yaşlı bir zat karınca yuvalarındaki tohumları alın der. Sonrasında ise ekler: "ama yuvadan tohumu alacağınız yeri iyi bilmeniz lazım, yoksa yuvayı bozarsınız ve karıncalar telef olur…" Çünkü onların öyle bir sistemi var ki, karıncaların yaşadığı yer ayrı, ambar yaptıkları yer ayrı, yavrularını-yumurtalarını ve ölülerini koydukları yer ayrı. Yuvaya girip çıktıkları yerden yuvayı kazarsanız, bütün karıncaları telef edersiniz. Erol son sahnede bunun planın kendi eliyle çizdi. Doğu burası, batı burası, sırtını güneye ver vs. şeklinde tohumu almaya çalıştı. Ama burada diyalog olmadığı için pek anlaşılmıyor; nasıl yapabilirdim ki; altına diyalog şeklinde yazamazdım…

Ayrıca bugün aç kalsak bu kimin aklına gelir. Ve fark ederseniz karıncaların biriktirdiği o tohumlar ne yarımdır ne de kırıktır hepsi tam bir "tane" olarak orada durur ve onları alır yuvaya götürürler. Sizce neden hepsini yemiyorlar? İnsanlar için tabi ki. Bunu okulda öğretmiyorlar, bu Anadolu insanın hafızasında duran bir bilgi…"

Kaplanoğlu, son olarak şu anki popüler kültürdeki ticari kaygıyı nasıl bir kenara bıraktığını şöyle dile getiriyor:

"Buradaki konu ya yaptığınız işten çok para kazanacaksınız ya da bunu hiç düşünmeyeceksiniz. Ben bu ikisi arasında olan kişiyim. Dediğim gibi anlatmak istediğiniz "hakikati" kırpmaya başlarsanız, gördüğünüz, şahit olduğunuz şeyi kırpmaya başlarsanız, biraz da para kazanayım diye şurası gözükmesin, şunu kısaltayım ya da şu lafı söylemeyeyim demeye başlarsanız, o sizin yapmak istediğiniz şey anlamına gelmez. O hakikati yavaş yavaş deforme etmeye başlarsınız. Bu da benim için problemli bir alan. Bu konuda samimiyeti ortadan kaldırmamak lazım. Yapılabildiği kadar yapmaya çalışıyorum. Bu filmden sonra nasıl bir şey yaparım dersem, yine aynı prensipler altında olacağından eminim. Ama biraz da mesela gündelik hayatımız, modern hayatla, gelenekle olan sorunlara, kuşak sorunlarına tüm bunlara bakan bir perspektifli işler yapmak istiyorum. Nasıl işler olur bilmiyorum ama mutlaka bu konuda bizim gündelik hayatımızın içindeki problemlere bakan, insan odaklı anlamında bir şeyler düşüyorum."

FİKRİYAT

2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN