Arama

Divan edebiyatının ‘inci’ değerindeki kadın şairleri

Osmanlı döneminde her ne kadar kadın şairlerin şiir söylediği bilinse ve divanları mevcut olsa da altı yüz yıldan fazla süren bir dönem düşünülürse sayılarının bir elin parmakları kadar bile olmadığı malumdur. Geleneksel dönemde edebiyat tarih ve tenkidinin yerini tutan tezkirelerle sınırlı kalan edebî araştırmalarda adı geçen kadın şair sayısı, bu durumun en önemli kanıtıdır. Peki, çoğu ilmiye sınıfına mensup ailelerin yüksek eğitim almış, yalılarda büyümüş, batı dilleri de dâhil dört beş dil bilen, zekasıyla saray ahalisini bile büyüleyen divan şairi kadınlar kimlerdir? İşte o kadınlar…

  • 1
  • 18
Zeynep Hatun
Zeynep Hatun

Kaynakların çoğunda Amasyalı olarak geçen Zeynep Hatun, kadı Mehmet Çelebi'nin kızı olarak dünyaya geldi. Asıl adı Zeynü'n Nisa' olan şairin doğum tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşamış olduğu düşünülmekte. Babasının entelektüel kimliği Zeynep Hatun'un da iyi bir eğitim görmesine, Arapça ve Farsça öğrenmesine beste yapacak derecede musiki bilmesine sebep oldu. Kendini her anlamda yetiştiren bir kadındı.

Aşık Çelebi tezkiresinde Âşık Çelebi, onun II. Bayezid devrinde oğlu Şehzade Ahmed'in hizmetinde Mihrî Hatun'la aynı dönemde yaşadığını, birlikte kaside ve methiyeler yazdıklarını bildirdi. Bu sebeple Zeynep Hatun ile çağdaşı Mihri Hatun edebiyat camialarınca birlikte anılan iki isim oldu. Ayrıca Nazan Bekiroğlu da Osmanlı Kadın Şairleri isimli çalışmasında bu iki kadın şairin arasının iyi olduğundan, karşılıklı şiir söyleşmeleri yaptığından ve Zeynep Hatun'un divanının Fatih Sultan Mehmet adına düzenlediğinden bahseder.

Sehi Bey Heş Behişt tezkiresinde Mihri Hatun ile Zeynep Hatun'un şiirlerini över. Aşık Çelebi Meşairu'ş Şuara adlı kitapta Zeynep Hatun'un evlendikten sonra şiir meclislerine katılmayı bıraktığını yaşamının son döneminde de şiir yazmayı bırakarak inzivaya çekildiğini anlatır.

Zeynep Hatun'un günümüze ulaşan şiirleri onun devrinin önemli şairlerinden biri olduğunu gösterir. Nihat Sami Banarlı'nın Türk Edebiyatı Tarihi'nde ifade ettiği gibi edebiyatımızda unutulmaz bir isim olmasını sağlayan gazeli ve özellikle raksân bir ifade ile söylemeye muvaffak olduğu kıt'ası, bir Kur'an ve tasavvuf kültürüyle, raks eder gibi musikili bir dil ve aruz anlaşmasıyla söylendi. Şeyhî'nin gazeline yazdığı nazire gazeli bir münâcât beyti ile taçlandırıldı. Divan ve iman kültürüyle yoğrulmuş bir söyleyişle devam eden Zeynep Hatun'un şiiri, zarif hikmetler ve teşbihlerle süslüdür.

"Keşf et nikâbını yeri göğü münevver et
Bu âlem-i anâsırı firdevs-i enver et

Depret lebini cûşa getir havz-ı kevseri
Anber saçını çöz bu cihânı muattar et"

  • 2
  • 18
Mihri Hatun (1460-1512)
Mihri Hatun 1460-1512

1460 veya 1461'de doğduğu tahmin edilen Mihri Hatun, divanında ifade ettiği gibi Amasya'da dünyaya geldi ve ömrünü bu şehirde geçirdi. Aşık Çelebi, mahlasının 'Mihri' olduğu bilgisini Meşâirü'ş-şuarâ isimli tezkiresinde aktarır. Aynı zamanda Evliya Çelebi, Mihri Hatun'un asıl isminin 'Mihrimah' olmasından ötürü Mihri mahlasını aldığını belirtir. Mihri Hatun, Şehzade II. Bâyezîd'in ilgisini çekmesi sebebiyle şehzade sarayı etrafında teşekkül eden edebi muhite girdi. Şehzade'nin kadın bir şairi desteklemesi ve edebi muhite girmesini sağlaması kanaatimizce oldukça önemlidir zira bu katkı çerçevesinde Şehzade'nin kadın şairlerine bakışı üzerine bir dönem okuması yapılabilir. Günümüze divanı ulaşan iki kadından biri olan Mihri Hatun, bu edebi muhitte kendisini gösterdi ve şiirleri oldukça beğenildi. Mihri Hatun Şiirlerinde genel olarak Neşati'yi örnek aldı, Neşati'nin şiirlerine yazdığı nazireleri aynı zamanda şairin kendisine de gönderdi. Fakat Latifi Neşati'nin bu durumdan çok da hoşlanmadığını nakledilir. Mihri Hatun'un ölüm tarihi hakkında kesin bir bilgi yoktur. Fakat II. Bâyezîd'a 16 Mart 1512 tarihli gönderdiği kasideden hareketle bu tarihten sonra vefat ettiği düşünülmektedir.

"Ben umardum ki seni yâr-ı vefâ-dâr olasın
Ne bileydüm ki begüm böyle cefâ-kâr olasın"

"Reh-i âşkunda neler çekdügüm ey dost benüm
Bilesin bir gün ola aşka giriftâr olasın"

  • 3
  • 18
Leyla Hanım (1850 – 1936)
Leyla Hanım  1850 – 1936

Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına tanıklık etmiş, bu dönemde yaşanan kültürel geçiş sürecini eserlerine yansıtmış bir sanatçıdır. Osmanlı harem hayatını ve İmparatorluğun son döneminde kadınların yaşamını anlatan anıları değişik dillere çevrilip ilgi görmüştür. Tanınmış mimar Vedat Tek'in ve İstanbul'un işgal yıllarında şehremini (belediye başkanı) olarak görev yapmış Yusuf Razi Bel'in annesidir. "Yaslı gittim şen geldim" dizesiyle başlayan ünlü marşın ve "Seni sevda çiçeğim, tac-ı serim" (hicaz) gibi şarkıların bestecisidir.

Leyla Hanım, 1850 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Annesi Nefise Hanım, babası, Osmanlı saray hekimlerinden Hekim İsmail Paşa'dır. Babasının sarayın harem bölümünün özel doktoru olarak görev yapması sonucu Leyla Hanım, ablası ile birlikte sarayda yaşadı; çocukluğunda yedi yılı sarayda geçti. Bu sırada sultan hanımların nedimeliğini yaptı; harem hayatını yakından tanıdı ve iyi bir eğitim gördü. Sarayda kaldığı dönemde Nikoğos Ağa ve Medeni Aziz Efendi'den aldığı dersler ile Klasik Türk müziği alanında kendini geliştirdi, bestekârlık yeteneğini ilerletti; piyano dersi aldı. Sultan Abdülmecit'in ölümü üzerine 11 yaşında eve döndü.

Sultan Abdülmecit'in öldüğü yıl babası Girit'e vali olarak atanmıştı; onunla birlikte Girit'e gitti. Hanya'da geçen ilk gençliği sırasında Fransızca ve Rumca öğrendi; batı kültürünü yakından tanıdı; sarayda başladığı piyano eğitimini geliştirdi. Bir yandan da Giritli Kutbi Efendi'den Osmanlı şiirini öğrendi; ilk şiirini 14 yaşında yazdı.

Aydın'a vali olarak atanan babası ile bu kente giden Leyla Hanım; 19 yaşında iken Sırrı Efendi adlı gençle evlendi. Eşi, daha sonra "Giritli Sırrı Paşa" olarak anılacak bir devlet adamı, şair ve hattattır. 26 yıl süren evliliklerinden Yusuf Razi, Vedat (1873), Nezihe, Ferihe isimli çocukları dünyaya geldi. Eşinin görevleri nedeniyle Anadolu ve Balkanlar'da seyahat etti. Eşinin Bağdat valisi olduğu dönemde bir cariye ile ilişkisi olduğunu öğrenince o devirde bir kadın için boşanma çok zor olsa da padişahın izni ile eşinin yanına gitmedi ve böylece evliliğini bitirdi.

1895'te İstanbul'a yerleşti; kendisini müziğe ve şiire adadı. Osmanlı'daki kadın hareketi içinde yer aldı. "Hanımlara Mahsus Gazete"'de yazılar yayımladı. Anılarını kaleme aldı. 70'li yaşlarında iken Bostancı semtinde bulunan köşkünün yanması ile notaları, şiirleri ve hatıra defterlerinin kül olunca eserlerini yeniden toparlama azmini gösterdi. Şiirlerini daha sonra "Solmuş Çiçekler" adlı kitapta bir araya getirdi (1928); anılarını yeniden yazdı.

Leyla Saz Hanım 6 Aralık 1936'da, İstanbul'da vefat etti. Edirnekapı Şehitliği'ne defnedildi.

Şiir yazmaya 14 yaşında başlamış olan Leyla Hanım, Fıtnat Hanım ile birlikte dönemin mecmualarında açık imzası görülen ilk kadın şairlerdendir. Divan geleneğini takip ederek yazdığı şiirlerinin toplanabilen kısmı ilk kez 1928'de 'Solmuş Çiçekler' ismiyle yayımlanmıştır. Esere ünlü şair Abdülhak Hamit Tarhan bir önsöz yazmıştır. Klasik Osmanlı şiirlerinin yanı sıra sadeleştirilmiş bir Türkçe ile yazılmış şiirler de kaleme almıştır.

"Kıl meclisi âmâde ne derlerse desinler
İç dilber ile bâde ne derlerse desinler.
lemde nedir farkı bana medh ile zemmin
Sağ olsun ahibbâ da ne derlerse desinler."

  • 5
  • 18
Şair Nigar Hanım (1856 – 1918)
Şair Nigar Hanım 1856 – 1918

Nigar Hanım, Osmanlı kadın şairlerinden biridir. Nigar Hanım'ın babası, 1848 Macar İhtilali mültecilerinden, Macar asıllı Osman Paşa'dır. Öğrenimini Fransız mektebinde yaptı. Özel olarak Türkçe, Arapça ve Farsça dersleri aldı. Çocuk yaşında iken şiir yazmaya başladı. Fransızca dilini ve Fransız edebiyatını çok iyi bilmekteydi. Zamanının kibar aleminin en seçkin siması olarak bilinmekteydi. Fransız salonlarını andırır şekilde, her salı günü konağında zamanın tanınmış şahsiyetleri toplanır ve bu toplantılarda şiirler okunur, müzik dinlenir ve sanat ve edebiyat konularında konuşulurdu. 1 Nisan 1918'de İstanbul'da öldü. Mezarı Rumelihisar Kayalar mezarlığındadır.

Şiirlerini Efsûs I (1877), Efsûs II (1891), Nîram (1896), Aks-i Seda (1900) ve Elhan-i Vatan (1916) adlı eserlerinde topladı. Safahat-i Kalb (1901) adlı bir gönül hikâyesini mektuplar halinde veren bir düzyazı eseri de vardır. Özel hayatında pek mesut olmayışının ıstırabını anlatan şiirlerinde ince bir lirizm görülür. Türk kadın şairler arasıda 19. yüzyılın ikinci yarısında en bol ve en özlü eserler vermiş bir şahsiyettir.

Nigar Hanım döneminde en fazla yabancı dil bilen kadın şaire olarak dikkati çeker. Bildiği dil sayısı hakkında farklı kaynaklara bakıldığında birbirine yakın veriler sunulmaktadır. Yazdığı günlüklerden ve hakkında yazılan kaynaklardan hareketle söyleyebiliriz ki: Fransızca, Rumca, ve Almancayı mükemmel şekilde; İtalyanca, Ermenice, Arapça, Farsça ve Macarca okuyup yazıp anlayacak kadar olmak üzere toplam sekiz dil bilmektedir. Nigar Hanımın şiir ve yazıları Hanımlara Mahsus Gazete (1895-1908), Mehasin (1909-1910), Demet(1908), Hanımlar Alemi (1918) gibi mecmualarda yayınlanmıştır.

2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN