Arama

’ı sağ taraftan okursak…

24 Kasım’ı sağ taraftan okursak…

Bu memlekette, birileri, asırlara hükmetmiş Türk-İslam devletlerini yok sayıp; cümle geçmişimizi, henüz bir asra bile ulaşmayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile sınırlandırmaya kalkışıyorlar. Kültür ve medeniyet tarihimizin üstünü çullarla, çuvallarla örtüp; "çınar"ın yerine "çimen" koyma gafletinde ve ihanetinde bulunuyorlar.

Başka birileri de bu duruma alışıyor, failleriyle barışıyor; zamanla razı olup benimsemiş gibi davranıyor. Hatta, giderek olaylarla ve durumlarla özdeş hale gelip; "celladına aşık olma" noktasına kadar varıyor.

Aklımız başımızda, ahlakımız peşimizde olsa bile; kırk gün kırk gece "deli" diyorlar, biz de deli oluveriyoruz. Yolumuzu kesmek için suni, yapay yokuşlar oluşturuyorlar; kolayca ideallerimizi terk edip, tümseğin dibinde kalıveriyoruz.

Hiç ateşi sönmeyen ömürlük sevdalar, bu diyarlardan göçüp gitmiş gibi. Nesilden nesile intikal eden yüce davalar; yeni varisler bulamayıp bitmiş gibi.

Oysa biz, "dünya"sı ile birlikte "ahiret"i de olan bir hayata iman edenlerdeniz. Dualarımızda, Allah indinde "sağ ehli"nden olmayı diler; hesap günü, amel defterimizin "sağ taraf"tan verilmesini isteriz.

O halde, hayata ve içindekilere niçin "şaşı" bakıyoruz? Bize ne oldu da gören gözlerimize yad ellerin uzattığı gözlükleri takıp; olayları ve durumları "sol taraf"tan okuyoruz?

Bu anlamda, doğru anlamamız ve anlatmamız gereken konulardan biri de " Öğretmenler Günü". Perdeyi açıp arkasına bakalım hele; kimin cenazesi, kimin düğünü?

Akıntıya kürek çekmek olsa bile, hatırlayalım ve hatırlatalım. Rüzgar ne taraftan eserse essin, biz kendi ana karamıza bakalım.

ÖĞRETMENLER SAYGIDEĞERDİR

Bizim dilimizde, "sapla samanı birbirine karıştırmak" diye bir tabir var. İnsanlar, birbirleriyle ilgili ve uyumlu olmayan unsurların bir araya getirilerek birlikte sunuldukları durumlarda; yapılan işin abesliğini ifade etmek için, bu deyimi kullanıyorlar.

Dememiz o ki; "öğretmenlik" ve dahi "öğretmene saygı" ile periyodik anma ve kutlama geleneği haline getirilen "öğretmenler günü" ritüellerinin, ayrı ayrı ele alınıp değerlendirilmesi gerekir. Çünkü, bu ikisi; birbirinin tanımlayıcı yahut tamamlayıcı unsurları değildir.

Biz, öğretmenliği; "peygamber mesleği" olarak görürüz ve biliriz. Her ikisinin de uyarıcı, aydınlatıcı, eğitici, öğretici, yol gösterici, yöntem belirleyici, rehberlik ve önderlik edici roller olduğuna inanır; ona göre önem ve değer veririz.

Hz. Muhammed'in, bilmeyenlere okuma-yazma öğretme karşılığında savaş esirlerini azat edişi de; Hz. Ali'nin, "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" deyişi de ondandır. Hayırlı evlat yetiştiren annelerle ve babalarla birlikte; arkasında hayırlı ilim ve talebe bırakan hocalar da "öldükten sonra bile amel defteri açık tutulan kimseler" olarak tanımlanır.

Türk-İslam tarihi boyunca; şahlar ve padişahlar dahi kendilerini yetiştiren hocalarının karşısında saygı ile eğilmişlerdir. Her yerde, her zaman; itibar önceliğini hep onlara vermişlerdir.

Mısır seferi sırasında, devrin büyük alimi Kemal Paşazade'nin atının ayağından sıçrayan çamur Padişah'ın kaftanını kirlettiğinde; Yavuz Sultan Selim, "Alimlerin atının ayağından sıçrayan çamur bizim için şereftir, ben öldüğümde bu kaftanı sandukamın üzerine örtün" diye vasiyet eder. 'un fethi sırasında, kendisine çiçek takdim eden Bizans halkını hocası Akşemseddin'e yönlendiren ; "Kostantiniye'yi fetheden benim ama beni yetiştiren de O'dur" der.

Kadim kültür ve medeniyet geleneğimize göre; analarımız, babalarımız, huyundan ve soyundan neşet ettiğimiz atalarımızla birlikte kimlik ve kişilik kumaşımızı dokuyan hocalarımızı da saygıyla anarız. Onları, yılda bir kez değil; günde bin kez bile yükseltmeye ve yüceltmeye sonuna kadar varız.

Ancak, bütün iyi sıfatların en yüksek ve yüce olanlarının bir tek kişiye verilmesini ve sadece O'nun "başöğretmen" olarak görülmesini asla ve asla doğru bulmuyoruz. Alfabemizle birlikte algımızı, anlayışımızı, yaşayışımızı da değiştirmeyi dayatanların izinden gidip; din, devlet, vatan, millet, kültür, medeniyet öncülerimizin, önderlerimizin isimlerini ve resimlerini kişisel, kurumsal, toplumsal hafızamızdan silmedik, silmiyoruz.

24 KASIM BİZİM DEĞİLDİR

Evet, de bizim zor zamanda, dar zamanda stratejik sorumluluklar üstlenmiş tarihi şahsiyetlerimizden birisidir. Fakat, genel ilke olarak; diğerleri gibi O'nun da doğruları kabul, yanlışları reddedilmelidir.

1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 sayılı kanunla karara bağlanıp, 24 Kasım 1928 günü uygulanmaya başlanan "alfabe değişikliği"nin yahut "harf inkılabı"nın; bin yıllık din, devlet, vatan, millet, bilim, sanat, kültür, medeniyet geçmişimizle irtibatımızı kesmek için yapıldığını cümle alem biliyor. Kur'an Alfabesi'ni terkedip 'ne geçmekle ve yönümüzü Batı'ya dönüp İslam inancı ve ahlakı yerine bozulmuş Hıristiyan inancını ve ahlakını ikame etmeye çalışmakla abad olmadığımızı da artık herkes görüyor.

Ayrıca; Rusya, Çin, Japonya gibi Latin Alfabesi'ne geçmeyen ülkelerin ve toplumların geri kalmadıkları da görünen bir gerçek. O zaman, "yükselme, ileri gitme" iddiaları ile tarihte başka örneği ve öyküsü bulunamayacak bir şekilde başımıza balyoz indirilip hafıza kaybına uğratılmamızın hesabını kim, nasıl verecek?

İyi niyetle izahı mümkün olmayan bu operasyon; aslında, ilk defa Tanzimat döneminde, Ahmet Cevdet Paşa tarafından gündeme getirildi. "Vatan Yahut Silistre"nin yazarı , Latin Alfabesi'ne şiddetle karşı çıkanlardan biriydi.

Cumhuriyet döneminde ise, 1923 yılının Şubat ayında yapılan İzmir İktisat Kongresi'nde gündeme getirilmek için teşebbüse geçildi. Ancak, Kongre Başkanı Kazım Karabekir Paşa tarafından, şiddetle reddedildi.

Daha sonra, 28 Mayıs 1928'de; 'de Harf Devrimi Komisyonu kuruldu. Komisyonun yaptığı hazırlık çalışmaları; 9 Ağustos 1928 tarihinde, dönemin Cumhuriyet Halk Partisi tarafından, Gülhane'de düzenlenen bir galada sunuldu.

Kanunun kabulünden sonra, her yerde halk dersaneleri ve kursları açarak yeni alfabeyi öğrettiler. Eski alfabe ile okur-yazar olmuş herkesi, bir çırpıda cahil ilan ettiler.

İçine düştüğümüz ya da düşürüldüğümüz durumu; İngiliz tarihçi Arnold J. Toynbee, Tarih Bilinci adlı kitabında güzel özetliyor. İhbar ya da itiraf gibi cümlelerle; "Türkler, harf inkılabı ile kendi kaynaklarına ulaşma konusunda yabancılardan farksız hale geldiler. Bundan sonra Türk kütüphanelerini yakmaya gerek kalmamıştır. Çünkü, alfabe değişikliği ile bu hazineler örümceklerin yuva yaptığı raflarda kalmaktan başka bir işe yaramayacaktır" diyor.

1981 yılından bu yana, biz; 24 Kasımlarda, işte bu toplu cinayeti kutluyoruz. Oturup için için ağlamamız gerekirken; davul-zurna çalarak halay tutuyoruz.

Belki bu, artık telafisi mümkün olmayan bir kayıptır. Fakat, olayı "sağ ehli"nin bile "sol taraf"tan okuyacak hale gelmesi; en azından büyük bir ayıptır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN