Arama

  • Anasayfa
  • Edebiyat
  • Sezai Karakoç'un şiirlerinde yaşadığı toplumun zarif anlatımları

Sezai Karakoç'un şiirlerinde yaşadığı toplumun zarif anlatımları

Yayınlanma Tarihi: 08.10.2018 00:00 Güncelleme Tarihi: 08.10.2018 19:08
Sezai Karakoç’un şiirlerinde yaşadığı toplumun zarif anlatımları

Sezai Karakoç, kendi adıyla özdeşleşen Diriliş Hareketi’nin fikir babası olarak düşünce dünyamızı etkiledi. Hem kişiliğinin hem de sanatının gerektirdiği şekilde eserler kaleme alan şair, toplumsal gelenek ve göreneklere, yaşam biçimlerine, hayat tarzlarına önem verdi. Bu doğrultuda şiirler yazan edebiyatçımız, toplum tarafından kabul gören ifade kalıplarını kullandı, toplum tarafından kabul edilmeyen tabu sözlere ise yer vermedi.

İnsanoğlu yeryüzüne gelişinden bugüne kadar doğrudan söylendiğinde sıkıntı oluşturabilecek ayıp, kaba, iç karartan vb. ifadelerin yerine daha güzel ve sıkıntıyı hafifletici dil kullanır. Bu, hem insanın kötü durumdan kurtulma isteğini hem de karşıdaki insanın kaçışını göstermesi açısından önem arz eder. İnsanlar arasında iletişim kurma çabası belli bir üslup çerçevesinde gelişir. İlk akla gelen kelime kullanılamadığı gibi bazı kavramların bilinen ifade şekilleri de tercih edilmez.

"Din ve ahlak kurallarından farklı olarak güzel adlandırmalar, belli bir kurala bağlı olmaksızın kendiliğinden ortaya çıkan yasaklardır. Yasak olmaları için akla uygun bir neden gerektirmez."

Sosyal hayatta böyle bir tercih yapılırken edebî dünyada da bu anlatıma uzak kalınmaz. Gerek mensur gerekse de manzum eserlerde böyle bir anlatıma ihtiyaç duyulur. Bu anlatım tarzı farklı isimlendirmelerle bilim dünyasında yer alır.

İngilizce; "euphemism", Almanca; "euphemismus", Fransızca; euphémisme", Rusça; "evfemizm" ifadeleriyle karşılanan bu kavram, Türkiye Türkçesinde örtmece/güzel adlandırma/edebi kelam/ hüsnü tabir şeklinde isimlendirilir. Bu kavramların kullanımı ile ilgili çeşitli görüşler vardır.

Cumhuriyet Devri Türk şiirinde hem İslami İkinci Yeni Hareketi'nin hem de İslamcı söylemin önde gelen isimleri arasında yer alan Sezai Karakoç, toplum tarafından kullanılan güzel anlamlara yer vermekle beraber edebi değer taşıyan güzel adlandırmaları da kullandı. Şair, yaşadığı çevreden etkilenen bir üslupla şiirlerini yazdığı görülür.

SEZAİ KARAKOÇ VE "DİRİLİŞ" DÜŞÜNCESİ

"İlk şiirlerinden beri metafizik bir dikkat geliştirmiş olan Sezai Karakoç, 1960'larda bu dikkati, İslamî bir duyuşla derinleştirip "Diriliş" söylemiyle sistemleştirir. Kendi şiirinin ustası olma sürecinde geldiği nokta, Karakoç'un edebiyat kanonu tarafından dışlanmasına yol açar. Öyle ki bu dışlama, sadece 1960'lar ve sonrasıyla da sınırlı kalmaz. Karakoç, modern Türk şiirinin en önemli hamlelerinden biri olarak kabul edilen İkinci Yeni Şiiri'nden de dışlanmak, çıkarılmak istenir. Bu tutuma karşı o da edebiyat kanonunu dışlar. Sezai Karakoç, çıktığı yer ile geldiği yer arasında bir kavis oluşturmuş ve Diriliş düşüncesiyle bu kavisi bir daire olarak tamamlamıştır. Bu dairede, Türkçe ile nefes alan bir kültürün yaşadığı rahatlıkla söylenebilir"

Şair, edebiyat ve fikir dünyasında yer bulan Diriliş kavramıyla ön plana çıkar. Hem batı düşüncesine hem de doğu düşüncesine vakıf olan şair, II. Yeni Hareketi'nin manevi havasını etkiledi.

ÖLÜM İLE HAYAT İÇ İÇE

"Ölüm" kelimesi Sezai Karakoç'un şiirlerinde doğrudan kullanıldığı gibi güzel adlandırmalardan da yararlanılarak da kullanıldı. O, düşünce dünyasında sistematize ederek sofistike bir hale getirdiği ölüm anlayışını şiirine taşıdı. Ölümü bir ruh metamorfozu olarak gören şair, ölüm karşısında ince bir duyarlık çizgisini korumakla beraber, güçlü bir tavır geliştirmeyi başarmıştı.

"Ölümü anan, onu hayatına adeta karan, ölümü yok saymayan yani onu doğru okuyan insan kendisini ölümden ötedeki gerçek özgürlükle özgür kılacaktır."

Karakoç, günümüz şairlerini somut unsurları ele aldıkları için eleştirir. Poetik bir yaklaşımla ölümü anlamayan ve anlatamayan şairlerden bahseder. Ölümün bir yolculuk, göç olarak algılandığı bilinir. Bu anlayışı, "gitmek, öbür / öteki dünyaya gitmek, ahirete gitmek, ahiret yolcusu olmak, ahiret yolculuğuna çıkmak, göçmek" gibi deyişlerde de görmek mümkün. İnsanın bu dünyaya göz yummasıyla bilinmeyen ve bu yüzden de hep merak edilen öteki dünyaya intikali ve defnedilmek üzere alınıp götürülmesi son noktadır.

Karakoç ölümü yolculuğa benzetir. İslam düşüncesine göre ölüm bir göçtür. Dünya yolculuğu sona erip ahiret yolculuğu başlar. Yalan dünyadan gerçek dünyaya gelinir.

"Artık ben gideceğim, ata eğer vuruyorlar
Hatıralarımı birer birer yakacağım."

Şair, "ata eğer vuruyorlar" ifadesinde tabutun hazırlanışını ata eğer vurulmasına benzetir.

"Artık ben gideceğim atım kişniyor;
Bir bebek mum istiyor, bir ölü şarkı istiyor,
Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz, bir deniz;
Beni onun gözleri çağırıyor, duramam duramam."

Atın kişnemesi ölüme doğru çıkılacak yolun habercisidir. Eğer ölüm çağırıyorsa insanın durma lüksü yoktur. Mona Roza şiirinde at ve ölüm ilişkisi bu şekilde görülür.

"Önüne çıkar hayat yolkesen gibi
Soyulur çırçıplak gider şair
Bir deri bir kemik öteye geçtiğinde
Arkasında kalır şiir tomarı kefeni"

Şair, "Ateş Dansı" isimli şiirde öteye geçmek kavramına yer verir. İnsanoğlu öldüğünde yanında bir şey götüremez. Farklı toplumlarda mezara farklı eşyalar gömülse de öteye geçildiğinde götürülecek olan şeyler dinî inanç sistemi açısından ameller, pozitivist açıdan bakıldığında insanlığa yapılan hizmetlerdir.

"Şair önce kendi ağıtını yaz
Binlerce ağıttan önce
Gün gelip saat çalınca
Vaktin olmaz kendi ağıtını söylemeye"

Şair, ölümü zamana benzetir. İnsanın dünyaya gelmesi ile dünyaya gözünü kapaması arasında belli bir zaman dilimi vardır. Zamanı gelince, her insanoğlu ölümü tadacaktır. Bu durumu bir şiirinde güzel adlandırmayla karşılar. Vaktin gelmesi karşısında insanoğlu çaresizdir.

