Edebiyat tarihimizin ilk jübilesi kim için yapıldı?
Roman türünde en güçlü örneklerini veren Halid Ziya Uşaklıgil, hem kendi dönemini hem de kendinden sonraki dönemleri etkilemişti. Peyami Safa'nın "Biz hepimiz onun paltosunun altından çıktık." şeklinde ifade ettiği Türk romanının babası Halid Ziya'nın elli beşinci sanat hayatının kutlanması ve ona özel bir gece düzenlenmesi hiç kuşkusuz kayda değer bir geleneği de başlatmıştı: "Jübile!" İşte romanın öncüsü Halid Ziya ve edebiyat dünyasını bir araya getiren kutlama gecesi…
Önceki Resimler için Tıklayınız
Halid Ziya'nın kahramanlarının "bazı kere hakiki hayattan seçilmiş, fakat çok defa okunan eserlerden alınan intibalarla muhayyilede yaşatılmış tipler" olduğunu belirten Agâh Sırrı'ya göre, "onun kahramanları mütenevvi olmakla beraber, dikkat edilirse birbirine benzemekten hali kalmazlar. Onlar o kadar muayyendir ki, onları her zaman tanımakta güçlük çekmeyiz. İşte bundan dolayıdır ki Halid Ziya'nın şahsiyeti hakkında en son hükmümüzü verirken o, daima şahsî kalan lirik bir romancı ve büyük bir sanatkârdır"
Agâh Sırrı Levend'in açış konuşması bitince, dikkat çekici bir konser geceye renk katacaktır: Halkevi orkestrasının dört kişiden oluşan müzisyen heyeti yani viyolonist Cemil ve Hancıyan, Çellocu Cafer ve piyanist Renan, Mozart ve Schubert'ten parçalar çalarlar.
38.5 derece ateşiyle hasta yatağından kalkarak gelen Hüseyin Siret, Halid Ziya'ya ait edebî hatıralarından, İzzet Melih Halid Ziya'nın şahsiyetinden, Ali Kami ise Halid Ziya hakkında düşündüklerini açıklar. Muvaffak Bendereli'nin Halid Ziya'nın eserlerinden parçalar okuduğu gecede, kürsüye en son gelen Meliha Avni, Halid Ziya'ya büyük bir demet çiçek uzattıktan sonra Türk romanının usta ismini konuşması için sahneye davet eder.
Halid Ziya, alkışlar arasında kürsüye gelerek tatlı, heyecanlı, yumuşak ve içli bir sesle çok değerli bir hitabe okur. Konuşmasına, edebiyat ve sanat dünyasından pek çok ismin katıldığı geceye layık olmadığını; ancak küçücük varlığının kocaman çizgilerle büyütüldüğünü görünce önce yarı karanlık bir gecede ay ışığında duvara akseden büyük gölgesini görüp ürken adam gibi korkup buradan sessizce kaçmak istediğini dile getirerek başlayan Halid Ziya, buna imkân bulamadığını, dolayısıyla ya bir iki kelime kekeleyeceğini veya coşacağını söyler.
Geçmiş yılların yeniden canlanan hatıralarıyla bu geceki toplantının kendisine bir kelimeyi hatırlattığını söyleyen Mai ve Siyahyazarına göre, "çağlayan, üstüne düşmüş bir dalı döndürüp dolaştırıp nasıl girdaba sürüklerse bu kelime de öylece bir uçuruma doğru gitmektedir: Jübile."
Jübilenin asıl manasının elli sene olduğunu dile getiren Halid Ziya, sanat hayatının ellinci senesinin kutlandığını, ancak elli senede günahların ve kabahatlerin affına vesile olduğunu, sosyal hayatımızın ve kanunlarımızın değiştiğini, nihayet zamanın insanları, sanatı ve edebiyatı değiştirdiğini söyledikten sonra konuşmasını şöyle tamamlar:
"İşte şu köşeden karanlığın içinden bir gölge bana koşup geliyor; galiba bir mektep çocuğu. On beş on altı yaşında bir çocuk… Onu tanıyor gibiyim; bana benziyor, bugünün gençliğinin timsali olarak bana geliyor; bir elinde bir kâse var; öteki elinde çiçeklerden bir çelenk tutuyor. Diyor ki: 'Beni tanımadınız mı? Ben mektep çocuğu Halid Ziya'yım... Elli sene mi çalıştınız? Sizi pek yorgun görüyorum; size serin bir şerbet getirdim, bunu içiniz, yorgunluğunuzu alır... Koşularda, mücadelelerde yorulanların ve üstün gelenlerin başına taç koyarlar; size böyle bir taç getirdim'. Gençliğin bana sunduğu o serin şerbeti içtim, bu çiçeklerden tacı alıyorum; artık bundan sonra yatabilirim, mesudane gözlerimi kapayıp uyumak için…"