İki dünya arasında dahi bir Virtüoz: Şerif Muhiddin Targan
Peygamberimizin otuz yedinci kuşaktan torunu, Safiye Ayla'nın eşi... Şerif Muhiddin Targan, üç-dört yaşlarındayken musikiye olan ilgisi onu Amerika'ya kadar götürmüş, tüm dünyanın tanımasına vesile olmuştu. Targan, Türk musiki tarihinin kaydettiği sayılı ud virtüozlarından biri; piyano ve çello gibi batı sazlarında usta bir icracı, bestekar olmakla beraber aynı zamanda bir ressamdı. Mehmet Akif Ersoy yakın arkadaşıydı ve ilk eserini ona ithaf etmişti. Ayrıca Peygamber aşığı bir şairin portresi yine peygamber torunu tarafından yapılacaktı.
Önceki Resimler için Tıklayınız
Mişe Elman bir aralık oda musikisi yapmak merakında idi. Benim de New York'ta bulunduğum sıralarda bu merakı devam ediyordu. Çok defalar evine davet olunmuştum. Fırsat buldukça bilhassa kuartet topluluğu yapar ve birinci kemânî olarak kuartete katılırdı. Elman'ın kemandan çıkardığı ses, güzellikçe müstesna idi. Kuartette birinci kemanın vazifesi ikinci planda görünmek icap ettiği zamanlarda da Elman yine asıl "tem"i çalıyormuş gibi en sade, hafif olması icabet eden notaları ilk planda terennüm ederek Elman'ın sesi diğerlerinden daima kuvvetli olarak duyuluyordu.
Bir gün Godowsky'nin evinde davetli, akşam yemeğinde bulunuyordum. Sofrada "Sam Franko" da vardı. Yemeğin sonuna doğru Mişe Elman geldi. Godowsky, "Mişe buyurun" dedi. Elman "Yemek yedim, kahve içerim" dedi ve Mösyö Franko'nun yanına oturdu ve konuşmaya başladılar. Bir aralık Elman, Franko'yla fazla yüksek sesle konuşmağa başlamıştı. Godowsky "Elman Elman o kadar yüksek konuşma! Kuartet çalmıyorsun." dedi.
Orkestra Şefi "Mengelberg" New York Senfoni Orkestrası'nın şefliğinden ayrıldığı esnada idi. Büyük Piyanist Jozef Hofmann ile bir partide buluştum. Mengelberg'le çalıp çalmadığını sordum: "Bir kere" dedi.
Belçika'da orkestra ile çalacaktım; Şef Mengelberg'di. Pek garip bir muamele karşısında kaldım. Konçertonun kısımlarındaki tempolar hakkında bir müzakereye bile ihtiyaç görmeden Hofmann bana "Ben nasıl idare edersem öylece çalarsın" dedi. Bir daha ben de onunla çalmadım, dedi.
Paris'teki fevkalade muvaffakiyetinin akisleriyle New York'ta Carnegie Hall'de meraklı bir dinleyici topluluğu karşısında çalıyordu. Ben Jozef Hofmann ile sonradan evlendiği genç piyanist olan refîkasıyla bir locada bulunuyordum. Yanımızdaki locada Rahmaninof oturuyordu. Program çok yüklü, Horoviç (Horowitz) de pek müstesna kudret ve mukavemetle programını bitirdi. Birkaç ankor da çaldı. Konser bitince Rahmaninof bizim locaya girdi. Rahmaninof gülerek çok uzun boyuna rağmen pek çevik adımlarla çıktı gitti. Sonra Hofmann dedi ki, Rahmaninof(u) nasıl bulduğumu, sordu.
1924'te New York'a vardığımdan birkaç gün sonra Godowsky'ye çaya davet olundum. Krayzler (Kreisler) de davetliler arasında idi. İstanbul'dan geldiğim söylenildiği zaman birisi, Krayzler'e "İstanbul'u bilir misiniz?" diye sordu. Hatırımda kaldığına göre 1891'de geldiğini ve o zaman Avusturya-Macaristan İmparatoru'nun İstanbul'da sefiri bulunan zatın da ismini söyledi. Kendisine Sultan Abdülhamid'in huzurunda çalması teklif olunduğu zaman: "Nişan mı istersin, para mı?" diye sorulmuş. Krayzler de nişan istemiş. Huzurda çaldıktan sonra, "Hem nişan geldi, hem de bir kırmızı atlas torba içinde altınlar geldi." dedi.
Amerika dönüşü ilk konserini 4 Aralık 1934'te Beyoğlu'nda Fransız Tiyatrosu'nda veren Şerif Muhiddin, eşi Safiye Ayla ile bazı hayır kurumları yararına verdiği konserler dışında sazıyla hiçbir toplu musiki icrasında yer almamış ve hiçbir sanatkâra eşlik etmemiştir. Dönemin en önemli viyola ustası Gaspar Cassado'nun çok takdir ettiği bir sanatkâr olmuş, viyolonselde gösterdiği başarının yanı sıra özellikle bu sazın kazandırdığı Batı tekniğini kullanarak çaldığı udda kendi üslûbunu geliştirmiş, ancak bu üslûbun klasik tavra aykırı düşmesinden dolayı udu gitar gibi çaldığı iddiasıyla eleştirilmiştir.