"Geldiler oturdular anlattılar
Dedikleri falan da filân da orda
Falan ki bir gemide batmıştı son hayali sendin
Filân ki bir otobüs kazasında can vermişti
Bir kayada
Falan ki senin en sevdiğindi hastanede tek başına gitmişti"

Ölümün doğrudan kullanılmadığı yerlerde farklı kavramlar tercih edilir. Bunlardan birisi de candır. Can vermek kulağa hoş gelirken ölüm kavramı insanda ürperti oluşturur. Sesler şiirinde güzel adlandırmadan yararlanan şair ölümü can vermek ifadesiyle karşılar. Can aynı zamanda ruhtur. "Ruhunu teslim etmek, can vermek, canını vermek, emanetini geri vermek" ifadeleriyle ölüm adlandırılır. Şair ölüme hazırlıklıdır. Köşe isimli şiirinde can vermek ifadesiyle ölümü anlatır.

"Atların en güzel biçimini sessizce kalbime indiriyor
İçimde İstanbul çalkanırken boz bulanık çeşme
Bir dans için can vermeğe hazır bekliyorum
Sen orda gelir ayak kuklalara insan gibi konuşmasını öğretme"

Vatanı savunan insanlar savaşta ölürse şehit olurlar. Onlar ölüme gittiklerini bilseler bile korkmazlar. Gözlerin bağlanması korkunun işaretidir. Fakat at üstünde can veren insanlar cesaretlidirler. Kutsal At şiirinde Cezayir atlarını anlatan şair, bir dans için ölmeyi bile göze alır.

"Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız
Biz kirli ve temiz çamaşırları
Aynı zaman aynı minval üzere katlarız"

Şair ölümden sonra yaşamı koşu bittikten sonra koşan atlara benzetir. Şahdamar isimli şiirde bu tarz bir kullanım vardır.

DELİLİĞİN NAZİK İFADESİ

"Oğlun söylemesi güç ama gerçek şu ki
Aklını yâd yellere emanet etmiş gibi
Dillere düştüğünü bilmeyen mi var
Var onu başka türlü kurtar"

İnsanoğlu hastalıkların isimlerini sosyal yaşamda söylemekten çekinir. Bu hastalıklar toplum tarafından ayıp karşılanan organlarla ilgili olabileceği gibi tedavisi uzun süren ya da çözümü olmayan hastalıklar olabileceğinden isimlendirmeler güzel adlandırma yoluyla verilir. Şair, Baba Umudu isimli şiirde akıl hastalığını gizlemek için aklını yabancı rüzgârlara emanet etmek ifadesini kullanır.

MİTOLOJİ VE SEZAİ KARAKOÇ

Sezai Karakoç'un şiirinde, yaratılış mitlerinin temel unsuru olan su sıklıkla geçer. Köpük, dünyayı kutsal anlatmalarla birleştiren bir şiir olarak Meryem, İbrahim, İsmail, Musa Peygamber adlarıyla bir atmosfer kurar. Şair, zamanı değişmez bir oluş kabul eder ve kutsal yaratılış hikâyesine yol alır.

Sesler kitabı bu anlamda yaşadığı çağa, hakikati ve kutsalı tekrar getirmek için denizin çağrısına kulak vermiş mistisizmdir. Su bütün mitolojilerde ilk oluşu, yaratılışı karşılayan temel unsurdur. Karakoç'un bu açıdan Yunan mitoloji kahramanı Odysseus'u andığı Fırtına'daki "Yeni değil eski bildik bir fırtınadır bu/ Odisseus bunda erdi suların yedi türlü sırrına" dizeleri insanı hakikatle yan yana getirenin su oluşuna göndermedir.

Hızırla Kırk Saat'te Âdem Peygamber'le başlayan peygamber kıssaları, mutasavvıfların menkıbevi hayatına doğru ilerler ve şair böylelikle Batı'ya bağlı tarih anlayışına alternatif bir tarih çizgisi çeker. Nuh, Musa, Şuayb, İsa, İbrahim, Yakub, Yusuf hikâyeleri bu tarihselliğin vurgusudur. Ardından tasavvuf tarihinin önemli adlarının hikâyeleri, kısa kısa yer alır. Hızır'ın ağzından Mevlânâ ve Şems, İbn-i Arabi, Mansur anlatılır. Hazreti Peygamber etrafında menkıbevi olarak çoğalan 'ayı bölme' olayı, şairin diğer mitoloji ve dünya ilgilerini anlattığı tarzda daima çağdaş dünyaya ait sahnelerle birlikte sunulur: "Ay bölündü gece gezimiz gibi/ Kopmamak için direnen bir nar kadar bile direnemedi/ Solunda ölen çocuk Hiroşima Nagazaki/ Sağında bir Cebrail kelebeği"

"Her evde kutsal kitaplar asılıydı
Okuyan kimseyi görmedim
Okusa da anlayanı görmedim"

Şairin bütün bütün mitolojik bir dünya algısıyla yürümediği ve tarihi, anlatmayı şiirine yedirirken asıl olarak Kur'an'dan gelen bilgiyi kabul ettiği açıktır. Hatta bu yaklaşımı, bu kitapta ifadesini açıkça bulur.

"Öğretmeseydim duvarını devirerek yoksulu kurtarmayı
Çıkartabilir miydi Musa
Mısır'dan İsrail'i
Delmeseydim bir yoksulun övüncü kayığını
Geçirebilir miydi Musa
Kızıldeniz'den İsrail'i
Bir vuruşta on pınar
Çıkartabilir miydi çakmak kayalarından
Öldürmeseydim hiç acımadan
Gözünün önünde o çocuğu
Bütün suçsuz çocukların katili
Firavun'u boğar mıydı daha yeni kurumuş deniz"

"Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından
Asya'da, Afrika'da, geçmişte, gelecekte"

Yiğitliğin ve İslam faziletinin timsali olarak Ali, Karakoç'ta halk anlatmalarındaki karşılığıyla kendisini gösterir.

"Sana bir tabutun çivilerini çakar gibi
Kelimelerini zeytin taneleri gibi seçerek
Eski bir yazıt gibi birer birer söylemişti
Şam ve Bağdat kırklara karışmıştır
Elde kala kala bir Mekke bir Medine kalmıştır"

"Kırklara karışmak" deyimi de 'yok olmak' anlamında kullanılan bir deyimdir. Şair, kaybedilen topraklar için "kırklara karışmak" kavramını kullanır. Sesler şiirinde bu anlatıma yer verir.

"Bir beni anan doğuran kadınlar kaldı
Çocuklarını kaçırmasın diye al kadınları
Elmalarını ısırdım öfkeyle
Rüzgârına bir çıban tohumu ektim
Böylece iz bıraktım
Benim mirasıma yeryüzünde"

Al kadını lohusa kadının başına musallat olan bir peri kızıdır. Önlem alınmazsa lohusa kadının ciğerini yiyeceğine inanılır ve çocuktan da uzak tutulur. Al karısının çocuğu kaçıracağı ve öldüreceği inancı vardır. Şair, ölüm ifadesinin yerine "al karısını" kullanır. Hızırla Kırk Saat şiirinde "al kadını" kavramı örtük bir anlatımla kullanır.

"O sabır kentini yakan da biraz
Kendi çocuklarıdır
İyi saatte olsunlardır"

"İyi saatte olsunlar" kavramı cin kavramını telaffuz etmekten çekinildiği için kullanılır. Cin denildiğinde insanların rahatsız edileceği düşünülür. "Üç harfliler" kavramı ile de karşılanır. Şair Güz Anıtı isimli şiirde cinleri örtük bir anlatımla verir.

(Derlenmiştir.)

2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN